Bir Beyaz Yakalının “Evrim”i

IMG20190425110402Kurumsal bir firmada yönetici olan ancak hayatı işinden ibaret olmayan, öğrenmeye ve denemeye tutkun, kozmik enerji terapileri yapan, bir yandan da nefes koçluğu ve ayurvedik beslenme eğitimleri alan, arada da HT Hayat Blog’a yazılar yazan, özetle; plazadan dünyaya geçmeden de dünyaya bakabilen biri, Evrim Bayramoğlu. Evrim ile, bize ilham veren bu müthiş yolculuğunu konuştuk.

Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nerelerde okudun?

1979’da Ankara’da doğdum. Memur bir ailenin çocuğuyum. İlkokulu 2 farklı okulda okudum. 🙂 Ancak ilkokuldan sonra üniversiteye başlayana kadar İzmir’de yaşadık. Üniversiteyi ise Antalya’da turizm işletmeciliği bölümünde.

Turizm okumak bilinçli bir tercih miydi?

Turizm tercihim çok bilinçliydi, hatta 2. tercihimdi ve istediğim okula da girdim ama kafam bilinçli değildi. 🙂 (gülüşmeler) 18 yaş; hayatının işini, ne meslek sahibi olacağını seçmek için çok erken bir yaş. Bu kararı vermek için en az 22 yaşında olmak gerektiğine inanıyorum. İşte benimki de bilinçsizce verilmiş bir karardı. Evdeki herkes avukat olmamı istiyorken ben “şuursuz bir ergen olarak” turizm okumak istiyorum diye baş kaldırdım. Ama okulun son senesinde turizmin hiç bana göre olmadığını anladım. 🙂 (gülüşmeler) Turizm okurken hem eğlenirim hem de çalışırım diye düşünmüştüm ama hiç öyle olmadı. 🙂 İnsanlar tatil yaparken gece gündüz çalışıyorsun. Tamam, bir dönem çılgın bir hayat istiyorsun ama sonra bir aile hayatı istemeye başlıyorsun. Sonuçta memur bir aileden geldim, sülalem memur. Küçükken hep, ben sizin gibi memur olmayacağım, çok para kazanmak istiyorum derdim. 🙂 (Kahkahalar) Nitekim ailede özel sektörde ilk çalışmaya başlayanlardanım. Üçüncü sınıfta turizmci olmayacağıma karar verdim ve 4. sınıfa geldiğimde bir bilgisayar programcısının yanında çalışmaya başladım ve kapı kapı dolaşarak avukatlara hukuk mevzuatı ile ilgili bilgisayar programı sattım. Sonra eşime aşık oldum ve İstanbul’a geldim. Antalya’da turizmcilik yapmıyorsanız çalışma imkanı çok kısıtlı, o yüzden de İstanbul’a gelmem gerekiyordu bir yandan.

Peki, İstanbul’a gelirken ne yapacağını planlamış mıydın?

Hayır, yine tamamen şuursuz geldim. 🙂 Ama tabii sadece aşkın peşinden değil, Antalya’da iş olanakları İstanbul’a göre daha kısıtlı olduğu için geldim. Bir de benim şöyle bir olayım var; bir işe girerken bana nedenini sorarsanız size asla mantıklı bir açıklama yapamam. Hayatımdaki tüm dönüm noktalarında verdiğim karalar için geçerli bu. İstanbul’a neden geldiğimi de işte bu yüzden tam olarak açıklayamıyorum. Bana burada bir şey var, gelmeliyim dedim ve geldim. Tabii geldiğimde kalacak yerim bile yoktu. Bir süre arkadaşlarımın ve yakın bir akrabamın evinde kaldım. O kadar bilinçsiz iş aradım ki, önüme ne gelirse yapmaya hazırdım, yeterki bi başlangıç, biraz para kazanmak olsun. Önce bir nakliye firmasında iş buldum. Tır şoförlerinden hesap alıyorum falan… Tabii annem bunu duyunca çıldırdı. “Biz seni üniversitelerde bunun için mi okuttuk, sen bize bunun için mi başkaldırdın…” Ama bu işi de birisinin yapması gerekiyor sonucta. Sonra evde yine bir kaos ortamı oldu. Aslında her zaman dediğimi yaptım ve ailem ilk önce karşı çıksa da sonunda hep bir şekilde destek oldu.

Benden 13 yaş küçük kardeşim ise Marmara Üniversitesi Radyo Tv Sinema Bölümü’nde okudu. O da 3. sınıfta hayalinin aslında bu olmadığını anladı ve aşçı olmak istediğini söyledi. Ama benim yaşadıklarımı yaşamadı, onun yaptığı her şey normal karşılandı. 🙂

Baş değerlerimden biri olan “sorumluluğu” yerine getirebildiğim zaman ya da bana verilen sınırın bir şekilde dışına çıkabildiğim zaman yaptıklarımı daha anlamlı bulmaya başladım.

İlk çocuk olmanın zorlukları diyelim…. 🙂

Çalışma hayatına dönersek tekrar, bir nakliye firmasında iş buldun ve çalışmaya başladın. Sonra nasıl devam etti iş hayatın ? 

Bir süre sonra firmada hesap almanın dışındaki işleri de yapmaya başladım. Ancak maaş artışı istememden sonra ortam bir anda soğudu ve işle ilgili bahaneler üreterek beni işten çıkardılar. Aradan 3 hafta geçtikten sonra bir fabrikada yönetici asistanı olarak işe başladım. Orada da yerimde duramadığım için bir süre sonra beni satışa aldılar. 1 sene de orada çalıştıktan sonra 2003’te şu an çalıştığım şirkete geçtim.

Çalışırken mutlu muydunyoksa başka arayışların var mıydı?

Genelde mutluydum aslında ama bir yandan da bir arayış vardı. Mesela bu son işyerimde çalışmaya Satın Alma Destek Bölümü’nde başlamıştım. Daha çok rakamlarla, planlarla uğraşıyordum. Evet, o zamanlar ne yaptığımı uzun süre sorguladım. İki parça havlu göndermenin kime ne faydası dokunuyordu ki? Dünyada bir sürü problem varken ve insanlar bunları çözmeye çalışırken, iki tane fazla yastık kılıfı göndermeye çalışmak çok anlamsız gelmeye başladı. Ama sonra bunun, yaptığın işe yüklediğin anlamla ilgili bir şey olduğunu farkettim. Baş değerlerimden biri olan “sorumluluğu” yerine getirebildiğim zaman ya da bana verilen sınırın bir şekilde dışına çıkabildiğim zaman yaptıklarımı daha anlamlı bulmaya başladım sanırım.

Ancak bundan 5-6 yıl öncesinde başladığım kişisel gelişim sürecimle birlikte yaptığım işten tam olarak tatmin olmaya başladım. Şu an çalıştığım şirket insana çok yatırım yapan bir firma. Destekleyici eğitimlere gittim. Bu eğitimler kendimi sorgulamamı çok güzel tetikledi. Bundan 14-15 yıl önce çok daha utangaç ve bazen iki lafı bir araya getiremeyen biriyle oturuyor olabilirdiniz mesela. Bu eğitimler beni büyüttü. Bir de tabii 5-6 sene önce, anne olduktan sonra çok sıkıntılı bir süreçten geçtim. Çocuğun olunca, bastırdığın her şeyi çocukluğundan itibaren tekrar yaşıyormuşsun. Ben onu çok derin yaşadım. O yüzden de mecburen bir şeylere sarılmam lazımdı. Mesela oğlum bana; “Seninle oynamayı sevmiyorum, babamla oynayacağım çünkü sen çok kızgınsın.” diyordu. Ben görüntüde kızgın değildim aslında ama o içimin ne kadar kızın olduğunu görüyordu. Bu durum karşısında ben de hemen bir aksiyon aldım, kişisel gelişim sürecim de böyle başladı.

Nasıl bir ayna olmuşsun oğluna, inanılmaz gerçekten…

Evet evet, hala da öyle… Hayatımdaki her türlü değişim onun tetiklemesiyle başladı, başlıyor. Mesela bir ara, sen dünyanın en berbat annesisin, diyordu. Bu benim değersizlik duygumu tetikledi. Değersizlik duygum olduğunu kabul ettikten ve bu konuda çalışmaya başladıktan sonra bana böyle demeyi bıraktı.

Sonra aile dizimi, eft gibi alanlarda terapiler ve eğitimler almaya başladım. İlk koçluk eğitimime hiç karşılık beklemeden çalıştığım şirket gönderdi. Müdürüm; “O kadar yalvardın, o kadar çok istedin ki, seni sadece cesaretini artırmak için bu eğitime gönderiyorum.” dedi. Ondan sonra kendim kozmik enerji terapileri aldım. Sonra bu terapinin eğitimlerini de almaya başladım. Bana çok iyi geldi. Bütün bunlar sayesinde iş ve özel hayatın ayrı olmadığını keşfettim. Ayrı diyenlerin de yalan hayatlar yaşadıklarını, bir şekilde mevcut işlerinde çalışmaya mecbur kaldıklarını ve o yüzden de iş hayatlarını sevmediklerini düşünüyorum. Ben işte öğrendiklerimi özel hayatıma uyguluyorum ya da tam tersini yapıyorum. İşimde iyiysem özel hayatımda da iyiyim. İş ve özel hayatın ayrı olmadığını, iki tarafta da aynı insan olunabiliyorsa ancak o zaman gerçekten mutlu olunabileceğini söylediğimde insanların tepkisi şöyle oluyor: “O zaman evde de sürekli çalışıyor musun? İşle özel hayatını birbirinden ayıramıyor musun?” Tabii ki ne sürekli çalışıyorum, ne de sürekli evi düşünüyorum. Sadece gerektiğinde çalışıyorum. Aslında söylemeye çalıştığım şey; işte neysem evde de oyum.

Bu arada tabii aldığım koçluk eğitimlerinden öğrendiklerimi hayatıma ve yönettiğim ekibime de uyguladım. Anlamın aslında; insanın olduğu her yerde var olduğunu ve sadece benim ona yüklediğim anlamdan ibaret olduğunu keşfettim. Ben turizm okuduğum halde iş hayatına lojistikte başladım ve orada ilerledim. Mesela şimdi turizmden yeni mezun olsaydım, endüstri mühendisi vb. olmadığım için şu an çalıştığım şirkete giremezdim muhtemelen. Şimdi işe alımlarda bunlara dikkat ediliyor çünkü. Ama ben yaptığım iş görüşmelerinde adayın mezun olduğu okuldan çok ne kadar yaratıcı olduğuyla ve olaylara ne kadar farklı baktığıyla ilgileniyorum.

IMG_8757_3

Aslında kurumsal şirketlerde çalışan tüm yöneticilerin, hafta sonları birkaç saatlik eğitimler yerine böyle koçluk eğitimi almaları lazım. Bir de tabii hepimizde şu var; çok fazla kişisel gelişim kitapları okuyoruz ve her şeyi çok biliyoruz ama maalesef öğrendiklerimizi hayatlarımıza uygulayamıyoruz. (İrem) 

Kesinlikle. O bir günlük kısa eğitimlerde sadece teoriyi öğreniyorsunuz ve uyguluyorsunuz. Ama benim gittiğim gibi koçluk eğitimlerinde 3 ay boyunca değişik modüllerde dersler alıyorsunuz ve önce kendinizi deşelemeyi öğreniyorsunuz.

Aldığım eğitimlerden öğrendiğim en önemli şey; “İnsanları olduğu yerde karşıla.” ilkesi oldu.

İnsanlar deneyimlerinden dolayı yönetici oluyorlar ama yönetmeyi, çalışanlarına iş yaptırmayı, işleri delege etmeyi bilmiyorlar. Bu daişte gergin bir ortamın oluşmasına ve iş çıkmamasına neden oluyor. (Zeynep)

İşte o delegasyonun sınırını zamanla öğreniyorsunuz. Aldığım eğitimlerden öğrendiğim en önemli şey; “İnsanları olduğu yerde karşıla.” ilkesi oldu. Karşındaki kişinin hangi duygu durumunda olduğunu bilmek çok önemli. Ben mesela çalışanlarımın duygu durumlarını (ailesiyle kavga mı etmiş, işte kendisini başarısız mı hissediyor vb.) bilirim. Çünkü; ancak o duygu durumunda olmanın ne demek olduğunu ve insanları oldukları yerde karşılamayı bildiğiniz zaman karşı tarafı anlayabiliyorsunuz.

Peki, iş hayatındaki kırılma ne zaman oldu, nasıl devam etti?

Aslında kişisel gelişimim anlamındaki ilk kırılım anne olduktan sonra gerçekleşti ve zaman içinde şekillendi. Çünkü şu an çalıştığım şirkette bir çok değişimi yaşamaya mecbur kaldım. Önce çalıştığım pozisyon ortadan kaldırıldı, sonra tüm departmanın kapatılması gündeme geldi. Aslında ben olsam ben de kapatırdım çünkü gerçekten artık işlevini yitirmek üzereydi. Ama tabii yine de çok kolay bir süreç olmadı benim için.

Daha önce yaşadığım değişimlerde hep “Şimdi ne yapacağım?” telaşını yaşadım, çünkü “kurban” rolündeydim. İş kurmayı, bu son değişimi yaşadığım dönemde ilk defa ciddi olarak düşündüm. Daha öncede de düşünmüştüm aslında ama niteliklerime güvenmiyordum. Hep özel sektörde çalıştığım için kendi işimi kuramayacağımı düşünüyordum. Ama sonra baktım ki; aldığım eğitimlerle (koçluk, kozmik enerji, beslenme, sağlıklı beslenme vb.) yelpazemi bayağı genişletmişim. Sonra bir kaç iş kolunu birleştirerek bir şeyler yapabileceğimi düşündüm. Hatta bu konuda bir iş planı bile oluşturdum ama bir süre akışa bıraktım.

İş yerimde departmanım kapatıldıktan sonra bana oldukça iyi bir pozisyon önerdiler. Şu anda global tekstilin lojistik müdürüyüm, lojistik operasyonun stratejisini belirleyip, yön vermekten sorumluyum. Açıkçası böyle bir teklifi hiç beklemiyordum. Şimdiye kadar böyle bir pozisyonda çalışmadığım ve yetki alanı çok fazla olduğu için  önce biraz tereddüt ettim ama sonra kabul ettim. Sonra anladım ki, benim kurumsal hikayem daha bitmemiş.  O dönem bir arkadaşımın da dediği gibi, iş hayatımda yaşadığım her ciddi değişim sonrasında karşıma daha iyi bir iş çıktı. Belki de daha bırakma zamanı değil…

Dijital Topuklar’da anlattığın projeye gelirsek, o proje nasıl ortaya çıktı?

O proje de yine burnumu bir şeylere soktuğum için ortaya çıktı. (Gülüşmeler). İşle ilgili bir toplantı için İsveç’e gitmiştim. Toplantı sonrasında çalışanlardan biri motivasyon olsun diye bizi çiftliğine götürdü ve gezdirdi. Çiftliği görünce ailesinin de çiftçi olduğunu düşündüm ama tüm aile fertlerinin muhasebeci olduğunu öğrendim. Bana bu çiftliğin kendi hayali olduğunu söyledi ve gözlerimin içine baka baka “Sen kendi hayalini yaşıyor musun?” diye sordu. Çok etkilendim bu sorudan. Orada bir proje geldi aklıma. İnsanların hayallerini paylaşabileceği bir platform olsa diye geçirdim içimden. Zumbara’dan da etkilendim sanırım biraz. Sen birinin hayalini gerçekleştireceksin, senin hayalini de bir başkası gerçekleştirecek. Zincir gibi bir şey…. O anda aklıma gelenleri yazdım. Sonra Google’da Dreams Talk’u buldum, videoları çok hoşuma gitti. Ama projenin devamını getiremedim, kenara bıraktım. Bir süre sonra, bombaların çok sık patladığı bir dönemde, küçük da olsa umudun hep var olduğu ile ilgili bir yazı okudum ve çok etkilendim. Benim bir şey yapmam lazım dedim ve Dreams Talk’un kurucusu Semih Yaman’a; “Size uzunca bir süredir yazmak istiyordum ama daha önce cesaret edememiştim. Ancak şimdi şunlardan dolayı çok tetiklendim, artık hiçbir şey yüzünden beklememem gerektiğini fark ettim. Videolarınızdan çok etkilendim. Benim de bir projem var. Birlikte ne yapabiliriz? Sizinle bir görüşmek/ tanışmak istiyorum” minvalinde bir e-mail gönderdim. Bir cevap beklemiyordum ama olumlu bir geri dönüş aldım. Hatta beni turizmcilerin bir etkinliğine davet ettiler. Dreams Talk ekibi ile tanıştıktan sonra, duruşlarından çok etkilendim. Çalıştığım şirkette onların “Dreams Event”ini uygulamayı düşünmeye ve tasarlamaya başladım. Semih Yaman sağ olsun bu projemi şekillendirmemde çok yardımcı oldu. Aradan bir 4-5 ay geçtikten sonra projemi şirketin CEO’suna göndermeye karar verdim ancak o sırada CEO değişti, ben de yeni gelen kişiye şöyle bir e-mail gönderdim:“Tebrik ederim.” (kahkahalar). “Yeni işiniz hayırlı uğurlu olsun. Biliyorum bu e-maili size göndermem çok garip olacak belki ama ben bu projeyi 4 aydır bekletiyorum. Sizin görevinize resmi olarak başladığınızı duyunca cesaretlendim ve şimdi zamanıdır diyerek size projemi göndermeye karar verdim.” Projeyi, videolar ve eklerle detaylı bir şekilde anlattığım uzunca bir e-mail oldu.

Aradan 2 hafta geçti, “Hello dreamer” konulu bir e-mail geldi bana.  (PD: Vayyy, süper). E-maili okuyorum ama elim ayağım titriyor. “Projeni detaylı bir şekilde okudum. Bu firmada çalıştığım için gerçekten bir kez daha gurur duydum; çünkü sen direkt benimle iletişime geçebiliyorsun. Demek ki biz bu firmada bu değerleri (açıklık, hiyerarşi olmaması, flat organizasyon olması vb.) sağlayabilmişiz. Yazdıklarını okudum inceledim. Daha önce buna benzer bir konsept denemiştik ama tam da emin olamıyorum. Bu sebeple seni başka bir “dreamer” ile bağlantıya geçiriyorum.” deyip beni, komünikasyonun en başındaki kişiye yönlendirdi. Sonra her ne kadar o kişi, projeyi, ekibine detaylı olarak inceletse de, o dönemde şirket içi daha önemli konuların ortaya çıkmasından ötürü bu konuya vakit ayıramayacaklarını söyledi. Sonra ben de ucunu bıraktım ve bir 5-6 ay da böyle geçti.

Dijital Topuklar’a gittikten sonra, çalıştığım şirketin Global Satın Alma Departmanı’nın İnsan Kaynakları’ndan sorumlu kişi İstanbul’a geldi. İsteyenlerle yarım saatlik görüşmeler yapacaktı. Ben de randevu alarak projemi ve geldiğim süreci anlattım. Projemle çok ilgilendi ve şirketin stratejilerine uygun olduğunu söyledi. Kurumsal ortamda nasıl girişimcilik yapılır? İnsanlar buna nasıl teşvik edilir? gibi konuları tartıştık. Benim kafamda bir yandan da bunu bir pozisyona da çevirebilir miyim düşüncesi vardı.

Belki daha çok insana dokunan…

Evet, insana dokunan bir şeyler yapmak istiyordum. Şirket içinde projemi bilmeyenler vardı. Ama Dijital Topuklar’daki konuşmamın videosunu izledikten sonra bu konudaki farkındalıkları arttı.

IMG_8759_3

Ne güzel…  🙂

Bizim, Plazadan Dünyaya olarak, herkes kurumsal hayatı bıraksın da kendi işini kursun gibi bir söylemimiz hiç olmadı aslında. Sadece, işinde mutlu değilsen, başka bir işi yapmak için cesaret göster ya da işinde mutlu olmak için çabala diyoruz. Yani ya sevdiğin işi yap, ya da yaptığın işi sev. Sen de buna çok güzel bir örneksin.

Aslında ben hiçbir zaman işe “Allah kahretsin ya yine bu firmaya gidiyorum!” diyerek gelmedim işe. Ki zaten burası öyle bir ortam değil. İşimin 8-10 senesinde mekanik iş yapıyordum, şu an biraz daha anlamlı iş yapıyorum. Ve işime anlam kattıktan sonra daha çok tatmin olmaya başladım.

Senin bu, işinden tatmin olma halinde; kendini tanımaya yönelik attığın adımların, eğitimlerin çok katkısı olmuştur eminiz. (Tabii ki çalıştığın şirketin de katkısı çok büyük, onları da tebrik etmek lazım.) Peki işiyle ilgili böyle bir anlam arayışında olanlara hangi eğitimleri tavsiye edersin, hangi eğitim senin için çok faydalıydı?

Hepimiz hayatın içinde debeleniyoruz, bazen oradan çıkıp olaylara yukardan bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun yapabilmek için de bir şekilde kendimizi tanımaya, sorgulamaya başlamamız lazım. İşte koçluk eğitimimin bu kapsamda bana çok faydası oldu. Aldığım eğitimler sonrasında, ne istediğimi yüzde yüz bulamamış olsam da, “Ben kimim?”, “Neden bu tepkileri veriyorum?” gibi konularda artık kendimi tanıdığımı söyleyebilirim.

Mesela şu an çalıştığım pozisyonda ilk defa yöneticileri yönetmeyi öğreniyorum. Hepsi benden yaşça büyük oldukları için, hem saygıyı hem bir arada çalışma dengesini nasıl kuracağız gibi konulara çok kafa yoruyorum. Bu süreçte kendimi de tanıyorum, üstelik bundan keyif de alıyorum.

Cevap oldu mu bilmiyorum? Çünkü sorunun tek bir cevabı yok, ama hayatı bir şekilde renklendirmek, dengede kalmak için vakit ayırmak gerekiyor. Mesela sürekli hayatımda transformal nefes var. Hem kendime, hem etrafımdaki insanlara seans yapıyorum. Bu sırada da onlardan bir sürü şey öğreniyorum, farkındalığımı artırmak ve denge de kalmak için en önemli araçlarımdan biri. Ruhsal olarak sıkıştığım bir durumda, kendimi kurban rolünde bulduğumda, tranformal nefes seansı yaparak konuya daha yukarıdan bakabiliyorum.

Her ne kadar çalıştığım şirkette sesimizi duyurabildiğimiz için büyük haksızlıklar ya da mobbing söz konusu olmasa da, insan faktörünün olduğu her yerde olduğu gibi burada da stres var. Sonuçta ticaret yapıyoruz.

Özetle demek istediğim sadece işi olup ve hiçbir hobisi olmadan yaşıyorsa insan, işte o zaman çok zor hayat. Ben mesela yazı da yazıyorum.

Hobi denilince hep böyle sanatla- yaratıcılıkla ilgili bir şey olması gerekir gibi bir kod vardı bende; saçın mor olmalıydı mesela…

Tam da onu soracaktık. Tüm bu eğitimlerden, “kendini tanıma” dönemlerinden önce rahatlamak için neler yapıyordun?

Hiç bunları bilmiyordum ya, pek de bişi yapmıyordum hafta sonları eşimle doğaya karışmak dışında. Yazı yazmaya 35-36 yaşında başladım mesela. Ondan önce hep içimde bir şeyler kaynardı ama hobim yoktu. Hobi denilince hep böyle sanatla- yaratıcılıkla ilgili bir şey olması gerekir gibi bir kod vardı bende; saçın mor olmalıydı mesela (hatta bununla ilgili de sonradan HT Hayat’ta bir yazı yazdım: Her mor saçlı yaratıcıdır her yaratıcı mor saçlı mıdır?. İlk defa, Deniz’i doğurduktan sonra bir şeyler yazmaya başladım. Sonra eşime okuttum, çok beğendi, bence normal şeylerdi yazdıklarım. Sonra ara ara yazmaya başladım. Güya bir roman yazacaktım ama yazdıklarımı bir yerde sonuçlandıramadım. Aslında o kadar büyütmeye de gerek yokmuş, o büyütmeleri, mükemmel olmaya çalışma hallerini bıraktıktan sonra oldu bütün bunlar.

Neyse sonradan kendi kendime yaza yaza, not ala ala geçti zaman. Sonra yazdıklarımı kendime saklamasam da paylaşsam mı demeye başladım. Bir gün HT Hayat’ın genel yayın yönetmeni Damla’ya mail attım. Dedim “Hemşire bir bak bakalım böyle şeyler yayınlanmaya değer mi?”. O da okudu çok güzel yorum yaptı, sonra yazıyı bloğa ekledi, “Ara ara bloğa yazı gönder.” dedi. Bu arada Dijital Topuklar’dan sonra da ayda bir yazı göndereceğim diye kendi kendime karar vermiştim. 3 ay devam ettirdim, sonra devam ettiremedim ama yine yazasım var. 🙂

İnsanın yapmaktan keyif aldığı birkaç şeyin olması gerekiyor. Ve dediğin gibi ikisini (iş ve özel hayatı) bir arada götürmek önemli. Özel hayatında mutlu olduğunda iş hayatında da mutlu oluyorsun.

Sadece zamanlarını ayarlamak lazım. Yoksa ruhun tamamen karışması gerekiyor. Diğer türlüsü de pek mümkün değil zaten. Kişisel değerlerinle şirketin değerlerinin ve çalıştığın şirketteki tutumunun çakışmaması gerekir. Hatta koçlukta şöyle derler: “Değerlerine karşı yaşayamazsın.” Yani değerlerine karşı durarak yaşayamazsın. Zaten çoğu insanın kurumsaldan ayrılmasının sebebi de o. Belki farkında değiller ama öz değerleriyle bir şeyler çatışıyor ve uyuşmuyor, dolayısıyla da mutsuz oluyorlar.

IMG20190515124001Peki 24 saatin nasıl geçiyor? Nasıl bir rutinin var?

Çalışma saatlerim genelde esnek. Bir seyahatte değilsem (ki çok seyahat ettiğim bir işim var) oğlumu sabah okula bırakıp işe geliyorum. Eğer Çin, Vietnam gibi ülkelerle bağlantılı bir işim varsa sabahtan onları hallediyorum. Genel olarak zaten Skype’da ya da toplantıdayım, günüm sürekli toplantılarda geçiyor. Sürekli konuşuyorum, birilerine bir şey anlatıyorum, birilerini dinliyorum.

Sonra Deniz’i okuldan alıyorum, eve gidiyoruz. Eşim müzisyen olduğu için genellikle evde oluyor. Akşamları eve geçince hep beraber yemek yiyoruz, ailecek vakit geçirmeye çalışıyoruz. Eğer gidebilirsem haftada bir gün nefes gruplarındaki hocalarıma yardıma gidiyorum. Çok yorgun değilsem haftada 1-2 defa (genellikle haftasonları) mabede dönüştürdüğüm odamda nefes çalışıyorum; gelen komşularımla, arkadaşlarımla seans yapıyoruz. Bir de ayurvedik beslenmeyle ilgili Ulli’nin eğitimlerine gidiyorum. Bunların hiçbiri kolay değil ve çok zamanımı alıyor. Deniz’in bazen beraber vakit geçiremiyoruz diye isyan ettiği oluyor.

Bu yoğun sürece (aldığın eğitimler ve geliştirdiğin proje) eşinin ve oğlun Deniz’in tepkileri nasıl oldu?

Eşim çok destek oldu aslında, ama tabii bana alan açarken bu kadar yoğun olacağımı bilmiyordu (kahkahalar). Aslında ben de bilmiyordum. Geçen sene gittiğim iki kurs da düşündüğümden daha çok vaktimi aldı. Eşim evde olmasaydı çok zor olurdu, yapamazdım. Her ne kadar oğluma bunun bir süreç olduğunu anlatsam da Deniz’in bir gün “Sana izin verdik de bu kadar da değil.” dediğini hatırlıyorum (kahkahalar). Yoğun seyahatlerin ardından eğitimler aldığım, stajlar yaptığım çok yoğun bir dönem geçirdim gerçekten.

Hem işte hem de evde bu kadar yoğun olmana rağmen tutkunun peşinden gitmen çok kıymetli. Ailen de sana –her ne kadar tatlı tatlı söylenseler de- destek olmuşlar. Çok güzel…

Kesinlikle. Sadece bazen yetemiyorum, yapamıyorum şeklinde çok çöktüğüm zamanlar oldu tabii. Ama bir şekilde başladığım şeyi bırakmadım. Gerçi o kadar para yatırdıktan sonra bırakamazdım. :)(kahkahalar). Ama biraz daha bilinçli olsaydım, iki kursu aynı seneye sıkıştırmazdım.

Daha önce biraz konuşmuş olsak da bir kez daha soralım. 😉 Plazadan Dünyaya’yı ilk duyduğunda, ilk gördüğünde ne hissettin? Bizi tanıdıktan sonra fikrin değişti mi? Yani ne umuyordun, ne buldun? (kahkahalar)

Sizinle ilgili ilk imajım: Plazadan koşa koşa kaçanlar… (kahkahalar) O dönem bende de bir girişimcilik ruhu olduğu için sizi takip etmeye başladım. İçeriklerinize daha çok Instagram’dan bakıyordum, sonrasında internet sitesinden de inceledim. Siz sadece plazadan kaçma üzerine bir şeyler üretmiyorsunuz ama daha farklı şeyler de var.

Evet aslında konumuz sadece Plazadan Dünyaya kaçmak değil, aynı zamanda Plazadan Dünyaya da bakmak. Sen de plazada çalışmana rağmen aslında bir yandan da “dünya”ya bakıyorsun.

Böyle düşünmeye de başladım gerçekten. Herkes kurumsal hayatı bırakmak zorunda değil. Önce çalıştığımız yerde yapabileceğimiz her şeyi denedik mi, ona bakmalıyız.

Gerçekten çok zor şartlarda çalışan ve işinden ayrılamayan insanlar var. Onlara nasıl ulaşabilirim, nasıl destek olabilirim henüz bilmiyorum ama bunun üzerine çok düşünüyorum.

Röportaj yayınlandıktan sonra seni bulabilirler belki. 🙂

Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

IMG_8766_sb

Mini Test / O mu bu mu?

  1. Çay mı kahve mi? Çay
  2. Topuklu mu babet mi? Babet
  3. Siyah mı beyaz mı? Siyah
  4. Pizza mı lahmacun mu? Pizza
  5. Uçak mı yelkenli mi? Yelkenli
  6. Vezir mi piyon mu? Vezir
  7. Yeşil mi mavi mi? Mavi
  8. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar? Yumurta tavuktan çıkar.
  9. Şarap-peynir mi rakı-balık mı? Rakı-balık

 

 

 

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Beyaz Yakalının “Evrim”i“ için 2 yorum yapılmış.

  • Dilek Sezer

    (Kasım 17, 2019 - 9:00 am)

    Harika ve ilham verici bir sohbet için teşekkürler Eski bir plazalı olarak en etkilendiğim kısım; ‘değerlerinize karşı yaşayamazsınız’ Plaza insanını içten içe yiyip bitiren, doğru bulmadığınız ama yapmak zorunda olduklarınızın, dayatılanların ağırlığıdır

    • İrem Devseren

      (Kasım 19, 2019 - 10:01 am)

      Merhaba Dilek Hanım 🙂 Güzel yorumlarınız için biz teşekkür ederiz. Kesinlikle bizim de en etkilendiğimiz kısımlarından biri o bölümdü. Değerlerimizle uyumlu yaşadığımız/çalıştığımız günlere diyelim o zaman… Sevgilerimizle.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir