Bir Çevirmenin Dünyası

Ebrar Güldemler kimdir?

ebrar güldemler profil fotografı“Plaza”dan “Dünya”ya geçmemiş belki ama her zaman sevdiği işi yapma şansına sahip olmuş, hayalini gerçekleştirmiş biri o. Evet; doğuştan kitap kurdu, samimi bir yazar, hayatta öğrenci kalabilmeyi başaran bir öğretmen, açık yürekli bir anne ve şahane bir çevirmen olan Ebrar Güldemler’den bahsediyoruz. Ebrar ile çevirmenliği, kitapları, sosyal medyayı, anneliği ve daha bir çok şeyi konuştuk. Hatta zaman zaman gülmekten konuşamadık 🙂
Merhaba Ebrar, hoş geldin 🙂 Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

İstanbul’da doğup büyüdüm. Ama bunun çok da avantajlı bir durum olduğunu düşünmüyorum. Köyünden yumurtası, tarhanası gelene, yaz tatillerini köyünde geçirenlere gıpta ediyorum. Arkadaşlarımızın köylerine ziyarete gittiğimiz zaman çocuklarım da çok özeniyorlar bu duruma. Domatesleri görünce, “Her şeyin gerçeği buradaymış.” diyorlar 🙂 . (gülüşmeler) Apartman çocuğu olarak büyümüş olmak çok da güzel bir şey değil aslında.

Liseyi İstanbul’da, üniversite eğitimimi ise dil üzerine tamamladım.

Üniversiteden sonra iş hayatın nasıl başladı?

2006’dan itibaren uzunca bir süre dublaj ve altyazı çevirisi yaptım. Özellikle Türkiye’de bu işin temposu çok hızlıdır. Çevirmeniz gereken işi akşam gönderir, sabahki yayına hazır olmasını isterler. Hala Netflix’te yayınlanan “Ben ve Holly’s Little Kingdom”, “Max and Ruby” gibi bir sürü çizgi filmi, belgeseli ve Hangover’ı ben çevirdim 🙂 .

Vaaay süper! (kahkahalar)

🙂 Arka planda bir iş olduğu için çok fazla kimse bilmiyor haliyle…

Sonra CELTA adında, dünyanın her yerinde geçerli olan pedagojik bir formasyon aldım. Ondan sonra uzunca bir süre öğretmenlik yaptım. Ama son 3 yıldır hepsini tamamen bıraktım, sadece çeviri yapıyorum.

Peki, hayalin hep dil okumak mıydı?

Evet, hep dile dair bir şeyler yapmayı isterdim. Bu konuda hayalimi gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Bir de hep esnek çalışma saatleri olan bir işim olsun istedim. “Masa başı işlere alışkın değilim.” şeklinde anlaşılsın istemem. Kibirden değil, zamanla hayatım buna evrildiği için böyle söylüyorum. Aralarında 11 ay olan iki çocuk ve sonrasında bekar annelik… Öğretmenliği de birazcık bu yüzden, belli bir mesai gerektirdiği için bıraktım. Aslında esnek çalışma, ortalama bir mesaiden daha fazla çalışmayı gerektiriyor. Çoğu zaman kendime ait zamandan, uykumdan feragat ederek çalışmam gerekiyor. Ancak dediğim gibi benim hayatıma böylesi daha uygun.

Kendi “disiplinine” de böylesi daha uygun olabilir?

Bunu yıllar içinde öğrendim galiba. İnsanlar hep, “nasıl yaptığımı, nasıl başardığımı” soruyorlar. Çok da haklılar ve cömertler iltifat ederken ama bende öyle bir başarı hissi yok. Çünkü hayatım böyle gidiyordu ve bu düzene ayak uydurmak için de bunları yapmam gerekiyordu. Benim için de giyinip, makyaj yapıp ofise gitmek, öğlen yemeklerinde sosyalleşmek zor şeyler.

Tabii ki herkesin karakteri farklı. Çocukluk, büyüme şekli, alınan eğitimler, çalışma şartları vb. karakterin oluşumunu çok etkiliyor.

Kesinlikle hepsi etkiliyor, en başta da ruhun etkiliyor… Aslında herkes zaman içinde kendini daha yakından tanımaya başlıyor. Mesela ben 30’umdan sonra kendimi tanımaya, neyi sevip neyi sevmediğimi anlamaya başladım. İstediğim şeylere odaklanmaya başlayınca da yapamadıklarım karşısında kendimi kötü hissetmemeyi öğrendim.

Peki yazmaya ne zaman ve nasıl başladın?

Düşünüyorum da, ben hep yazıyordum galiba… Hani yeni nesil yazarlar şöyle derler ya: “ilk öykümü ilkokulda yazdım”. Muhtemelen ben de ilkokulda yazıyordum ama tabii ki yazdıklarımın hiçbirinin edebi değeri yoktu 🙂 (Kahkahalar) Yani CV’imde söyleyebileceğim bir şey değil bu. Niye olduğunu bilmiyorum ama sanırım benim de dünyayı anlama ve anlatabilme şeklim hep yazmak oldu.

Yazarak kendini daha rahat ifade edebiliyorsun, daha rahat hissediyorsun belki…

Sanırım ondan… Tabii bunun işe evrilmesi de çok keyifli oldu benim için. Okuyan Us Yayınları’nda çevirmenliğinin yanında telif koordinatörlüğü de yapıyorum. Yani, İngilizce kitapları takip ediyor ve Türkçe’ye kazandırmanın gerekliliği konusunda araştırma yapıyorum. Müthiş keyifli bir iş…

Öyle olsa gerek… Hem dünya çapında yayınlanan kitapları takip etmen, hem de çevirisi yapılacak kitabı seçme konusunda özgür olman harika gerçekten.

Aynen. Zaten çevirdiğim kitapları (“Bağlanma”, “Bağırmayan Anne Baba Olmak”) da kendim bulmuştum. Yakında “Bağırmayan Karı-Koca” da gelecek. İlişkilere dair çok şey anlatan bir kitap, onu da çok sevdim.

Ben, gözlüklü ve çok kitap okuyan bir çocuk oldum her zaman. Şimdi de bunu işi olarak yapmam tabii ki çok keyifli.

Üniversiteden mezun olduktan sonra bir dönem öğretmenlik yaptığını söylemiştin. Tekrar öğretmenlik yapmayı düşünüyor musun?

Öğretmenlik her zaman severek yaptığım bir meslek oldu.  Tekrar yapmayı da düşünüyorum aslında. Ancak belli bir mesaisi olduğu için çocuklu hayatıma çok uygun değil maalesef. Çocuklarımın üniversite döneminde veya başka bir gerçeklik yaşadığım bir dönemde öğretmenliğe dönebilirim belki. Hayatımda, şartlara göre rota kırmayı seviyorum. Çünkü ülke şartları, bekar anne olmak, çocuk sahibi olmak, dolar kurunun artması, öğretmenlerin ders ücretleri gibi bir sürü değişken esnek olmayı gerektiriyor. Bir de tabii çeviri ve yayıncılık işinde birkaç şeyi bir arada yapabiliyor olmak çok avantajlı. Çünkü hepimizin hayatta kalabilmek için birden fazla gelire ihtiyacı var.

Çevirmen olmak isteyenlere öneriler...

Çevirmen olmak isteyenlere önerilerin neler olur?

Çok okumalarını öneririm. Bu meslekte sizi en çok geliştiren şey okumak, hatalarınızı kabul etmek ve daha iyi nasıl yapabileceğinize odaklanmak. Eğer iyi bir yayınevi ile çalışıyorsanız -ki ben bu konuda şanslı oldum çok şükür- editör çevirinizi kontrol eder. Sonra sizin bu kontrollü kopyayı da okumanız gerekir. Çevirimi yaptım, bitti şeklinde düşünmemelisiniz. Ben bu şekilde kendimi geliştirdim. Ancak çevirilerimi teslim etmekte hala zorlanıyorum. Çevirdiğim bir kitap yayınlandıktan sonra ilk elime aldığımda, kesin hata var diyorum. Tabii ki hatasız olması imkânsız. Önemli olan hata yapmaya açık olmak. Hep “öğrenci” kalmak bence her şeyden kıymetli. Gelecek yıl roman çevirmek istiyorum. Bunun için de; okumam ve öğrenmem, denemem, yanlış yapmam, zorlanmam kısacası kendi sınırlarımı genişletmem gerekiyor.

Biz de Plazadan Dünyaya’da, yabancı sitelerden çevirdiğimiz yazılara zaman zaman yer veriyoruz. Çok Türkçe-İngilizce olmasın diye bazen bir cümleye saatlerce kafa patlatıyoruz. Ebrar olsa nasıl çevirirdi, diye düşündüğümüz de oluyor hatta 🙂 .

Aynen, ben de çok çeviri yaparken bazen bir kelime üzerinde bile çok düşünüyorum. Yerelleştirmek gerekiyor ama bunu yapmak gerçekten çok zor. Zamanla pratikleşiyorsunuz.

Geçenlerde bir çevirmenin, “Hakkınızda hayırlısını diliyoruz.” yazdığını gördüm. Belli ki orijinalinde; “I wish you the best.” yazıyordu 🙂 . Yani o kadar da değil… Ben de mutlaka yapıyorumdur ama burada önemli olan editörlerin çevirinizi okuduktan sonra söylediklerini, düzeltmelerini kişisel almamak ve öğrenmeye açık olmak. Bir dili öğrenmenin sonu yok ve ne yazık ki dil çok hızlı unutuluyor. Dil nankördür derler ya kesinlikle doğru. Bir de yılda iki çocuk doğurduktan sonra bildiğim her şeyi unttum mesela. Gitti dedim, o kadar okuduğum kitap, izlediğim film… Bütün entelektüel dünyam yandı… 🙂 (kahkahalar) İki doğumumun sezaryen olmasının ve anestezinin bunda etkisi olduğuna inanıyorum hala.

CELTA dediğim bu öğretmenlik eğitimini de yaklaşık 4-5 yıl önce, çocuklar doğduktan sonra almıştım. Eğitime katılan herkes çok genç ve çocuksuzdu. Kendimi 60 yaşında üniversiteye gidenler gibi hissetmiştim 🙂 (kahkahalar) Bu, 4,5-5 ay süren zor bir eğitim olduğu için, eğitimin başında sizi hayatınızda major bir değişiklik yapmamanız konusunda uyarıyorlardı. Diyet yapmayın, sevgiliniz varsa ayrılmayın gibi. Hatta insanlar eğitim merkezine yakın yerlerden ev tutmuşlardı, yurtdışından gelenler de aynı şekilde yakın yerlerde hostelde kalıyorlardı. Ben ise şehrin öbür ucundan geliyordum 🙂 . Bir gün çocukları servisten alırken, “Bugün de mi pizza söyleyeceğiz?” dediler. (kahkahalar) O yoğun dönemde başladı kafam yeniden çalışmaya. Belki komik olacak bu kadar ilkel şekilde ifade edince ama hayır, tekrar tekrar okumama rağmen kesinlikle anlamıyordum. Ve bu duruma çok üzülüyordum. Çeviri de yapan çok yakın bir öğretmen arkadaşım sağolsun bu dönemde çok destek oldu. Sakin olmamı ve bu durumun zamanla düzeleceğini söyledi. Ki öyle de oldu, çeviri yapa yapa eski halime geri döndüm. Bu durumun doğum yapmakla da bir ilgisi yok aslında, hayatta herkesin durağan dönemleri oluyor bence. Ancak bu tür zihinsel işler, tıpkı spor gibi, yaptıkça gelişiyor.

Elbette benim de çeviri yaparken eksik ya da yanlış düşündüğüm oluyor ama hiç bir zaman yardım almaktan ve düzeltmekten çekinmiyorum.

ebrar1

Zaten sonu yok ki bunun…

Evet, yok. Aslında sonu olmadığını bilmek beni heyecanlandırıyor.

İnsan böyle esnek olunca kolay kolay kırılmıyor da tabii?

Tabii ki. 3 kitabımın da çıktığı Notos’un alt yayın evi olan Aganta Yayınları’nın editörü Dilek müthiş bir insandır. İlk zamanlarda yaptığı düzeltmeleri, “Kırılmayacaksın değil mi?” diyerek paylaşıyordu benimle. Kırılmayacağımı anladıktan sonra o da rahat etti, ben de. Çünkü ikimiz de ortaya iyi bir iş çıkmasını istiyoruz. Bu süreç, çok şey öğrenmemi ve yerimde saymamamı da sağlıyor bir yandan.

Sana yaklaşımları da çok güzel ve doğru ama…

Çok şükür, evet… Benzer insanların birbirini bulduğunu düşünüyorum.

Sen alıngan bir karaktere sahip olsaydın bu şekilde ilerleyemezdiniz belki de?

Tabii ki ilerleyemezdik. Muhtemelen her işte böyledir ama bu işte kesinlikle gelişmeye kapalı olmamalısınız.

Bir kitabın sevilmesinde çevirmenin de rolünün büyük olduğunu düşünüyoruz. Mesela çok iyi bir kitabı çevirisinden dolayı bitiremeyip yarıda bıraktığımız olabiliyor.

Aslında bu başarısızlık sadece çevirmene ait değil. Çevirmene ödeme yapan kişi, editör, yayıncılar, verilen zaman vb. gibi birçok şeyin ve kişinin de etkisi büyük. Nasıl ki başarıda tüm ekibin payı varsa, başarısızlıkta da var.

Doğru, aslında kurumsaldan çok da farklı değil…

Aynen, her işte olduğu gibi bu sektörde de aynı. Ama tabii ki kitapta senin adın yazıyor ve sorumluluğu sen almış oluyorsun. İşte o noktada seçici olman gerekiyor.

Bunu söylediğin iyi oldu 😉 Çünkü biz arka taraftaki ekibi görmüyor, bunun sadece çevirmenin başarısızlığı olduğunu düşünüyoruz.

Aslında olması gereken işleyiş şu şekilde: Sen kitabın çevirisini yapıp yayınevine gönderirsin, editör okuyup tekrar sana gönderir. Kitap bir süre editör ve çevirmen arasında böyle gidip gelir… Tabii bu süreci işletmeden kitabı direkt basan yayınevleri de var. Ancak hiç kimse için böyle bir riskin alınmaması gerektiğini düşünüyorum..

Mesela sen, çoğu bilimsel çalışma üzerine olan birçok kitabın çevirisini yapmış olmana rağmen, kurgu roman çevirisi yapmak için kendine katman gerekenler olduğunu düşünüyorsun…

Evet düşünüyorum ama bunu daha çok para kazanma hırsından değil meraktan yapıyorum. Bu alanda beni neyin beklediğini merak ediyorum ve görmek istiyorum. Yoksa alıştığım bu konforlu alanda yıllarca çalışabilirim.

Çevirdiği kitapların hikayeleri...

Psikolojik kitapları ve son olarak “Bağlanma” yı çevirmeye nasıl karar verdin?

Terapiye gittiğim ve hayatımın son 6-7 yılında psikolojik konulara sardığım için bu tür kitapları çok okuyorum. “Bağlanma”nın çevirisini yapma hikâyem de şöyle: Elif’in blogunda (Blogcuanne) ıssız adamlarla ilgili bir yazı yazmış ve bayağı bir içimi dökmüştüm 🙂 . O zamanlar Amerika’da yaşayan terapist bir arkadaşım Özlem, (müthiş tatlıdır, çok severim) aradığın tüm cevaplar burada diyerek bana “Bağlanma”yı önerdi. Gerçekten bu konuda bu kadar iyi bir kitap yokmuş, okuyunca anladım. Başka bir terapist arkadaşım da aynı kitabı önerince ben de yayınevine bu kitabın çevirisini yapmayı önerdim. Bana ve kitaba güvendiler. “Bağırmayan Anne Baba Olmak” kitabında da öyle olmuştu. Her iki kitap da kendini okurun gözünde kanıtladı.

Şimdi de erkek çocuk büyütmek üzerine bir kitap çeviriyorum, bitmek üzere. Sonrasında da, bir arkadaşımla birlikte bulduğumuz “spirited” çocuklarla ilgili bir kitabı çevirmeyi planlıyorum. Tam Türkçesi “fazla” çocuklar gibi bir şey aslında. Fazla duyan, fazla hisseden…

 Çevirisini yapmaktan en çok keyif aldığın kitap “Bağlanma” diyebilir miyiz ?

Hani çok klişe bir söz vardır ya: Hepsi benim bebeklerim… 🙂 (gülüşmeler) Ama sanırım her zaman için; en sonuncusu en iyisi 🙂 . Çünkü en son yaptığın, uğruna uykusuz geceler geçirdiğin, hemhal olduğun, en taze duygun o. En son aşkın, en büyük aşkın olması gibi bir şey. Ama tabii hem “Bağlanma” hem de “Bağırmadan Anne Baba Olmak” hayatımı gerçekten çok etkiledi. Şiddet dilinin ne olduğunu, bağırmanın sadece ses yükseltmek olmadığını, küsmenin, sevginden mahrum etmenin, arkanı dönmenin de şiddetin bir türü olduğunu anlatan harika bir kitap, “Bağırmadan Anne Baba Olmak”. Şimdi çevirdiğim evlilik kitabı da öyle, onun da çok faydalı olacağına inanıyorum. İlk kitabım “Bebeğinize Fransız Kalın” zaten çok eğlenceli ve güzel bir kitaptı. Çevirdiğim kitaplarla illa ki bir bağ kuruyorum, ağlıyorum, seviyorum… Belki de bu yüzden en son maceram ne ise en keyiflisi de o.

İş haricinde ne okumayı seviyorsun?

Dönem dönem değişiyor. Kişisel gelişime taktığım zamanlar çok fazla kişisel gelişim kitabı (o türün başka bir adı olmadığı için bu ifadeyi kullanıyorum) okudum. Bu ara roman okuyorum. Kendini sürekli neşterle oymak bir yerden sonra dayanılmaz oluyor çünkü. Bir ara hep ebeveyn kitabı okuyordum, yeter artık deyip bıraktım. Bazen de böyle oluyor 🙂 . Bir ara çocuk kitabı okudum. Yani özetle, o dönem neye kafayı taktıysam onunla ilgili okuyorum.

(İrem) – Gerçekten yaşanmış hikayeleri anlattığı için biyografi okumayı seviyorum. Bana çok ilham veriyor. Bizim bir çeviri yazımız vardı : “Kişisel gelişim kitaplarını neden okumamalıyız?” -bu arada benim kişisel fikrim, okumamak değil, seçici olmak yönünde.- orada diyor ki “Kişisel gelişim kitapları, okumayı bitirdiğinde sorunun hemen düzelmesini beklediğin, bir çaba göstermen gerektiğini unuttuğun için sakıncalı…”

O da 21. yy hastalığı: “2 seansta sorunlarından kurtul!” 1 haftada 10 kilo, anında sonuç.

Terapiyi spor gibi düşünmek lazım, kendin üzerinde düzenli olarak çalışmak gerekiyor. Özellikle çocuğu olanların terapiye gitmeleri şart bence.

(Selin) – Bence de. Özellikle bizim yetişme şeklimiz ve çocuklarımızın nasıl yetişmesini istediğimiz arasındaki farkı düşününce.. 🙂

Terapi sürecinde iken başına gelen iyi ve kötü olaylar, süreci bambaşka bir şeye dönüştürebiliyor. Sanırım o yüzden terapi çok uzun bir maraton.

(Zeynep) – Hiç okul okumamış ama çok görmüş geçirmiş bir aile büyüğümüzün, çok dipte olduğum bir zamanda bana söylediği sözü hiç unutmam: “Kızım, bir longadaki çukurun derdi yok, geri kalan her şeyin bir derdi var.”

Hayatımızda artık böyle büyüklerin olmaması da bir sorun. “Şehir insanı yalnızlığı”

ebrar2

Elif Doğan’dan bahsediyorduk, onunla çalışmak nasıldı?

Üç yıl kadar önceydi, Elif üçüncü oğlunu doğurmak üzereyken, bloğuna bir ilan verdi.  O zamana kadar benim, blogcuanne.com’da isimsiz birkaç yazım yayınlanmıştı. Elif’e başvuruda bulundum ve o da kabul etti. Elifle çalışmak gerçekten son derece rahat, öğretici ve sakin bir deneyimdi. Benzer işler yapan o kadar insan içinde Elif en profesyonel ve etik davranan, tüm sınırlara son derece dikkat eden, ilişkilerindeki samimiyet dozunu çok güzel ayarlayan biridir. Onunla çalışmak benim için çok büyük bir şanstı. Bana kattığı bir şey de düzenli yazı yazma, yazmaya zaman ayırma disiplini oldu. Evden çalışarak para kazanmayı, yazarak para kazanmayı deneyimlemek benim için çok güzel ve öğreticiydi.

Ayda aşağı yukarı 10 yazı yazıyordum. Bloga dair öncelikler değiştiği için iş anlamında yollarımızı ayırdık ama o dönemi hep güzel hatırlıyorum.

Peki bu disiplini kendi bloğunda sürdürmeyi düşündün mü?

Blog duruyor aslında, içerik de üretiyorum zaman zaman ama benim asıl içerik üretme, yazı yazma mecram instagram oldu artık. Telefonda yazmak daha pratik, sanırım ondan. Instagram post altları da çok kısa olmuyor aslına bakarsanız, üç-dört tanesi bir köşe yazısı olur. Hemen aklına geldiği anda yazabilmen de bir başka avantajı. Zamanım oldukça instagram yazılarımı toplayıp bloğa taşıyorum, bloğu o şekilde kullanıyorum.

Hatırlıyoruz, Elif ile çalışırken özel hayatında çok zor bir dönem yaşamıştın ve bu yaşadıklarını blogcuanne.com’da yayınlamıştın. İnanılmaz bir destek gelmişti sana. Nasıl bir süreçti senin için?

İnanılmazdı gerçekten. Ben hayatın mükemmel taraflarındansa, zorluklarını paylaşmayı daha sahici, daha okunmaya değer buluyorum. O dönemde de cidden çok acı çekiyordum. Bir yazar arkadaşımın  bir sözü var, “Bir yazar kadına yamuk yapma, seni yeni romanına konu eder” diye. Ben de Elif’in de bana içtenlikle açtığı o alanda intikam aldım 🙂 .

İnanılmaz destek mesajları geldi. İtiraflar bölümüne -bu arada o bölüm cidden anonim- “Dövmek istiyorum o adamı” diye yazan oldu, nasıl iyi geldiğini anlatamam. Tüm mesajları tek tek okudum, beynime kazıdım. İyileşmeme her bir mesajın ayrı ayrı katkısı oldu.

Aşk ya da başka bir ilişki türünde, ayrılık acısı çekerken seviliyor ve destekleniyor olduğunu hissetmek çok iyi geliyor insana…

Günlük hayat ve sosyal medya...

Peki, Ebrar kendisi için ne yapar?

Uzun bir sessizlik 🙂 İşimi seviyor olmam bir avantaj. Çalışırken kendim için de bir şey yaptığımı hissediyorum, bu harika bir nimet. Aslında “kendim” diye biri olduğunu keşfetmem ile çok yeni, onun için ne yapmam gerektiğini bulmak daha da yeni. Ama kendimi tanımayı, o an neye ihtiyacım olduğunu bulmayı ve o ihtiyacı karşılayabilecek bir hayat inşa etmeyi öğrendim. “Günde iki saat yürüyüş molası” gibi kendime ait anlarım yok, çünkü bana iyi gelen şey bu değil. Ufak molalar şeklinde daha çok.

(Selin) – Çocuğu parka götürdüğünde kenarda kitap okumak gibi.

Evet iş hayatım da böyle. Çalışırken ufak molalar, küçük yer değişiklikleri, saatlerimi ayarlamak… Kurumsal çalışmayı çok seven, ona göre yaratılmış kişiler var ama ben bunlardan biri değilim kesinlikle.

Çeviri yapmakla ilgili “kafeye gidip lattemi söyleyip tıkır tıkır çalışıyorum” imajı var ya, çeviri öy-le-bir-şey-de-ğil!!! Son derece odaklı olman, kendini vermen, helak olman gereken bir çalışma şekli aslında.

Evde kendime, çocukların asla girmediği, dokunmadığı bir alan yaptım. Artık evde “kendime ait bir odam” var.

ebrar3

Evde çalışma rutinin nasıl?

Çocuklardan dolayı sabah erken kalkıyorum. Okul varsa çok rahat, onlar okuldayken ben tamamen konsantre şekilde çalışıyorum. Çok büyük çoğunlukla evde çalışıyorum. Tatillerde biraz daha zor oluyor, onlara göre şekillendirmeye çalışıyorum günlük rutinimi. Genellikle uyku saatlerini kovalıyorum. Yeni bir alışkanlık edindim: Bir gün hiçbir şey yapmamak. Bana iyi geliyor bu. Bir de pijama ile çalışmamaya gayret ediyorum. Geçenlerde biri eyeliner’ım için “Ben kalıcı zannediyordum.” yazmış (kahkahalar). Ben öyle kozmetik bir insan değilim, “Sadece akmayanını buldum.” diye yazdım en son. Akmıyor ve ben onunla oturuyorum. Çocuklar bile görmemiştir beni öyle. Bu aslında biraz da “Ben iyiyim. Dünya dönüyor, her şey yolunda.” Mesajını vermek anlamına geliyor benim için, en çok da kendime. Evde çalışıyorsan böyle bir rutin şart.

Sosyal medyadan gelen yorumları nasıl karşılıyorsun? Genelde soruları cevapsız bırakmadığını biliyoruz.

Bazı insanlar sosyal medyadaki geri dönüşlerimi çok garipsiyor. Niye geri dönmeyeyim ki? Ben 600k bir “celebrity” değilim ki (kahkahalar). İnsanların güzel yorumları beni çok mutlu ediyor, tabii ki geri döneceğim. Mahçup oluyorum üstelik, kaba bir inşa değilsem cevap veririm yani. Sadece emojiyle de cevap vermiyorum, mümkün olduğunca yazmaya çalışıyorum. Dönmemek çok ayıp bence.

Birçok insan geri döndüğüm için teşekkür edince, herhalde yazdıklarına çoğu kişi cevap vermiyor diye düşünüyorum. İşim gücüm var, yoğunum o ayrı ama zaten hepimizin bir Instagram zamanı yok mu? Şöyle ya da böyle o zamanı ayırıyoruz.

Bir de insanlar genelde kötü yorumlara cevap yazıyorlar ama iyi yorumlara, ‘seni çok seviyoruz’lara dönmüyorlar…

Öyle yorumlara antrenmanlı olmak da ayrı bir şey. Bu anlamda benim öyle çok büyük bir mecram yok. Hesabım kapalı, çoğunlukla da kitap paylaşıyorum. Ne yapsınlar ki beni. Abuk sabuk reklamlara girsem, belki malzeme olacak bir şey olur ama kendi halimdeyim. Gerçi yazan her şeye yazıyor. Öyle bir kitle de var ki her şeye, her gönderiye saldırıyor.

Elif’i (blogcuanne) bu konuda da çok takdir ederim ve saygı duyarım kendisine. Gelen böyle yorumları takmıyormuş gibi yapmıyor, gerçekten takmıyor. Hakikaten o yorumu yapan kişinin, kendisiyle ilgili bir sorunu olduğunu biliyor, umursamıyor ve düzgün bir cevap veriyor. Çok sert bir dille yazan oluyor, etkilenebilir insan.

Ben sosyal medya hesaplarımda siyasete girebilecek bir şeyler yazmamaya çalışıyorum. Çok nadir de olsa konu oraya gelirse ve cevap verirsem çok üzülüyorum. Çünkü hiç beklemediğim birinden empati yoksunu bir yorum alabiliyorum. Bunun sonu da yok üstelik.

“Şimdi böyle düşünüyorum ama ilerde değişebilir bu düşündüklerim” diye arada sırada belirtiyorum. Sonuçta bir kanaat önderi değilim, siyasi parti başkanı hiç değilim. İlla bir şey yazacaksam, “Şimdi bu bana doğruymuş gibi geliyor.” diye belirtiyorum.

Son sorumuz şu; Plazadan Dünyaya olarak bizi ilk duyduğunda kafanda ne canlandı, nasıl buldun? Ve şimdi bizi tanıdıktan, okuduktan ve röportajdan sonra nasıl buluyorsun? İnsanlardaki ilk izlenimimizi merak ediyoruz işin açıkçası.

İlk izlenim… Ne yapacağınızı düşündüğüm şeyle, yaptığınız şey -Selin’den dolayı sizi tanıdığım için sağlıklı bir şey söylüyor muyum pek emin değilim- çok farklı değil, ikisinin arasında bir fark göremiyorum.

Uzun vadede siz ne yapmayı düşünüyorsunuz? Bunu da merak ediyorum aslında.

Bizim amacımız bundan sonrası için bir komünite kurmak. İstiyoruz ki insanlar, “alt tarafı iş hayatı” mottomuzu sahiplensinler ve hayatlarını buna göre yaşasınlar. Ya mutlu olduğu işleri yapsınlar ya da mevcut işlerinde mutlu olsunlar. Çünkü biz, bunu başarmış insanların hikâyeleriyle her zaman onlara ilham vermeye devam edeceğiz…
Ebrar, bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

ebrar guldemler dortlu foto

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı kahve mi? Kahve
  2. Rakı-balık mı, şarap-peynir mi? (kahkahalar) Tekbir getiriyormuş 😀 normalde paylaşmıyoruz ya böyle şeyleri…. Şarap-peynir
  3. Yeşil mi, mavi mi? Mavi
  4. Vezir mi piyon mu? Piyon
  5. Parmak arası terlik mi, topuklu ayakkabı mı? Parmak arası terlik tabii ki (kahkahalar)
  6. Menemen soğanlı mı olur, soğansız mı? Soğanlı yaparım ben.
  7. Pizza mı, lahmacun mu? Lahmacun

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Çevirmenin Dünyası“ için 1 yorum yapılmış.

  • Goksu

    (Kasım 21, 2018 - 4:57 am)

    Çok keyifli bir sohbet olmuş, konugunuzun ve sizin güzel enerjinizi hissedebildim. Sevgiler..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir