30’undan Sonra Kariyer Değiştirenlerin Sesi

Gökşen Çalışkan kimdir?

Processed with VSCO with c1 presetÇocukken diyar diyar dolaşmasının da etkisiyle diplomat olmak istemiş, üniversite eğitimini de bu idealini gerçekleştirebilmek için Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde almış ancak sonrasında işler umduğu, planladığı gibi gitmedigi için iletişim danışmanı olmuş biri, Gökşen Çalışkan. Gökşen’le; eğitimini, iş hayatını, istifa kararını nasıl aldığını, İspanya sevdasını ve ProjetPost30‘un ortaya çıkışını konuştuk.

Kadıköy’de en sevdiğimiz mekanda buluştuktan ve bir yarım saat muhabbet ettikten sonra… 3,2,1 kayıt!

Aaaa Gökşen hoşgeldin! (kahkahalar)

(Gökşen’i hiç tanımıyormuşcasına klasik sorularla başlıyoruz röportajımıza 🙂 )

Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

Nereliyim? Doğup büyüdüğüm yeri mi, yoksa şu anda yaşadığım yeri mi söylemeliyim bilemiyorum. Ben bir memur çocuğuyum. Yaklaşık iki senede bir yer değiştirdiğimiz için, doğrudan şuralıyım diyemem belki ama Ankara’da doğdum. 33 yaşındayım ve hayatımın üçte birini Ankara’da, üçte birini İstanbul’da, geri kalanını da dünyanın ve Türkiye’nin farklı yerlerinde geçirdim. Ankara’ya gittiğimde İstanbullu, İstanbul’da olduğumda da Ankaralı diyorlar 🙂 . Bu durumla barıştım. Artık pek kafama takmıyorum bir yere ait olma duygusunu.

İlk ve ortaokulu Türkiye’nin Doğu’sunda ve Batı’sında bir çok farklı şehirde okudum, liseyi ise Kırgızistan’da bitirdim. Diplomat olma hayaliyle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler lisans eğitimi aldım. O hayalim düşündüğümden erken sona erince lisansın ardından İstanbul’a yerleşme planları yapmaya başladım. En kolay kaçış yüksek lisans sayesinde olur diye düşündüm. O dönemde TÜBİTAK Bursu alma imkanım da vardı. Mezuniyet öncesi fırsat buldukça İstanbul’a gelip, gözüme kestirdiğim tüm okulların yüksek lisans programlarına sırasıyla başvurup kabul aldım. En son Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazanınca, tamam artık burada durayım dedim.

Diplomat olma hayali okul bittikten sonra da devam ediyordu yani?

Aslında diplomat olma hayalim liseyi yurtdışında okuduğum döneme dayanıyor. Orada büyük ölçüde diplomatik çevrelerle iç içe olmak, yaptıkları işleri anlamaya çalışmak, ama daha önemlisi sürekli yeni ülkelerde yaşamak fikri çok cazip gelmişti. Sanırım iş hayatından beklentimin temelinde de yerleşik olmama isteği varmış. Bu idealimi büyüklerimle paylaşınca, “O zaman Ankara Siyasal’da okuman lazım” dediler. Sonuç olarak sınava Kırgızistan’da büyük ölçüde kendi başıma hazırlandım. Tabii dersane falan yoktu hayatımda. Ben gündüzleri Kırgız, Rus Dili Edebiyatı, Kırgız Vatandaşlık dersi falan alıyorum okulda, haftanın bazı günlerinde yoğun Rusça dersleri, geri kalan vakitte de sınava hazırlık 😊

O dönemde ailemin desteğini hatırladıkça hep hala çok iyi hissederim. Annem de, babam da “Kızım stres yapma, ilk sene kazanamasan da, Türkiye’ye dönünce dersaneye gider yaparsın” derlerdi. Ben bu rahatlık içinde, minimum stresle girdim sınava. Sonrasında da çok az tercih yaptım ve istediğim okulu kazandım. Bu kendi adıma önemli bir başarıydı. Ama üniversitede ikinci sınıfa geldiğimde diplomat olmak istemediğimi farketmem tüm planları suya düşürdü 😊.

Derslerde öğrendiklerimden ne kadar keyif alsam da, Dış İşleri’nde memur olmak, daha doğrusu genel olarak memur olmak, o hiyerarşi içinde yar almak fikri beni rahatsız etmeye başladı. Üniversitede fikirlerimizi rahatça dile getirip, büyüklerimizle tartışabildiğimiz bir ortamdayken; iş hayatında benzer esnekliği göremeyecek, düşünceni ast-üst ilişkisi, kıdem kaygısı göz etmeksizin paylaşamayacak olma düşüncesi beni devlet kurumlarında çalışma fikrinden uzaklaştırdı. Tabii babamın işi gereği hiyerarşik düzende çalışmanın ne olduğunu da az çok görüyordum, bu da bana cazip gelmiyordu.

Büyük bir idealle üniversiteye başlayıp, bir süre sonra o hayallerin suya düşmesi biraz moral bozucu oldu. Okul sonrası neler yapabileceğime karar verebilmek için farklı alanlarda stajlar yaptım. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği savunusu yapan Uçan Süpürge isimli sivil toplum örgütünün Kadın Filmleri Festivali Ekibi’ne gönüllü olarak destek verdim. Son sınıfta da Türkiye Avrupa Vakfı’nda staj yaptım. Yine aynı dönemde yakın bir arkadaşımın yönlendirmesiyle uluslararası bir projenin Türkiye ayağına destek oldum. Ayrıca uluslararası bir fuarda çevirmenlik deneyimim de vardı. Bu arada yakın arkadaşlarımdan birinin çıkardığı fanzin için reklam bulmaya çalıştığım da oldu. Özetle baktığımda hep iletişimle ilgili alanlar ilgili çekiyordu. Sivil toplumda çalışmak maddi açıdan beni tatmin etmeyebilir düşüncesiyle çok cazip gelmedi kariyer olarak. O yüzden okul bittikten sonra özel sektörde neler yapabilirim diye araştırmaya başladım. En çok medya sektörüne ve bir de uluslararası örgütlerin Türkiye’deki projelerine kendimi yakın hissediyordum.

İstanbul, özel sektör açısından Ankara’ya göre çok daha hareketli bir şehir haliyle. O yüzden İstanbul’da olmam gerekiyordu. Ne yapmak istediğimi burada daha iyi keşfederim diye düşündüm. Bunu yapabilmemin yolu da, ailemi de kolay ikna edebilmek adına bir yüksek lisansa başlamaktı. O yüzden Boğaziçi Üniversitesi hayatımı kurtardı o dönemde 😊

Ama olaylar hiç planladığım gibi gelişmedi 🙂 . Ankara’da üniversite son sınıftayken, biraz da babamın ve bir hocamın gaza getirmesiyle, Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye’nin ortak finanse ettiği burs programı Jean Monnet Bursu’na başvurmuştum. Maalesef şu anda verilmiyor bu burs. Halbuki müthiş bir imkandı öğrenciler için.

Tam Boğaziçi’ne kaydoldum, İstanbul’a yerleştim derken, bu bursu kazandığımı öğrendim. Boğaziçi’ini dondurup apar topar Londra’ya gittim ve iletişim politikaları masterı yaptım. O dönemde yeni medya, sosyal medya kavramları yeni yeni yükseliyordu.

Yüksek lisans bittikten sonra Türkiye’ye döndüğümde –bursun şartları gereği- AB alanında çalışmam gerekiyordu. Londra’da olduğum süre boyunca araştırdığım, staj yaptığım dönemlerden tanıdığım AB projeleriyle ilgili işler yapan PR ajanslarına e-mailler gönderdim. Hepsinden olumlu dönüşler aldım ama hem daha önce tanıştığım insanlarla bir arada olmak, hem de kısa zamanda çok şey öğrenebileceğime ilişkin inançla butik bir ajansı tercih ettim. İyi ki de böyle bir seçim yapmışım. Şu an yürüttüğüm çalışmaların tamamı orada öğrendiklerim ve o çatı altında çalışırken tanıdığım insanlarla bağlantılı.

20170619_GoksenRop_04

Hangi alanda, bölümlerde çalıştın?

İşe ilk olarak merkezi Brüksel’de bulunan ve Avrupa Birliği’nin farklı politika alanları üzerine yayın yapan EurActiv isimli medya kuruluşunun Türkiye ofisinde başladım. Bu bahsettiğim ajansla EurActiv Türkiye’deki yayıncısı olan şirket kardeş kuruluşlardı. İlk önce işin editöryel tarafındaydım, yani online gazetecilik yapıyordum. Bir süre sonra marketing tarafına geçtim. Sponsorluklar, reklam anlaşmaları vs…  Hem yaptığım işi sevdiğim, hem de sanırım iyi anlatabildiğim için toplantılara büyük ölçüde ben gidiyordum. Çok keyfili bir çalışma dönemi geçirdim. Bir ayağımız Brüksel’deydi, Türkiye’nin AB ilişkileri de o dönemde fena gitmiyordu. Büyük üzüntüyle takip ediyorum şimdiki durumu.

Bir süre sonra EurActiv’in parçası olduğu PR ajansının AB Projelerinin iletişim ayağında ihalelere girme süreci gündeme geldi. Şirketin proje hazırlık sürecinde bizzat yer aldım. Hazırladığım projelerden biri kazanılınca EurActiv’deki sorumluluklarım PR tarafına kaydı ve proje yönetimine başladım. Bu çatı altında (EurActiv de dahil olmak üzere) 7 -8 sene çalıştım. Sadece AB projeleri değil farklı sektörlerden şirketlerin tüm iletişim ihtiyaçları; medya ilişkilerinden, etkinlik organizasyonlarına; strateji oluşturmadan kriz yönetimine kadar iletişimin bir çok farklı alanında deneyim kazanma imkanım oldu.

Bu arada Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yüksek lisansını dondurmaya devam ediyor musun?

Boğaziçi Üniversitesi’nde okumak içimde kalmıştı, o yüzden hemen bırakamadım, Londra’ya giderken dondurdum. Bir sene zaten Londra’da geçti. İkinci sene de çalışmaya başladım. Bu arada ikisini beraber yürütmeyi hiç denemedim. Çünkü Boğaziçi’ndeki hocaların bana ilk söyledikleri şey şuydu; bu işi hem çalışıp hem okuyarak yürütmen çok zor. İlla ki ikisini beraber yürütenler de vardır, onları inanılmaz takdir ediyorum. Ama benim konsantre olmam ve layıkıyla yapmam çok mümkün değildi. Bir işi başaramayacağımı düşünüyorsam da hiç girmeme taraftarıyım. Bu bakış açısını değiştirmeye çalışıyorum elbette.

Sonuç olarak yüksek lisansımı 3 sene kadar dondurdum. Hani belki işten keyif almazsam bırakırım, dönerim diye. Ama baktım ki; hem eğlenerek hem de öğrenerek çalışıyorum, zaten bir yüksek lisansım da var. Dönmemeye karar verdim. Bir de şu var; yüksek lisans için iki senemi feda etmek istemedim. İş hayatının sağladığı -para kazanmaya, üretmeye, takdir görmeye başlayınca oluşan- o konfor alanından çıkmak istemedim, cesaret edemedim. Sanırım işi bırakırsam daha sonra aynı şartlarda geri dönemem diye korktum. Tabii bir yandan “fırsat maliyeti” dediğimiz şeyi de göz önünde bulundurmak lazım. Belki yüksek lisansa devam etseydim de karşıma bambaşka fırsatlar çıkacaktı. Ama ne olursa olsun içim rahat bir şekilde çalışmaya devam ettim ve Boğaziçi konusu da böylelikle kapanmış oldu.

Peki, siyaset bilimi değil de yaptığın işinle ilgili bir yüksek lisans programı olsaydı yine de dondurur muydun? 

Aslında bunu ben de düşündüm, ama zaten işinin duayeni dediğim insanlarla çalışıyordum. Yani işim bir nevi okuldu benim için. Bir de o yoğunluğun içinde çalışma hayatını akademiyle desteklemeyi çok da istemedim açıkçası. Ancak 7-8 seneden ve içimde böyle bir takım huzursuzluklar ortaya çıkmaya başladıktan sonra tekrar sorgulamaya başladım. Acaba kazandığım bu iş deneyimin üzerine, dijital pazarlama, yeni dünya düzeninde halka ilişkiler gibi konularda bir yüksek lisans ya da sertifika programına başlasam mı diye düşünmeye başladım.  Bu tarz programları araştırdım ve hatta Kanada’ya gitmeye bile karar vermiştim ki… olaylar yine hiç de planlandığım gibi gelişmedi J . Bambaşka bir sürece girdim. Aslında bu süreç, işimi bırakmaya karar vermemle başladı.

Hayatı başka türlü ele almayı öğrendim.

Bu çok keyifle çalıştığın işini ne zaman ve neden bırakmaya karar verdin?

Evet, aslında ajansta her şey iyi gidiyordu. Patronumla, ekip arkadaşlarımla ilişkilerim çok iyiydi, yaptığım işten keyif alıyordum, takdir görüyordum. Şehrin göbeğinde, yemyeşil bahçesi olan bir ofiste çalışıyordum. Bir insan daha ne ister iş hayatından 😊 Hatta hareket alanımın geniş olduğu bir pozisyondaydım. Şöyle ki; tam zamanlı çalışırken yabancı bir yayın kuruluşu Türkiye’deki medya kuruluşlarıyla olan ortaklıkları için freelance bir danışman arıyordu. Bu teklif bana geldiğinde -normal işimi aksatmayacak bir iş olduğu için- büyük bir açıkyüreklilikle patronuma anlattım, denemek istediğimi söyledim. Çok anlayışlı davrandı ve izin verdi. Dolayısıyla bir anda hem tam zamanlı hem de esnek biçimde çalışmaya başladım. Aslında bu durum, hayatta farklı iş olanaklarının da olabileceğini görmemi sağladı. Serbest (freelance) çalışma düşüncesi kanıma girmişti artık ;).

Ama 2010 yılında annemin hastalığı ve kısa sürede gelen vefatıyla bir sarsıntı yaşadım. O dönemde çok yoğun çalıştığımdan yeterince onun yanında olamadım. Bu durum, ister istemez bende ekstra bir duygusal kırılma yarattı. Bu arada bu kadar çok çalışmanın sebebi elbette sadece benden beklendiği için değildi, sanırım kafamı işle meşgul etmeyi tercih ediyordum. İş benim için bir kaçış ya da gerçeklerle yüzleşmeden kaçıştı yani. Annemin vefatının yas sürecini de normalden fazla çalışarak geçirmeye gayret ettim. Ama bunun ne kadar yanlış olduğunu şimdi farkediyorum. Farketmek yetmiyor tabii, değiştirmek önemli. Ölümünden 5 yıl sonra dahi ben aynı tempoda çalışmaya devam ediyordum. Yani aslında ölüm bende bir kırılma yarattı ama ben yine de durmadım.

Aslında yaşadığın o kırılmayı göz ardı ettin diyebilir miyiz?

Evet, büyük ölçüde göz ardı ettim. Ama 2014’te bir kırılma daha yaşadım, ondan sonra değişti her şey. İlk kez tek başıma yurtdışı seyahatimi 2004’te yapmıştım, İspanya’ya. Sonrasında fırsat buldukça başka ülkelere gidip geldim tabii ama İspanya seyahatimin onuncu yılı anısına kendime bir Barselona programı ayarladım. O tatilden bu yana da Barselona’nın büyüsünden bir daha kopamadım.

O tatil sırasında, benden tamamen farklı bir kültüre, eğitim ve iş hayatına sahip Şilili bir arkadaş buldum kendime. Kendisi şu anda en yakın dostlarımdan biri, senede bir kaç kez ya orada ya da burada buluşuruz. Barselona’da kaldığım süre boyunca ve sonrasında bana, ‘hayatı başka türlü ele alma’ konusunda çok şey öğretti. Onunla sohbetlerimiz sayesinde, aslında çok hareketli bir hayatım olsa da yerimde saydığımı görmeye başladım ve bu beni çok ürküttü.

Döner dönmez ondan aldığım enerjiyle, patronumun karşısına geçerek, artık esnek çalışmak istediğimi söyledim. Tabii bu kadar rahat söylememde, onunla yıllardır süren iyi ilişkinin ve zaten freelance çalışmama (işimi aksatmadığım sürece) da izin vermiş olmasının etkisi vardı 🙂 . Açıkçası kesin kabul edeceğini düşünüyordum ama maalesef hiç de öyle olmadı, çok net biçimde “Hayır.” dedi. Haliyle neye uğradığımı şaşırdım 😊

Patronun bu konuda bir neden belirtti mi? Hani, “Sen istersen başkaları da ister gibi?

Tam olarak hatırlamıyorum ama galiba nedenini hiç konuşmadık. Sadece net bir şekilde şunu dedi: “Kalırsan tam zamanlı çalışmalısın, yoksa istersen gidebilirsin.” Bu, bana biraz dokundu tabii. O anda gaza gelip istifa da edebilirdim ama yapamadım. Maddi anlamda bir güvencem yoktu. Ailem zaten Ankara’da yaşıyor. Tabii bir de yıllarca yalnız yaşadıktan sonra baba evine dönmek de çok kolay değil. Sonuçta bir sene daha dişimi sıkarak çalışmaya ve para biriktirmeye karar verdim. Tam bir sene sonra aynı dönemde ayrılmak istediğimi söyledim. 

Peki o bir sene nasıl geçti? Neler yaptın?

Bu bir senede işim eskisi gibi keyif vermemeye başladı. Bir sürü olumsuz proje üst üste geldi. Tabii bunlar da ayrılmak istememde etkili oldu. Bu bir yıllık süreçte çeşitli hazırlıklar yaptım: Daha az para harcamaya başladım, kendimi bu duruma zihinsel olarak hazırladım. 2015 yılının Eylül ayında işimden ayrıldım. O dönem bir şeyleri yıkıp yeniden inşa etme dönemiydi sanırım. Hayatımın başka alanlarına da yansıdı bu değişim.

Bu arada istifa ettiğinde kaç yaşındaydın?

30.

Şunun için soruyoruz: Aslında 30 yaşın böyle bir karar vermek için erken olduğunu düşünüyoruz. İyi anlamda söylüyoruz bunu 🙂 . İnsanlar, hayatta gerçekten yapmak istedikleri şeyleri genelde 40’ından sonra keşfediyorlar ve cesaret edebilirlerse de yeni bir hayat kurmaya karar veriyorlar. Senin bunu erken farketmen çok güzel ve kıymetli bizce.

Teşekkürler 🙂 . Ama belki de bu durum, çalışma hayatına nispeten erken başlamamdan kaynaklanıyor olabilir.

Olabilir tabii ama yine de insanlar bu kadar cesur olamıyorlar ya da ne yapacaklarını bilmiyorlar. Hayallerinin peşinden koştuğun için seni takdir ediyoruz. Bu riski alamam deyip Ankara’ya da dönebilirdin.

Kesinlikle. Evet, işten ayrılmadan önceki sene hem maddi hem de zihinsel olarak hazırlık yaptım ama ne yapacağım konusunda gerçekten bir planım yoktu. Sadece biraz birikmiş param vardı. Onunla hayatımı ne kadar idame ettirebileceğimi hesapladım. Tabii bir yandan da freelance işim devam ediyordu, hani akmasa da damlar şeklinde. Zaten yapmak istediğim şey biraz kendimi dinlemekti. Çünkü hayat, çoğumuz için şu şekilde geçiyor: İlkokuldan başlıyoruz sonra hiç ara vermeden devam ediyoruz; ortaokul, lise, üniversite, yüksek lisans…Eğitim bitince çalışma hayatı, evlilik, aile, çocuk… Hiç nefes almaya zaman yok. Benim ihtiyacım olan şey, biraz nefes almak diye düşünerek ayrıldım işten.

BCN3

Kurumsal hayattayken kafanı boşaltmak, deşarj olmak, her şeyi en azından bir süreliğine sıfırlamak için neler yapıyordun?

Açıkçası hiç sıfırlama mantığıyla bir şey yapmıyordum. Ama seyahat, hayatımın hep bir parçası oldu. Yaz-kış, uzun-kısa farketmez fırsat bulduğum her zaman seyahat ederim. Bu uzaklaşma hissiyatı, memur çocuğu olarak sık sık şehir değiştirmemizden kaynaklanıyor muhtemelen. Benim için seyahat, nefes alma yöntemlerinden birisi.

Seyahate paralel olarak yabancı dillere merakım var. Farklı dilleri, bulmaca çözer gibi öğrenmeye çalışmaktan çok keyif alıyorum. Ama bunların dışında böyle resim, müzik gibi yeteneklerimin üstüne gitmedim. Yani var mı yok mu, pek bilmiyorum. Zaten biraz da maymun iştahlıyım 😊

Benimle doğrudan alakası olmayan ama ilgimi çeken konuları araştırma, okuma, yazma benim işim. Mesela üniversitedeyken bir ara bayağı sosyal antropoloji, Uzak Doğu kültürleri ve geyşalara kafayı takmıştım 🙂 .

Bu aralar da kültürlerarası iletişim, farklı kültürlerin düşünce biçimlerini araştırıyorum. Bu tarz araştırmalardan çok besleniyorum.  Tabii bir de son donemde “ProjectPost30” benim için tam bir nefes alma noktası 🙂 . Mesleklerin tarihi, çalışmaya yüklediğimiz anlamlar vs…

En büyük hobim sürekli yeni şeyler öğrenmek sanırım 😊

Evet, o konuya ayrıca geleceğiz 🙂 Ondan önce şunu merak ediyoruz: İstifa edeceğin zaman babanın tepkisi nasıl oldu?

Babam, hem eğitim hayatında hem de işinde çok başarılı, işini çok severek yapan, çok çalışkan ve azimli bir adam. Biraz da mükemmelliyetçi. Birbirimize benzediğimiz çok nokta var ama, ne eğitim ne de iş hayatım boyunca onun mükemmelliyetçi, biraz da hırslı hali olmadı bende. Olmasını da istemedim açıkçası. Biraz büyüyüp de aklım erdikten sonra karşıma alıp; onun gibi olmak istemediğimi ve beni kendi halimde bırakması gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum. Ara ara hala konuşuruz bu mevzuları. Sonuç olarak derslerimde hep bir şekilde başarılı olduğum için ailede kimsenin bana karışacak bahanesi olmuyordu. Sanırım o beni eleştirerek motive edeceğini, hırslandıracağını düşünüyordu, hala da öyledir. Yaptığım işlerde şeytanın avukatlığını yapmayı sever, ben de bunun büyük faydasını görürüm. Bir yandan kendi başıma başardıklarımla da gurur duyduğunu biliyorum.

İş hayatındaki otoriter duruşuna karşın aslında ne onun ne de annemin asla hakkını yemeyeceğim bir nokta var, o da beni çok özgür yetiştirmeleri. Mesela yetişkin olduktan sonra “Kızım neredesin, kiminlesin, ne yapıyorsun?” sorusunu hiç duymadım ben hayatımda. Hatta küçükken bile duyduğumu hatırlamıyorum. İlk kez yalnız başıma yurtdışına çıkmaya karar verdiğimde babam “Git kızım, pasaportun var, ne istiyorsan yap ” diyen bir adamdı.

Özellikle annemin kaybından sonra birbirimizi daha iyi tanıdık, daha iyi anladık ve daha yakınlaştık. Sadece babam için değil kardeşimle ilişkilerimizde de aynı şey geçerli. Kardeşimi de çok geç tanıdığımı düşünürüm. Zekası ve yetenekleri benimkini üçe hatta beşe katlayan bir genç adam, en büyük hayranıyım 😊 Artık her ikisiyle de arkadaş gibi olduğumuzu söyleyebilirim. İşten ayrılma noktasında babam “Biliyorum ki sen ne yaparsan en iyisini yaparsın” dedi. Babam her zaman her türlü destek olacağını söylese de, içimde ona yük olma endişesi vardı. Yine de onun güvenini almak elbette rahatlatıcı oldu.

Babam yanındayım dedi ama “Ne yapacaksın peki?” diye sormayı da ihmal etmedi tabii 😊 Benim mutsuz olduğumu ve esnek çalışma talebimin reddedilmesiyle yaşadığım hayal kırıklığını çok iyi anlamıştı.

Özetle babamın tepkisi için, “yanımdaydı ama endişeliydi” diyebilirim. Bu endişesini azaltmak için ona Kanada’ya gitme planımdan bahsettim. Kanada ile bağlantısı olan tüm tanıdıklarını aramaya başladı hemen 🙂

Ama diyorum ya hayat böyle plan yapmakla olmuyor.

Daha ayrılmamın üzerinden bir ay geçmeden tam zamanlı çalıştığım dönemde başarılı işler yaptığımız kişilerden “Ne yapıyorsun şimdi?” şeklinde telefonlar gelmeye başladı. Yıl başında Kanada’ya gideceğimi söyledim, gerçekten de planım buydu. Aradaki sürede ellerindeki işlerde birlikte çalışmayı teklif ettiler. Hemen işe koyuldum; bu şekilde para kazanmak inanılmaz hoşuma gitti. İşler giderek daha iyi olmaya başlayınca, yarıda bırakıp gitmeyi istemedim. Zamanı gelmedi herhalde diye düşündüm. 2016 yılı geldiğinde Kanada işini erteledim (yine bir okul dondurma 😊) Şu anda hala birlikte çalıştığım çok sevdiğim bir büyüğümün desteğiyle kendime şahıs şirketi kurdum. Bu sayede farklı projeleri sevdiğim insanlarla çalışarak hayata geçirme imkanım oldu.

İletişim danışmanı olarak dahil olduğum projelerde başta toplumsal cinsiyet eşitsizliği olmak üzere, sosyal konulara dokunan boyutlar olması beni ayrıca mutlu ediyor.  Hala da bu şekilde devam ediyorum. Kanada defteri şu an kapanmış durumda. İş hayatında birlikte çalıştığım insanların desteği ve beni özgür bırakan vizyonları olmasa hiçbir şey böyle olmazdı muhtemelen.

Kendi kararlarını alma gücün ve kendini bu kadar iyi analiz edebiliyor olmana hayran kaldık bu arada.

Teşekkür ederim. Şimdi farkediyorum tabii, küçüklüğümden bu yana ne istediğimi hep bilerek hareket etmişim. Babam, çok küçükken de başına buyruk ve kendi kararlarını alan bir çocuktun sen der. Bana neyin iyi geleceğini ve bunun maddi getirilerden bağımsız olduğunu iyi biliyorum. Elbette bocaladığım zamanlar oluyor ama şu ana kadar da pişmanlık duyduğum bir kararım olmadı. Çok hata yaptım, o ayrı. Hatalarımın sorumluluğunu aldığımı düşünüyorum. Elimden geldiğince bir daha yapmamaya özen gösteririm.  En azından iş hayatımda 😊

Şu anda huzurlu olduğumu söyleyebilirim. Sevdiğim koşullarda, sevdiğim kişilerle çalışıyorum. Ama tabii ki bunlar birdenbire olmadı. İş hayatımda ektiklerimi biçiyorum sanırım. Tabii ki daha yolun başındayım, sıkı çalışmaya devam, yapacak çok işimiz var.

Esnek çalışma hayatına geçiş.

Hayata biraz mola verme kararı almıştın ama anlaşılan pek öyle olmamış 🙂

Çevremin de teşviki ve telkinleriyle, tam zamanlı çalıştığım dönemde benim de aklımda yeniden yurtdışına gidip orada bir hayat kurma düşüncesi vardı. Nedense kimse beni buraya yakıştırmıyordu. Bu ilüzyona ben de kapılıyordum ara ara, gitsem mi kalsam mı…  Ama sık seyahat etmek, yurtdışında yaşayan arkadaşlarınızla vakit geçirmek ve onların uzak oldukları halde kalplerinin ve akıllarının buradan çok da uzaklaşamadığını görmek beni bu fikirden büyük ölçüde uzaklaştırdı.

Mola verme kararı almıştım ama ihtiyacım olan şeyin her şeyi sıfırlayıp gitmek değil, hayatıma bir esneklik katmak olduğunu farkettim zaman içinde. Zaten sıfırlayıp gitmek diye bir şey mümkün de değilmiş. Aklımız hep burada kalacakmış, kaçmak yararsızmış 😊

Koşulların zorlaştığını görüyorum elbette ama, yine de şu anda bunları düşünmek gereksiz geliyor. Tüm dünya büyük bir değişimin içinde. Sonuç olarak ben yaşadığım şehri seviyorum, aileme, dostlarıma, sevdiğim insanlara yakınım, burada para kazanıyorum, istediğim zaman seyahat edebiliyorum. Çok olağandışı bir gelişme ya da iyi bir fırsat olmadığı sürece de bu durum değişsin istemiyorum.

Uzaklaşmak dediğin işinde mutlu olmakmış aslında…

Evet, evet… İşimi hep seviyordum zaten ama yapış biçimim de istediğim şekle dönüştü. Esnek saatler, esnek mekanlar…

Biri sabah, biri de akşam iki toplantımın olduğu bir gün, aradaki zamanda sinemaya gittiğim ilk günü hiç unutmuyorum. Ofisteyken merak ederdim, dışarıdaki insanlar nasıl vakit geçiriyorlar diye… (gülüşmeler) Sabah yürüyüşlerine ve koşmaya başladım, her gün sahilde yürümek o kadar meditatif bir deneyim ki benim için… Eskiden buna takatim olmuyordu çünkü. Özel hayat sıfır oluyor ve kendini yalnız hissediyorsun. Maalesef hayat bir çok kişi için böyle geçmek zorunda. Ben biraz deli cesaretiyle böyle bir yola çıktım.

Bırak aksiyon almayı, “bu işte bir yanlışlık var”ın bile farkına varmayan o kadar çok insan var ki, umarız bu sözlerin onlara ilham olur.

Evet, kesinlikle.

Yürüyüşten bahsettin ya, rutin bir günün nasıl geçiyor?

Ben haftalık planlar yapmayı çok seviyorum. Sadece iş için değil, sosyal hayatımda da “yapılacaklar listelerim” vardır. Bir kere aklıma gelen, aklımdan geçip giden her şeyi, her fikri dokümente etmeyi seviyorum, sürekli bir not alma hali içindeyim. Son bir kaç yıldır Evernote en yakın arkadaşlarımdan biri 😊

Bu yüzden de geceleri yatmadan önce ertesi gün yapacaklarımı (işle ilgili ya da iş dışı) listeliyorum. Dışarıdan çok rahat görünsem de iş hayatında fazlasıyla düzenli ve disiplinliyim.

Processed with VSCO with f3 preset
Gökşen’in Çalışma Masası 🙂

Bizde de İrem var 🙂 (Kahkahalar)

Saat 6 gibi uyanır ve uyanır uyanmaz hemen yataktan kalkarım. Biyolojik saatim çok garip çalışıyor. Yakın zamanda öğrendim, stres hormonu kortisolün fazlalığı böyle erkenden kaldırıyormuş insanı.

Biz,uyanman için bir neden var” durumuna bağlamıştık aslında…

Güzel bir bakış açısı ama benim için hep böyleydi, tatillerde de böyledir hatta.

Sabahları altı buçuk sekiz arası yürüyüş-koşuya çıkmaya gayret ediyorum. Günün devamı ise toplantı takvimi ve iş yoğunluğuna göre şekilleniyor açıkçası. Gün içerisinde toplantılar arasına film, sergi, bir arkadaşla buluşma sıkıştırmaktan çok keyif alıyorum.  Hafta içi çok geç saatlere kadar dışarıda kalmıyorum, evde vakit geçirmeyi ve tek başınalığı seviyorum. Eskiden haftasonları hiç eve girmezdim, hala dışarıda olmayı seviyorum ama bu biraz azaldı. Haftasonu da arkadaşlarımla vakit geçirmekten keyif alıyorum.

Esnek çalışmaya ilk başladığımda, dışarıda çalışmak daha keyifli geliyordu, ama sonra baktım ipin ucu maddi açıdan kaçıyor. Bir de -uzun yıllar otel gibi kullanmış olduğum- evimde daha fazla vakit geçirmek hoşuma gitmeye başladı. Salonumu biraz düzenledim, çalışma masamı da keza. Artık evde çalışıyorum. Arada ev işleri, okuma, bir şeyler izleme vs. için molalar veriyorum.

Çalışmanın bitiş saati diye bir kavram yok benim için. Bundan hem mutluyum -en azından şimdilik- hem de açıkçası başka türlüsünü bilmiyorum. İş hayatında birlikte olduğum insanların çoğu da hep böyle mesai kavramı olmadan çalışıyorlar.

Herkese bunu öneremem, sağlıklı olduğunu da iddia edemeyeceğim, ama bu bana iyi gelen bir düzen. Tabii herkesle böyle çalışamazsınız. Örneğin Avrupalılarla gece e-mailleşmek düşünülemez bile! Bunu büyük bir saygısızlık olarak görürler. Ya da İspanyollar’dan siesta zamanı dönüş alamazsınız. Kültür farkı giriyor işin içine 😊

30'undan sonra kariyer değiştiren var mı?

ProjectPost30’a geçelim mi artık?

İşte insan böyle esnek olunca, boşluğa düşüyor, rahat batıyor…(kahkahalar)

Şaka bir yana, tam zamanlı iş hayatına göre daha az projede, daha derinlemesine ve verimli çalışıyorum. Bu da bana daha dingin bir zihin olarak geri dönüyor.

Şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim ama ProjectPost30’un birincil ilham kaynağı Amerikalı bir profesyonel kaykaycıdır 😊

Meşhur (!) İspanya seyahatlerimin 2016 Eylül versiyonunda yine Barselona’da tanıştığım bu arkadaşım sayesinde, özellikle 30 yaşla birlikte gelen bu varoluş krizlerine hiç olmadığım kadar yakından şahit oldum. Onun yaptığı iş fiziksel efor gerektirdiği için uzun yıllar sürdürebilmesi mümkün değil. Ne yapacağı konusunda da ciddi soru işaretleri var. Yıl boyunca uzak mesafeden de olsa sohbetlerimizde hep “Bundan sonra ne yapacağım?” sorusuna birlikte yanıt bulmaya çalıştık.

Benim de 30 yaşla birlikte çalışma şeklimi değiştirmem onu etkiliyordu. Biraz bendeki değişimin etkisi, biraz onun sayesinde çevremi daha yakından incelemeye başlamamla ilerledi süreç.

Tam da bu dönemde en yakın çocukluk arkadaşımlarımdan birinin, ki kendisi işinde çok başarılı bir genç kadındır, bir akşam “Gökşen, hayatım boyunca bu işi mi yapacağım?” sorusunu sormasıyla bu tartışmalar içimizde daha da alevlendi. Farkındalık artınca, böyle birkaç vakayla daha üstüste karşılaşmam Şubat sonunda bir gece Facebook’a şu notu bırakmama vesile oldu: “Çevrenizde 30’lu yaşlarından sonra kariyer değiştirmiş kadınlar var mı?”

Neden kadın? Çünkü profesyonel hayatımda kadınların iş yaşamına katılımı ve iş hayatında kalmalarıyla ilgili projelerde çalışıyorum. İkincisi de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hakim olduğu, yani bir kadın ve erkeğe toplumsal hayatında her alanında eşit fırsatların sunulmadığı dünya düzeninde kadınların değişime daha az cesaret edebileceklerini düşünmemdi. İlham veren hikayelere kadınların daha fazla ihtiyacı var sanıyordum, ama artık öyle düşünmüyorum:)

Mesajıma beklemediğim ölçüde dönüşler oldu. Benim esas niyetim birkaç kişiyle konuşup blogumda tek bir yazı yazmaktı, ama işler biraz(!) büyüdü. O kadar çok dönüş aldım ki… Bir haftada 100 küsur kişi bilgisi, düşünsenize! İsim listesinden oluşan bi yazı yazamayacağıma göre (gülüşmeler) planımı revize ettim.

Bir kitap projesi yapabileceğimi düşünerek dönüş yapanlara görüşme talebi e-postası attım. Ve olumlu dönenlerle görüşmelere başladım. Sonra ilk görüşmemde, bu söyleşiyi yazıya dökmek yerine podcast formatında sunmaya karar verdim.

İki-üç görüşme sonra, tam da 8 Mart’ta web sitesini yayına açtım ve söyleşileri orada yayınlamaya başladım. Fikir aşamasından 15 gün sonra! Hayatımda ilk defa bir işi ince eleyip sık dokumadan, çok fazla plan-program yapmadan gerçekleştirmiş oldum. Onun verdiği heyecanı tarif edemem!

Böylece ProjectPost30 kariyerinde köklü değişimler geçiren ya da aynı anda birden fazla meslekle ilgilenen kişilerin hikayelerinin paylaşıldığı bir medya projesi olarak yaklaşık altı ay önce hayata geçmiş oldu.

Özetle ben Amerikalı arkadaşımın derdine derman olabileyim diye yola çıkıp, mevzuyu yalnızca kadınlara bağladım. Ona hala alternatif bir kariyer bulamadık 😊 Ama projenin çıkışını, yayılmasını mutluluk ve gururla izliyor uzaktan. Röportajları falan Google Translate’le çevirip anlamaya çalışıyor 😊 En az benim kadar heyecanlı.

Sitede sadece söyleşiler değil, kendi yazıların da var.

Ben hayatım boyunca hep yazdım, interneti kullanmaya başladığımdan bu yana da devam ediyorum ama paylaşma konusunda hep bir endişem oldu. Zaten iş tarafında yeterince aktiftim, bir de online tarafta da çok görüneyim istemedim. Hatta bir dönem Facebook’u kapatmışlığım bile oldu. Normalde hiç benim karakterime uymasa da kendimi kısıtladığım bir dönem içerisine girmiştim. ProjectPost30 insanlara dokunan bir proje. O yüzden yazılarımı burada paylaşmak benim için de değişik bir deneyim oldu. Benden bağımsız, başka insanları da ilgilendirdiği için daha görünür olması gerekiyordu.

Güzel bir kalemin var ya da kıvrak bir klavyen var mı demeliydik ? (kahkahalar) Belli bir yazma rutinin var mı?

Çok teşekkür ederim 🙂 Yazmayı hep çok sevdim, Türkçe’yi elimden geldiğince düzgün kullanmaya da çalışırım ama edebi bir dilim yoktur. Bu anlamıyla kendi kalemimi de pek beğenmem açıkçası. Kıvrak kelime oyunlarıyla, bir şeyleri daha güzel anlatabilenlere hep özenmişimdir. Fırsat yaratıp, daha yaratıcı yazım teknikleri üzerine eğitim almayı çok isterim.

Aklıma gelen, hoşuma giden ne varsa hepsini not alıyorum, öncelikle. İçimden nasıl geliyorsa öyle yazıyorum, yani haftanın şu günü oturup yazı yazıyorum gibi bir rutinim yok. ProjectPost30 sayesinde Pazartesi ve Çarşamba günleri yazı yayınlama disiplinine kavuştum sadece.

BCN1

Anladığımız kadarıyla, ProjectPost30’un çıkış noktası ile geldiğin yer arasında farklılıklar oluşmaya başlamış. Proje evriliyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle evriliyor. Kendim de çabuk sıkıldığım için, projeyi mümkün olduğunca tek düzelikten çıkarmaya çalışıyorum. Hızlı bir tüketimin olduğu dijital dünyada ufak tefek değişiklikler yapmak gerekiyor.

Tabii bir taraftan da projeye bir şekilde denk gelen insanların görüşleriyle, projenin farklı bir yöne doğru gitme durumu oluyor. Bundan etkilenmemeye çalışsam da talebin ne yönde değiştiğini de önemsiyorum. Kadınlarla çıktım yola ama bu çalıştığım toplumsal cinsiyet eşitliği projelerinde olduğu gibi kadın kadına farkındalık yaratılacak bir konu değil bu. Erkeklerin de bu konuya dahil olması, hatta onların bu işi savunmaya başlaması lazım. İşte tam da bu yüzden erkek hikayelerine de yer vermem gerekiyor. İlk erkek konuğum ile yaptığım röportaj çok keyifliydi mesela, yeni sezonda yani Eylül’de yayınlayacağım.

Erkeklerin değişim konusunda daha cesaretsiz olduğunu düşünüyoruz. Belki de toplum baskısından dolayı. Kadın en kötü ihtimalle ailesinin yanına dönebilirken, erkek ailesine bakmak zorunda şeklinde bir algı var.

Çok doğru, ben erkeklerin cesaretsiz olduklarını düşünmüyordum ama onlarla konuştuğumda yanlış düşündüğümü anladım. Erkekler genellikle pohpohlanır, ne istiyorlarsa yaparlar, kadınlara göre daha fazla fırsata sahiptirler diye düşünüyordum. Ama erkeklerle konuşunca tam da sizin söylediklerinizi duymaya başladım. Toplumsal baskı varmış üzerlerinde, hele bir de ailesi varsa risk almakta daha da zorlanıyorlar. O yüzden değişim erkekler için çok kolay değil, bunu anladım.

Erkekler parasız olduklarında enerjilerini de yitirmiş oluyorlar diye gözlemliyoruz. Yani biz kadınlar için yaptığımız iş bizi tetikliyor, bize bir enerji sağlıyor. Ama erkeklerde durum böyle değil. Onlar için para yoksa hayat bir sekteye uğruyor. Tabii her erkek böyledir demiyoruz. İlla ki istisnalar vardır.

Bizim gibi toplumlarda, erkekler için “iktidar” -kadınlardan farklı olarak- ister istemez maddiyatla birebir bağlantılı.

Her ne kadar istisnalar olsa da erkekler daha sonuç odaklı, kadınlar daha süreç odaklıdır ya genelde. Fıtri bir özellik yani (kahkahalar) belki de ondan.

Kesinlikle, doğru. Bu arada erkeklerin projeye dahil olmasıyla birlikte fark ettiğim bir şey daha oldu: Hayatında köklü değişimler yapanların çoğunun daha genç yaşta, yani daha 30’una gelmeden bunu gerçekleştirdiklerini gözlemledim. O yüzden projenin adı her ne kadar “ProjectPost30” olsa da, kayda değer bir hikaye varsa bunu paylaşmak isterim. Çünkü herkesin birisinden öğrenebileceği deneyimler var.

20170619_GoksenRop_02

Görüştüğün kişilerden sen neler öğrendin?

Biliyordum ama sürekli bana hatırlatıldığı için söylemek isterim, öncelikle “cesaret etmek lazım”. Ben kendi hayatımda bir şeylerin değişmesi gerektiğini hissetmiştim, ona göre adım attım. Değişimi yaşayan herkes için geçerli aslında bu, böyle bir adımı atma anı geliyor. O adım atıldıktan sonra da işler kolay kolay kötü gitmiyor zaten. Korkmamak lazım, en temel öğrendiğim şey bu.

İkincisi de konfor alanı dediğimiz şeye fazlasıyla bağımlıyız. Buradaki bağlarımı tamamen koparacak bazı hayallerim var ancak ben bile şu anki konfor alanımdan çıkmayı başaramıyorum. Ama her dinlediğim hikayede bu çıkışa biraz daha yaklaştığımı hissediyorum. Bu da kendimle ilgili yapmak istediğim şeye doğru adım atmamı sağlıyor.

Bunların dışında somut olarak farklı sektörlerden insanlarla tanışır oldum ve daha da ötesi benden bağımsız bir şekilde bu insanlar birbiriyle tanışır, kaynaşır oldular. Her ne kadar proje şu an benim adımla anılıyor olsa da, gerçekten benden başka insanlara dokunan bir şey haline geldi.  İlk kez projeye konuk olan iki kişinin birbiriyle görüşüp ortak bir şey çıkarmak için yola çıktıklarını duyduğumda çok duygulandım. İnanılmaz değil mi? ProjectPost30 mezunları buluşması gibi 😊

Mayıs ayında yapmış olduğun etkinlikten bahsedelim biraz. Çok güzel bir etkinlikti, biz ekip olarak çok etkilendik.

Yaa… (duygusal anlar) çok sevindim. Etkinlik fikri ilk çıktığında böyle bir noktaya geleceği hiç aklımdan geçmiyordu ama çok çok güzel dönüşler aldım.

Proje başladıktan bir süre sonra konuk olan arkadaşlarımdan “Gökşen, biz konuklar olarak bir toplansak ya!” şeklinde cümleler duymaya başladım. Konuklar bir araya gelince paylaşım da artar düşüncesinden yola çıkarak böyle bir etkinlik yapmaya karar verdim.

24 Mayıs benim doğum günümdü, bu sene farklı bir yaş olsun, güzel başlasın diye düşündüm. Madem projeye başlamıştım, yine birilerine dokunacak güzel bir şey yapayım istedim.  Habita’nın o tarihte boş olması da iyi denk geldi. Etkinliğin sadece benim sohbet ettiğim insanlara değil, başkalarına da açık olmasını planladım.

Etkinlikte çok az kişi oluruz diye düşünüyordum, tahminimden çok daha fazla insan geldi. İnanılmaz keyif aldığım bir etkinlik oldu. Sizden ve diğer katılımcılardan güzel geri dönüşler almış olmak da çok güzel. Başka temalar da var kafamda, muhtemelen Eylül’le birlikte planlamaya başlayacağım. Malum yaz döneminde insanlar böyle etkinliklere katılmıyorlar.

ProjectPost30 söyleşilerini podcast yerine video ile yapmayı düşünüyor musun?

Açıkçası ses kaydı yapmak çok daha doğal diye düşünüyorum. Kolay mobilize olabildiğimiz içinde daha kolay geliyor bana.

Ben fotoğraf çektirirken bile gerilen bir insanım, video karşısında aman saçım iyi çıktı mı, aman makyajım aktı mu durumları olur, daha çok kasılırım 🙂 . Bir de kadınlarla çalışıyorum, ister istemez herkesin ayrı endişeleri olacak (kahkahalar). Çok kalıcı olmaz belki ama bir değişiklik olsun diyerek denerim muhtemelen.

Röportaj sırasında video olayına biz de biraz sıcak bakıyoruz. Henüz yapamadık ama planlıyoruz. Çünkü röportajı yaparken çok eğleniyoruz ama bazen yazının bunu yeteri kadar yansıtmadığını düşünüyoruz.

Ses kaydını siteye koyma sebeplerimden biri de bu anlattığınız durum aslında. Biz röportaj sırasında çok gülüyoruz, çok eğleniyoruz. Bazen, yine ne kadar kopmuşum diyorum (kahkahalar). Çok keyif aldığımızın bir şekilde dinleyenlere yansımasını istiyorum.

Hayatlarını değiştiren Plazadan Dünyaya ekibi olarak, başkalarını da bu konuda cesaretlendirmek gibi bir misyonumuz olduğunu düşünüyoruz. Yaptığımız işi keyifle yaptığımızı, mutlu olduğumuzu, mutlu olunca daha da güzel işler yaptığımızı insanlara daha çok göstermek istiyoruz. Gösteriş için değil ama tam tersine ihtiyacı olanları cesaretlendirmek için…

Kesinlikle bunun daha çok kişiye ulaşması için elimizden ne geliyorsa yapmamız lazım.

Video konusuna dönersek… ben günlük hayatımda da çok video izleyen bir insan değilim, daha çok ses dinlemeyi ve okumayı severim. Projede podcast olmasının sebeplerinden biri de bu. Dinlemek istediğim şey videoysa bile izlemeden, çoğunlukla dinlerim. Projede de biraz kendi alışkanlığımı yansıtmaya çalıştım. Diğer yandan da çağın getirdiklerine da ayak uydurmak lazım.

Plazadan Dünyayı ilk duyduğunda sana hissettirdikleri nelerdi? Bizi tanıdıktan sonra ne hissettin? 🙂

Sizden ilk olarak bir Ladies that UX- İstanbul toplantısı (ki onu da ProjectPost30’daki söyleşilerim sayesinde tanıştığım insanlar vesilesiyle katılmıştım- Nilay ve Eda’ya selam olsun) sırasında haberdar oldum. Oradaki tanışma sırasında sizin de Plazadan Dünyaya olduğunuzu öğrenince “yaşasın, benimle aynı kafada olan insanlar var” dedim (kahkahalar). Tanışma anındaki enerji müthişti.

Bizim gibi düşünen birisi var 🙂 (kahkahalar)

Evet sahiden! Sizi gördüğüm andan itibaren aynı kafada olduğumuzun farkındayım. Aramızdaki enerji de güzel. Sonradan duygularım değişmekten daha çok perçinlendi diyebilirim.

Bizde de öyle… Kardeş platformumuzsun zaten.

İşte ProjectPost30’un bende yarattığı hissiyatlardan birisi de bu bahsettiğiniz :). Biz arada kadın dayanışmasından falan bahsederiz ama onu iş yaşamında çok göremeyiz aslında. Yeni yeni kadınların birbirine destek olabildiği bir şeylerin olduğuna şahit olmak güzel. Yani normal şartlarda bir başkası “siz benzer işleri yapıyorsunuz, siz rakip olabilirsiniz” derken biz öyle hissetmiyoruz. Tam tersi “birlikte ne yapabiliriz” diyoruz. O hissiyatı bana vermiş olması da beni açıkçası çok mutlu ediyor.

Bizim burada amacımız böyle bir ödülü almak ya da birincilik değil ki. Tam tersi daha fazla insana ulaşabilmek. Biraz önce bahsettiğimiz misyonerlik durumu bu aslında. 

O yüzden birbirini besleyen ne kadar çok insan ve platform olursa bence o kadar çok değerli. Benzer vizyonlara sahip olmak önemli. Devir gerçekten değişiyor. İş yapış biçimleri artık değişmeye başladı. Yakın gelecekte standart olarak bir çatı altında, bir ofiste, bir plazada vs. hayat geçirmek çok mümkün olmayacak gibi.

Bir de ömürler uzadı, emeklilik yaşı ilerledi. Tek bir meslekle artık hayat geçmiyor.

Kesinlikle. Geçenlerde ProjectPost30 için bir insan kaynakları danışmanıyla görüştüm, benzer şeyleri konuştuk. Bir kariyerin ortalama süresinin 20 yıl olduğundan bahsetti. 20’lerinde başlıyorsun, 40’ların ortasında iken -artık işyerleri de insanları gençleştirme politikasına gittiği için- ister istemez işinden olma riskiyle karşı karşıya kalıyorsun. İnsan ömrü uzadıkça, bir B planı olarak hayatımızda başka ne yapabileceğimizi sorgulamaya daha genç yaşlarda başlamamız gerekiyor.

Maalesef çoğu çalışanın bir B planı yok. Hatta emekli olduğunda ne yapacağını bilmeyen insanlar -öncesinde de bir hobisi olmadığı için-  var. Emekli olamıyor, hayatlarının son damlasına kadar çalışıyorlar. Bununla birlikte, yurtdışında 60 yaşına gelen birinin birden fazla kariyer değiştirdiğine şahit olurken, Türkiye’de neredeyse ayıplanıyor. “Ne olmuş? Tutunamamış mı?” deniliyor (kahkahalar).

Erkeklerden aldığım geri dönüşlerden birisi de bu aslında. “Biz bunu (kariyer değişikliğini) başarı değil, başarısızlık olarak addederiz” diye açık açık söyleyen bir arkadaşım dahi oldu. Benim için farklı alanları denemiş olan insan, daha zengin insan demektir. Hem kaç kişi buna cesaret edebiliyor ki zaten? Bunda başarılı olması da çok önemli değil, o cesareti göstermesi önemli bence. İmkanlar dahilinde sonuna kadar da desteklenmeye değer olduğunu düşünüyorum.

Peki, Project Post 30’a dönersek… Gelecekteki planların, hayallerin neler? 

Aslında projenin ilk çıkış noktası kitaptı. Dinlediğim hikayelerden ortak başlıklar çıkartabilir miyim diye çalışıyorum. Aklıma geldikçe not almaya devam ediyorum. Kitaba dönüşür, dönüşmez onu bilmiyorum ama bu konuda çalışmaya devam ediyorum.

Esas hayalim ise, global çapta bu işi yapmak. Daha önce bir yabancıyı konuk ettim, geçtiğimiz haftalarda yayınladım. Teknoloji uzaktan söyleşiye imkan veriyor sonuçta. Hedeflerden biri projeyi İngilizce de sürdürülebilir kılmak. Daha da büyük büyük hayalim ise bu işten gelir elde edip gezerek yapabilmek (PD: Harika olur!).

Gerçi diğer yaptığım işlerden de çok keyif alıyorum ve onları bırakabileceğimi de çok zannetmiyorum. Umarım imkanım olur da benzer değişim hikayeleri bizzat yollardayken kaydedip paylaşabilirim ProjectPost30’da.

Bir yandan da o yolda olma halini yazarsın belki.

Her anlamda yolda olma halini seviyorum aslında. Fark etmiyoruz, şu anda burada sohbet ederken de bir şeyin içinden geçiyoruz, bunun farkındalığına varmak bence önemli. Her ne kadar zaman zaman can sıkıcı ufak şeylerle uğraşıyor olsak da, iş yaşamında Y ve Z jenerasyonlarının tamamen hakim olması iş hayatının kurallarını yeniden yazdıracak. Umarım daha güzel günleri göreceğiz, umudum var.

Takipçilerimize ve bize önerini alalım.

Öneri derken aslında benim görmek istediğim şeylerin hepsi sizde var (kahkahalar). Öneri diyemem, haddim değil 😊

Kendi deneyimlerden çıkarttığın sonuçla bizim takipçilerimize ne söylersin?

Ben bu soruyu soruyorum aslında ama bana sorulunca nasıl cevap versem bilemedim 🙂 (kahkahalar). Kendi yazılarımda da bahsettiğim gibi önce kendini keşfetme noktasına biraz kafa yormak lazım. Sonrasında ise ufak da olsa adım atabilmek önemli.

Kimisi gerçekten o plaza hayatından mutlu ve haliyle hiçbir şeyi değiştirmek zorunda değil. Ama kimisi de mutsuz olduğunun bile farkında değil. İşte bunu keşfetme noktasında biraz çaba harcamak lazım. Bunun için derya deniz okunacak şey var. Hem bizim platformları takip edebilirler (kahkahalar), hem de internette araştırma yapabilirler.

İngilizce kaynaklara baktığımız zaman insanlar buna hakikaten uzun süredir çok ciddi bir şekilde kafa yoruyorlar. Bizde daha yeni yeni başladı. Zaten bizim paylaştığımız şeyler o anlamda çok değerli. Hem kendi deneyimlerimiz ve görüşlerimiz hem de uzmanların görüşlerinden derlediğimiz çok güzel içerikler var. Bunları takip etmelerini mutlaka öneririm zaten.

Çıkış noktası olarak, kendinize, “istediğiniz yerde misiniz?” sorusunu sorarak başlayabilirsiniz. İstediğiniz yerde değilseniz de cesaret etme noktasında destek alabilirsiniz. Belki bir anda her şeyi tamamen değiştirmek mümkün değil. Ufak adımlarla ne yapabileceğinizi (bu bir hobi olabilir, ilgi alanınız başka bir şey olabilir), onunla ilgili derinleşebileceğinizi anlamak için bir çalışma içerisine girebilirsiniz. Bu bir değişime neden olur ya da olmaz ama çalışmak bile önemli. Belki bu çalışma sonucunda aynı anda iki şeyi yapmanıza imkan doğar.

Devir değişiyor, demin konuştuğumuz gibi siz seviyor olsanız bile, kariyerinizi belki elinizde tutamayacaksınız. O yüzden herkesin bir B planı olmalı. Buna kafa yormak bence en önemli nokta. Kısaca bugünü kurtarmaktansa geleceğin insanı olmaya çalışmak lazım.

Çok teşekkür ederiz Gökşen, harika bir sohbetti! 🙂

Ben teşekkür ederim.

20170619_GoksenRop_Dortlu

Mini Test/ O mu, Bu mu?

  1. Çay mı kahve mi? Kahve
  2. Siyah mı beyaz mı? Siyah
  3. Uçak mı yelkenli mi? Uçak
  4. Topuklu mu babet mi? Topuklu
  5. Pizza mı lahmacun mu? Pizza
  6. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan? Tavuk yumurtadan
  7. MAC mi PC mi? PC
  8. Tek mi çift mi? Hımmm çift.
  9. Canon mu Nikon mu? Canon

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir