451’inci Röportaj

ulas-atay-2Yaklaşık 3,5 yıl plaza insanı olduktan sonra, kendi tabiriyle “kravatlı işlerden” kaçan biri Ulaş Atay. Önce kot-tişört işe gidebileceği yayın dünyasına girmiş. Muhabirlik, editörlük, halkla ilişkiler derken bir gün freelance çalışmaya başlamış ve yaklaşık 6 yıldır bu şekilde çalışıyor. Ulaş’la bu radikal kararları nasıl aldığını, öncesini, sonrasını, bakış açısını, önerilerini konuştuk.

Merhaba Ulaş, hoş geldin 🙂 Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

1975 yılında Adana’da doğdum ve 18 yaşıma kadar orada yaşadım. 1993 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü kazanınca İstanbul’a geldim. 1997’de üniversiteden mezun olduktan sonra Hacettepe Üniversitesi’nde Yönetim Bilimi yüksek lisansı yaptım. 1998’de başlayan yüksek lisans tezimi 2006’da verebildim ama olsun. 🙂

Üniversiteden sonra iş hayatın nasıl başladı? Hayalinde hep tek meslek mi vardı? Şu an yaptığın işi neden ve nasıl seçtin?

Aslında üniversitedeyken ileride yapmak istediklerime dair net bir fikrim yoktu. Bu konu üzerine çok da fazla kafa yormuyordum açıkçası. Sadece yüksek lisans yapma konusunda kararlıydım. Tabii planlı olarak Ankara değildi tercihim ama kuzenim orada yaşıyor olması etkili oldu biraz da 🙂

Yüksek lisans sonrasında aileme fazla yük olmayayım diye ilk bulduğum işe girdim. Commercial Union Hayat Sigorta’da bir yıl satış, iki yıl kadar da iç denetim (internal audit) yaptım. Bunun tamamen kariyer-para odaklı bir tercih olduğunu söyleyebilirim. İş hayatına yeni atılmış biri için kariyerim iyiye gidiyor, ortalamanın üzerinde para kazanıyordum. Ee böyle bir hayata kolay alışıyor, “beyaz yakalılık”tan hemen vazgeçemiyorsunuz. Yine de 2-3 yıl gibi kısa bir süre sonra (bana göre kısa 🙂 ); kariyer, para, terfi gibi kavramlar ve beyaz yakalılık durumu anlamsız gelmeye başladı ve iş hayatımın ömrümün sonuna kadar böyle gitmesini istemediğimin farkına vardım. Bu arada askerlik vakti geldi. Askerlik dönüşünde sektör değiştirme konusunda ciddi bir karar verdim. Amacım istediğim ve keyif aldığım işi yapmaktı. Sanırım amacıma ulaştım. 2004 yılından beri sektörel yayıncılık yapıyorum. Tecrübem az olduğu için haliyle önce muhabirlikle başladım. Kısa sürede bana bir dergi bağladılar ve editörlük yapmaya başladım. 3-4 farklı firmada editörlük yaptım, 2010 yılından bu yana da freelance (serbest zamanlı) çalışıyorum.

2003 yılından bu yana da sadece 4 defa kravat taktığımı da özellikle belirtmek istiyorum :). Kaç gün olduğunu bile biliyorum, o kadar net. Kravatlı iş yapmama kafasını seviyorum 🙂

“Sadece o kapıdan çıkmak istedim”

 

Aldığın üniversite eğitiminin şu anki işine katkısı oldu mu?

Oldu tabii. Ommedya’da çalışmaya başladığımda ilk yaptığım röportajlar ve araştırmalar ekonomi ile ilgiliydi. Haliyle ekonomi bilgimin ve altyapımın faydasını görmüştüm, hâlâ da görüyorum. Çeşitli ekonomi terimlerini bilmek bile işinize kalite katıyor.

Freelance çalışmaya kurumsal bir firmada mı başladın? Freelance çalışmaya geçişin tam olarak nasıl oldu?

2009 yılının ortalarıydı. Kısa bir ABD macerasından sonra Türkiye’ye döndüm ve işsizdim. Döndükten sadece 1-2 gün sonra Stefan Zweig’in “Yıldızın Parladığı Anlar” kitabındaki gibi bir tesadüfle oldu. Çok sevdiğim bir editör abim, benim de içinde bulunduğum 5-6 kişiye e-mail atarak bir basın toplantısının takip edilmesi gerektiğini, toplantı sonrasında İtalyanlarla röportaj yapmak gerekebileceğini ve ilgilenip ilgilenmediğimizi sormuştu. “Gelirim” diye mail attım ama başka bir arkadaşım benden önce davranmış. Fakat daha sonra tesadüfen o arkadaşımın bir işi çıktığı için o basın toplantısına ben gittim. Bu arada İtalyanlarla röportaj yapmaya gerek kalmadı ama basın toplantısının yazısını yazmam istendi. Yazdığım yazıyı çok beğendiler ve bu dergi ile ilgili yazı işlerini benim yürütmemi istediler. Böylece ilk freelance işimi aldım.

Freelance işin getirisi düşük tabii, özellikle İstanbul şartlarında. 5-6 ay böyle devam ettikten sonra İndeks İletişim’de editör olarak çalışmaya başladım. Bir yandan freelance işlerime devam ediyordum. 2,5 ay kadar sonra bir halkla ilişkiler (PR) firması olan Grup 7’de çalışmaya başladım. Grup 7’yi ve çalışma arkadaşlarımı çok sevmeme rağmen PR’ın çok bana göre olmadığını anladım. Burada yaklaşık 4-4,5 ay çalıştıktan sonra da ayrılmak istediğimi yöneticime söyledim. Ancak onları da mağdur etmemek adına yerime biri işe alınana kadar çalışmaya devam ettim. 12 Kasım 2010 tarihinde şirketin kapısından çıkarken aklımda gerçekten hiçbir şey yoktu. Hiç birikimim de yoktu. Sadece o kapıdan çıkmak istedim.

Freelance ufak tefek işler yapıyordum ama bunlar maddi bakımdan yeterli değildi. Üç ayın sonunda çok ilginç bir şekilde bir iş yapmaya başladım. Bir gün fotoğrafçı arkadaşım Sinan Kesgin’in atölyesine uğramıştım. Arkadaşlarımın işyerlerinde çok uzun süre kalmayı sevmem, yarım saat falan kalıp kalkmayı planlıyordum. Ama öyle olmadı; Sinan’ın ısrarıyla çay, kahve, yemek derken 5-6 saat kaldım 🙂 Sonra Sinan birden bire “Bir arkadaşım THY’nin iç iletişim yayını için editör arıyor, düşünür müsün?” dedi. Sanki sabahtan beri işsiz olduğumu ve iş aradığımı anlatan ben değilmişim gibi bana “Düşünür müsün?” diye soruyor 🙂 Hemen arkadaşını aradı, ertesi gün görüşmeye gittim. Anlaştık ve 10 gün sonra da THY’nin Empati dergisinin editörlüğünü freelance olarak yapmaya başladım.

Yaklaşık altı yıldır bu şekilde çalışıyorum. Çok sayıda derginin editörlüğünü yürüttüm, internet sitelerine içerik hazırladım, broşürler yaptım, faaliyet raporlarının editörlüğünü yürüttüm, piyasadaki bir dergiye gezi yazıları yazdım. Bu yıl ocak ayında “On İki Punto” adında bir şahıs şirketi kurdum. Halen aynı işleri yapmaya, yazılar yazmaya, editörlük yapmaya devam ediyorum.

ulas-atay-4
Ulaş Atay, 450 röportajından birini gerçekleştirirken

“O günkü genç Ulaş’la konuşsam, gene aynı aklı verirdim”

 

Şimdi geriye dönsen, ikisini bir arada yürütmeyi dener miydin? Yoksa yine o kapıdan çıkar mıydın?

Kesin çıkardım. Aklıma bile gelmedi sonradan bir daha. Özellikle ilk üç ay, sonrasında da dönem dönem işlerin kötü gittiği zamanlar da oldu. Bir ay on birim kazanıyorsunuz, bir ay bir birim kazanıyorsunuz, freelance’in doğası bu. Öte yandan benim şöyle de bir lüksüm var; evli değilim, çocuğum yok, annemin, babamın ya da ailemden herhangi birinin benden maddi bir beklentisi yok. Ailesinden birilerine, eşi varsa eşine, çocuğuna bakmak zorunda olan, dolayısıyla Türkiye’de bu “lükse” sahip olamayan bir sürü insan var. Bu anlamda rahatım ama İstanbul şartları malum…

Herhalde insan tek başına olunca biraz daha cesur oluyor. Bir de ben gözümü kararttım biraz. Özgürlüğüm paradan ağır bastı diyebilirim.

Hani filmlerde, romanlarda falan vardır ya, başroldekiler tecrübelerinin ardından gençliklerine dönüp iki kelam ederler. Bunun gibi, o günkü genç Ulaş’la konuşsam, gene aynı aklı verirdim. Son 6 yılda zor zamanlar da geçirmiş olmama rağmen kararlarımdan dolayı hiç pişman olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Peki çevren ne düşünüyordu, arkadaşların, ailen? Ne dediler bu duruma?

Türkiye’de ister istemez genel olarak “SSK’lı bir işin olsaydı” durumu var. Benim o sıradaki durumumu düşünsenize, bir kapıdan çıkıyorsun, bir boşluğa giriyorsun. Yapacağın iş meçhul; ne kazanacaksın, ne yapacaksın belli değil. Çevremdeki pek çok insan destek ve moral verdi falan ama sorular ve tavsiyeler de art arda geldi; “Ne yapıyorsun sen, emin misin?“, ”Sıkıştığın yerde söyle sana destek olalım. Olmadı söyle sana iş bulalım” (Burada kastettikleri 9-6 iş bu arada. Ee ben zaten klasik 9-6 çalışan ve beni bırakmak istemeyen bir şirkette çalışıyordum. Öyle bir işe ihtiyacım olsa kendim de arar bulabilirim. Kimseye böyle demedim tabii. Ben bir karar verdim, onun devamını/sonuçlarını yaşıyordum.

Dediğim gibi kolay bir karar değildi. Zorlandığım zamanlar da oldu ama bir şekilde aştım. Tabii şunu da itiraf etmem lazım, Türkiye şartlarında benim yaşıma gelmiş pek çok insanın evi, otomobili, yatırımı var. Bunların hiç biri bende yok ama MUTLUYUM. Mutlu olmak benim için daha önemli. Birçok insan emeklilik yılları için yatırım yapıyor. Öncelikle kaç yıl yaşayacağımızı bilmiyoruz, ki bu bence çok büyük soru işareti. Ayrıca şimdi yapılan yatırım için stres yapan beyaz yakalıların çoğu emekli olduktan sonra o parayı daha çok hastane ve ilaç için kullanıyor.

Bu biraz ağustos böceği-karınca hikâyesi gibi olacak ama kazandığım parayı bu dinç halimle keyfimce harcamaktan zevk alıyorum.

 20160728_ulas-01

 

““Uyuyor muydun?” diyenlere sinir oluyorum”

 

Bu dönemde duymaktan ‘eenn’ sinir olduğun cümle?

“Uyuyor muydun?” 🙂 Normalde oldukça yüksek sesle konuşan biri olmama rağmen telefonu çok sakin açarım. Saat 11.00 civarı arayıp “Uyuyor muydun?” diyenlere sinir oluyorum. Telefonu sakin açtım diye bu soru. Sen de ofiste yanında biri olduğunda, cubical’da (açık ofis düzeninde yoncalardan her biri) yanında biri oturuyor düşünsene. Sen de “efendim…” diye açıyorsun o telefonu, ben de, arada fark yok. Yoksa bağırarak “VAY NABERRR” falan diye mi açma mı bekliyorlar, bilmiyorum ki.

Karşındaki “Ooo Ulaş evde takılıyordur şimdi” diye düşünüyordur.

Yattığımı, arada açıp dizi izleğimi, sallanıp yuvarlandığımı düşünüyorlar herhalde. Tamam bunları çok nadir de olsa yapıyorum 🙂 , freelance’in güzel tarafları bunlar, kabul ediyorum.

Ama bu saydıklarımı çok sık yapsam işler yetişmez. Öz disiplin çok önemli ve gerekli.

Hazır konu açılmışken, ortalama bir günün nasıl geçiyor, anlatır mısın?

Kaçta yatarsam yatayım 8-9 arası uyanıyorum. İşim daha yoğunsa daha erken, 7-8 gibi kalkmış oluyorum. 15-20 dakika içinde bilgisayar başına geçiyorum. Akşamdan son halini verdiğim bir “yapılacaklar” listem var zaten. Genelde saat 10’a kadar listenin ilk sırasında yer alan işleri yapıyorum. Genellikle çalıştığım insanlardan, işim için gerekli bilgileri/dokümanları istiyorum. Ben buna “işsel taciz” diyorum. İlk önce işsel tacizlerimi tamamlıyorum yani. Ardından bir filtre kahve arası veriyorum en fazla on dakika. Ondan sonra yazılar, çiziler, telefonlar… Gün normalde böyle geçiyor yani. Standart gün içerisinde işlerim anormal yoğun değilse, bir ara alışverişe çıkıyorum. Ama onun dışında genelde akşam 5,5-6’ya yani mesai bitene kadar, bilgisayar başında olmaya özen gösteriyorum. Gece-gündüz diye bir kavram yok kafamda. İşimi severek yapıyorum. Benim için akşam 8 olmuş, 10 olmuş fark etmiyor. Bazen arkadaşlarımla akşam yemeği için dışarı çıkıyorum, yiyorum içiyorum eğleniyorum, gece 1’de geliyorum, bir kahve koyuyorum, sabah 4’e kadar çalışıp öyle yatıyorum. Çalışma saati kavramım pek yok diyebilirim.

“Adanalı olmama rağmen içimde bir Münihli yaşıyor diyebilirim”

 

Şimdi sen bir yerde çalışıyor olsan, değil akşam eve gelip çalışmak, bir an evvel 6’da işten çıkıp, işyerinde olanları unutmaya can atarsın muhtemelen. Dolayısıyla bu müthiş bir şey.

Bence de. Saate sadece mail attığım, telefon açtığım insanların mesaisi için bakıyorum. Hazır yeri gelmişken biraz uyguladığım taktiklerden bahsedeyim. Birine önemli bir e-mail atacaksam ya da arayacaksam, öğle arasına denk getirmemeye özen gösteririm. Plazada çalışan kişide o saatlerde açlık baş gösterdiği için öğle arasına yakın göndereceğim e-maili çok önemsemeyebilir. Bunu bildiğim için saatimi 13.30 ile 14.30 arasına ayarlıyor, o saatte iletişime geçiyorum. Böylece öğle yemeğinden dönmüş, karnı doymuş, keyfi yerinde olan beyaz yakalıya derdimi anlatıyorum. Ya da örneğin sabah 9-9.30 gibi önemli bir e-mail atmışsam, saatimi gene aynı şekilde 16-16.30 kuruyorum ve ikinci hatırlatma e-mailini gönderiyorum ki gün bitmeden yanıt alma şansım olsun.

Adanalı olmama rağmen içimde bir Münihli yaşıyor diyebilirim (kahkahalar…). Alman kafasıyla gün içerisinde saatimi 3-4 defa kurarak yaşayan bir insanım.

Dolayısıyla senin kurumsaldan geçmiş yaşamın aslında hali hazırdaki kurumsalla olan ilişkini de ferahlatıyor diyebilir miyiz?

Evet. Biraz yapım öyle, biraz da kurumsalın vermiş olduğu belirli işleri belirli zamanda yapma kafasına odaklanıyorum.

Kişisel disiplinini nasıl sağlıyorsun peki? Hep olan bir şey miydi, yoksa zamanla ve tecrübeyle mi oldu?

Aslında yapım biraz öyle. Ama onun dışında daha temel bir nokta, bakış açımla alakalı. Daha önce bahsettiğim öz disiplin, freelance çalışmanın avantajlarını koruyabilmek adına, bence olması gereken bir şey. Bunun “must” (zorunlu) olduğunu düşünüyorum. Müşteri memnuniyeti ve bunun sürekli devam etmesi önemli, öyle olunca da insan kendine göre bir disiplin anlayışı ile hareket ediyor. Arada benden acil bir şey beklenmeyen günlerde rahat davranıyorum ama bu gerçekten çok nadir olan bir durum.

Her şey güllük gülistanlık gidiyor gibi de, bu freelance işinin avantajları ve dezavantajlarını sıralasan…

Avantajlardan başlayayım… İzin almak zorunda olduğun kimse yok, şu saatte şurada olacağım diye bir derdim yok. Öz disiplin, kontrol sende. Sen yönlendiriyorsun, sen programlıyorsun hayatını. Tatile çıkacağın zaman, çok uygun günlerde, bayram seyran dışında ucuza bilet alıp tatile gidebiliyorsun. Ya da hadi ucuzu geçtim, çok yoğun olan -örneğin sömestr gibi- günlerde uçmayarak o rezilliği yaşamıyorsun.

Hata varsa da senin, özrü sen diliyorsun karşı taraftan. Başarı varsa da senin, takdiri de sen görüyorsun. Dolayısıyla direksiyondaki sensin, dolaylı bir şekilde insanların hataları ya da başarıları yüzünden bir yere konmuyorsun. Tabii o bir yer aşağıda da olabilir yukarıda da. Bunlar en büyük artıları bence.

Dezavantajları da çok aslında. En basitinden, bordrolu çalışan biri, her ayın sonunda ya da ortasında hesabına ne kadar para yatacağını biliyor ve ona göre kendini planlıyor. Düzenli iş gelse bile, ödemeler daha düzensiz olabiliyor. Tabii bu, bir bordrolunun da başına gelebilir ama bu çok çok nadir olan bir şey.

Aynı şekilde, müşteri kaybetme, müşteri kazanma oluyor. Tamam müşteri kazanınca güzel de, müşteriyi kaybedince… Bunun hem maddi hem de manevi yansımaları oluyor. Böyle olumsuzluklar insanı ister istemez psikolojik olarak da etkiliyor. Ekonomik kriz dönemlerinde kolay vazgeçilen ya da boyutları kolay değiştirilebilen, küçültülebilen bir iş yapıyorum. Ağırlıklı olarak sektörel yayınlar ve faaliyet raporları hazırlıyorum, bu, kriz dönmelerinde kolay vazgeçilebilen bir alan.

“Emeklilik planım kesinlikle yok”

 

Emeklilik planın var mı?

Kesinlikle yok. Hayatımda ilk defa geçen ağustos ayında kasım için uçak bileti alıp arkadaşlarla tatil için Paris’e gittik. 13 Kasım’daki bombalı saldırıdan 6 gün sonra Paris’teydik. Sokaklar bomboştu, polislerle tatil yaptık. Ondan sonra bir kere daha anladım ki üç ay sonrası bile benim için çok uzun vade. Uzun vadeli plan yapmama kararı aldım. Elimden geldiğince günü yaşamaya çalışıyorum. İstediğim, planladığım şeyler tabii ki var ama bunlar emeklilikle ilgili değil. Görmediğim şehirleri görmek, farklı yemekleri tatmak, gitmediğim müzelere gitmek gibi planlar bunlar daha çok.

Peki hayatını hep İstanbul’da mı geçirmek istiyorsun?

Aslında burada yaşamamı zorunlu kılan bir işim yok. Şehrin dışında oturma şansım olmasına rağmen şehrin merkezi bir noktasında oturuyorum. Şehir hayatını seven bir insanım. Sahil kasabasına kaçayım kafasında hiç olmadım. Böyle düşünen arkadaşlara da bir an önce kaçmalarını tavsiye ediyorum. İstanbul biraz boşalır, rahatlarız en azından 🙂

 

“İnsan önce kendisine değer vermeli”

 

Plazadan Dünyaya takipçilerine önerilerin neler?

En zor soru geldi 🙂 (PD – Ulaş ilk defa 25 saniye düşündü :)) Çok klişe olacak ama ayaklarını sürüyerek gittikleri bir işte çalışmasınlar. İlla kurumsal hayattan ayrılıp kendi işlerini yapsınlar ya da freelance çalışsınlar demiyorum. Kurumsal hayatta çalışıp mutlu olan da çok fazla insan tanıyorum. Maddi ve psikolojik olarak kaldırabileceklerini düşünüyorlarsa, kafa olarak hazırım, tek başıma iş yürütebilecek bağlantılara ve sosyal çevreye sahibim diyorlarsa tabii ki freelance çalışmalarını tavsiye ederim.

Bizi ilk duyduğunda aklında ne canlandı? Şimdi ne düşünüyorsun?

Çalıştığım sektöre yakın bir iş yapıyorsunuz. Belki ben olaya biraz ticari baktığım için mi bilemiyorum, açıkçası ilk duyduğumda çok doğru bir alan gibi gelmemişti. Hatta sizin adınıza biraz zaman kaybı olduğunu düşünmüştüm. Sizin gibi eğitimli, donanımlı insanların daha efektif, size hem maddi hem de manevi katkısı olacak işlerle uğraşmasının daha doğru olacağını düşünmüştüm. Şimdi böyle düşünmüyorum ama 🙂 Hani denizyıldızı hikâyesi vardır ya, suya atıyorsun onun için çok şey değişiyor. Sizin yaptığınız işte de böyle bir durum var. Herhangi bir röportajınızı ya da yazınızı okuyup da “Evet, ben buna cesaret edebilirim” diyerek mutlu olacağı işi yapmaya başlayan bir kişi olursa bile bunun büyük bir başarı olacağını düşünüyorum.

Kurumsal hayatta çalıştığı iş dışında başka bir işte çalışamayacağını düşünen o kadar çok insan var ki. Patronları duyarsa diye CV’lerini bile başka firmalara göndermeye cesaret edemiyorlar. Tamam, maddiyat çok önemli ve bağlayıcı; hele ki evliyseniz, çocuğunuz varsa, ev kredisi, okul taksiti ödemeniz gerekiyorsa. Bu durumda olan insanlara haksızlık etmek istemiyorum ama hayatta biraz daha cesur olmak gerektiğini söyleyebilirim. İnsan önce kendisine değer vermeli, kendisini bir yere koymalı, ondan sonra da mutlu olacağı işi yapabilmek için çaba sarf etmeli, denemekten yılmamalı diye düşünüyorum.

Mini Test / O mu bu mu?

  1. Çay mı kahve mi? Kahve
  2. Canon mu nikon mu? Canon
  3. Fifa mı PES mi? FİFA
  4. Uçak mı yelkenli mi? Uçak
  5. Pizza mı lahmacun mu? Pizza
  6. Vezir mi piyon mu? Vezir
  7. Tek mi çift mi? Çift
  8. Twitter mı Instagram mı? twitter
  9. Mac mı PC mı? PC
  10. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar? Yumurta tavuktan çıkar.
  11. iPhone mu Samsung mu? iPhone
  12. Sarışın mı esmer mi? Esmer
  13. Pepsi mi Cola mı? Cola
  14. Supermen mi Batman mi?  Superman

Bize zaman ayırdığın ve samimi cevapların için çok teşekkür ederiz…

Rica ederim. 🙂

20160728_ulas_dortlu

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir