Bir Dönüşüm Ustasının Hikayesi

Mari Camgöz Pektezol kimdir?

Yıllarca kurumsal hayatta çalıştıktan sonra; kendini keşfetmek ve kendinin daha iyi bir versiyonunu yaratabilmek için bir araç aramaya başlayan ve o aracı da koçlukta bulan, ögrenci ruhunu hiç kaybetmeyerek sürekli kendini geliştiren, okuyan, öğrenen, çalışma disiplini ve enerjisiyle bizi kendine hayran bırakan biri Mari Camgöz Pektezol. Dönüşüm ustası, eğitmen, enerjist ve yazar olan Mari ile hayatını, koçluk eğitimlerini, şahane kitabı “El Yapımı Hayat”ı ve tabii ki dönüşümünü konuştuk.
mari camgöz profilMerhaba Mari, hoş geldin! (sanki röportaj öncesinde bir saat kaynatan biz değildik :)) Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

1976’da İstanbul’da doğdum. Kurtuluş’ta; annem ve babam ile birlikte aynı evin farklı odalarında, dedem, yayam (büyükannem), halam ve kuzenlerimle birlikte yaşadığımız üç katlı ahşap cumbalı evimizde çok güzel bir çocukluk geçirdim. Avlumuzda kedilerimiz vardı. Penceremizin önündeki söğüt ağacı hala gözümün önündedir. Komşularımızı hatırlıyorum; birbirleriyle yardımlaşan, selamlaşan, destek olan… Ben ilkokula başlayana kadar düzenimiz böyleydi.

Pek çok insanın (özellikle şehirde yaşayanların), sahip olamadığı bir şey bu.

Aslında o dönemde İstanbul’da öyle bir evde yaşamak, kalabalık bir aile içinde büyümek ve bence sokakta oynayabilmek bir şanstı. Tabii sokakta oynarken derken benim de ilk sokağa çıkışım altı yaşımda oldu, annem korunaklı büyütmeye özense de beni vakti gelince hayata saldı:) Sokağa çıktığım ve bakkala gittiğim ilk günü hatırlıyorum, üç tane erkek anladılar sanırım çömezliğimi ve yolumu kestiler, dalga geçtiler hayal meyal hatırladığım bana vurdukları ve benim ağlayarak eve koştuğum… Eve geldim ve hemen anneme çocuğu şikayet etmeye başladım. Ve annemden hiç beklemediğim bir yanıt almıştım. “Hiç bana şikayet etme. Kendin hallet. Kendini korumak artık seni görevin.” dedi. İşte ilk dersimi böylece almış oldum.

Vaay! Harika….

Annemin verdiği öğretiden sonra ikinci kez bakkala gidişimde, bana vuran (ya da tüküren:)) çocuğun karşımdan geldiğini gördüm ve yeni hamlesine o henüz yeltenemeden kendisine malum bir tekme attım. 🙂 Sonra tabii çok güzel arkadaşlıklar kurduk, bir sürü yeni arkadaşlarım oldu, oyunlar oynadık, sokak kedilerini besledik, büyüttük. Bayramlarda harçlık topladık, evcilikler oynadık, yakar toplar, seksekler çok güzeldi o günler… Bak ne güzel daldım o güzel günlere yine.. Ez cümle sokakta oyun oynamak gerçekten insana çok şey öğretiyormuş. Bunun hediyelerini şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum.

Peki, tekrar okul yıllarına dönersek…

İlkokul ve ortaokulu Özel Feriköy Ermeni Okulu’nda okudum. Sonrasında ise Taksim Eseyan Kız Lisesi’ne devam ettim. Evet, Türk vatandaşıyım ve Türkiye’de yaşıyorum aynı zamanda kendi kültürümüzle büyümüş olmayı da önemsiyorum. Bu anlamda ilkokul, orta okul ve lisede almış olduğum eğitimlerin çok kaliteli olduğunu düşünüyorum. Lisede son sınıftayken üniversite hedefimi belirlemiş, kendime bir ders çalışma planı hazırlamış ve sosyal aktivitelere de bir yıl net ara vermiştim. Çalışmalarımın karşılığını da çok şükür aldım ve 1993 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi İstatistik Bölümü’nü kazandım.

Hep çok sistemli bir öğrenci oldum aynı zamanda sosyal hayatımı da hiç ihmal etmedim. Mesela ortaokul yıllarımı hatırlıyorum; cumartesi günleri arkadaşlarla bizim derneklerimizde olan partilere giderdik, gezerdik. Sonra pazartesi sınav olurdu ve ben arkadaşlarımdan daha yüksek not alırdım 🙂 . Çünkü, herkesin uyuduğu hafta sonu sabahlarında da çok erken kalkar ve dışarı çıkacağım saate kadar dersime çalışırdım. O zamandan beri sistemli yaşamayı, programlı olmayı seviyorum. Tabii ki sosyal olmayı da… Zamanınızı iyi yönetirseniz istediklerinizi rahatlıkla gerçekleştirebilirsiniz.

20180207_PD_MariCamgozPektezol_01

Üniversitede istatistik bölümünü tercih etmenin sebebi neydi?

Aslında ilk tercihim mimarlık, ikincisi diş hekimliği, onüçüncüsü istatistikti. İstatistik bölümünü yazmamın sebebi ise, o dönemde okulumuza gelen eski mezunlardan bir arkadaştı diyebilirim. Şöyle ki; okulumuza ziyarete gelen bu arkadaş, borsada çalışıyordu ve istatistik bölümünden mezundu. Tabii o yaşlarda bu deneyimi dinlemek beni çok etkilemişti.

Bir yandan üniversite arayışımın zihnimde olduğu o yıllarda yolum zaman zaman Beşiktaş’tan geçiyordu. Bir gün yine Barbaraos Caddesinden geçerken, “Şu okula (YTÜ) kapak atsam ne güzel olur.” diye geçirmiştim içimden. Sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandım. Bazen farkında olmadan veya çok ısrarla olmasa da yürekten söylediğiniz şeyler, gerçeğiniz olabiliyor… Üniversite hayatım boyunca sadece birinci sınıfta okula tam devamlı gittim. Sonraki yıllarımı ise hem üniversitede zorunlu derslere katılarak, hem de yarızamanlı (sonra tam zamanlı şeklinde) özel sektörde çalışarak geçirdim. Amacım hem çalışma hayatını görmek, hem de artık harçlığımı kazanmaktı.

Üniversite tercihlerini yaparken ailen baskı yaptı mı? İşte, şu bölümü yaz, bunu yazma gibi. Yoksa özgür mü bıraktılar?

Ben hep özgür ve kendi kararlarını veren bir çocuk oldum. Annem ve babam ilkokul mezunu idiler ve her zaman onları çok takdir ettim ve ediyorum. Kararlarımı kendim alabilmem konusunda daima destek oldular. Bildiklerini söylediler sonrasını bana bıraktılar. Bana verdikleri en büyük güç özgüven; en büyük hediye ise, kendimi güvende hissetememi sağlamaları oldu. Eğer üzerimde bir baskı olsaydı –çok uysal biri olmadığım için- muhtemelen ters teperdi ve yapmayacağım şeyleri yapardım. Sağlıklı bir çocukluk ve ergenlik geçirdiğimi söyleyebilirim.

Çalışma hayatı...

Üniversitenin ikinci yılında çalışmaya başladığını söylemiştin. Nerelerde çalıştığından bahseder misin biraz?

Aslında çalışmaya ilk lisede yaz tatilinde başladım. Ofis ortamını görmek istiyordum ve muhasebe bürosunda çalışan bir arkadaşımın vasıtasıyla küçük bir firmada telefonlara bakmaya başladım. Çok net hatırlıyorum; o kadar heyecanlıydım ki ilk zamanlarda yaptığım telefon görüşmelerinde söylenenleri anlamıyordum. İşte tam da bu sebeple, yani tecrübe kazanmak için kendime alan açmaya çalıştım. İyi ki de öyle yapmışım çünkü hayatla ne kadar erken tanışırsanız bence o kadar iyi. İlk bir kaç günüm böyle panik halinde geçtikten sonra kendi paramı kazanmak, biriktirmek, kendi istediklerimi alabilmek bana çok iyi gelmeye başladı. Çalışma hayatım üniversite başladıktan sonra da devam etti. Yarım gün, İstinye’deki evimize yakın olan Koç Üniversitesi’nin kafesinde çalıştım. Okulumu da ihmal etmedim tabii bu arada.

Aslında benim bütün derdim sanırım temelde insan ilişkilerimi geliştirmekti. Bunun için de kendime daha o zaman bir kariyer planı hazırladım. 1 yıl kadar çalıştığım ve güzel dostluklar kurduğum Koç Üniversitesi’nin kafesinden, artık ofis ortamında çalışmalıyım diyerek ayrıldım. Bir yandan da bilgisayar kullanmayı öğrenmek istiyordum. Kısa bir süre sonra bir ofiste çalışmaya başladım. Ofis idaresi, insanları karşılama, günü planlama derken baktım ki çalışma hayatına girmişim. Okuldan mezun olmaya yakın bir zamanda yabancı döviz piyasası olan bir borsada çalışmaya başladım. Ancak, bu işin bana göre olmadığını anladım ve ayrıldım. 1997’de üniversiteden mezun oldum ve 1998’de evlendim. Hemen sonrasında ise kendim için en doğru ve güzel başlangıcı yaparak, o zamanlar Epson marka yazıcıların Türkiye distribütörü olan Romar A.Ş.’ de genel müdür asistanı olarak işe başladım. Evet, çalışma hayatına çok erken başladım belki ama hayatım boyunca da bu durumun avantajını yaşadığımı söyleyebilirim.

Bir kişiyi asiste etmenin ötesinde eğitim aldığın konuda da bir şeyler yapma isteğin var mıydı?

Aslında okuduğumuz okul ile yaptığımız işlerin pek de kesişmediği bir dönemden geçtik ve hala da geçiyoruz. İstatistik okumak bana olayları daha iyi kavramayı öğretti belki ama asıl bilgiye her zaman sahada sahip olunacağını düşünenlerdenim.

Tabii ki Romar A.Ş.’de genel müdür ve genel müdür yardımcıları ile çalışmam bana bir sürü şey kattı. Genel müdür ile çalışmak demek aslında bir bakıma kurumu, kurum içinde ve dışında yaptığınız işi, bağlantıları çok iyi bilmeyi gerektiriyor. Koordinasyon yeteneği ve iletişim becerilerinin öne çıktığı bir meslek. Dolayısıyla anlama ve aktarma kabiliyetinizin çok güçlü olması gerekiyor. Bir yandan da çok iyi planlama yapmak, insan ilişkilerini dengeli ve pozitif yönetmek zorundasınız hep. Böyle kıymetli bir meslekle iş hayatına başlamış olmam sonrasında bana çok fayda sağladı.

Bir yandan da kendi gelişimine önem veren biri olarak uzun süre aynı görevi yapabilen biri değilim. “İnsan Kaynakları” kavramını ilk duymaya başladığımız 2000-2001 yıllarında çalıştığım şirket, “Personel İşleri”nden “İnsan Kaynakları” bölümünü oluşturmaya çalışıyordu. Ve bana bu işi yapıp yapamayacağımı sordular. O dönem çok iyi hatırlıyorum Hürriyet’in İK eklerini satır satır okurdum, çok ciddi de bir arşivim vardı ama bu işin üstesinden nasıl gelirdim bilemiyordum açıkçası. Ben istekli olduğumu paylaştım, yöneticilerim ise bana çok destek oldular, yolumu açtılar. Ben de tabii bir yandan Yıldız Teknik Üniversitesi’nin İnsan Kaynakları Yönetici Sertifika Programı’na devam ettim, bu programı da birincilikte tamamladım.

20180207_PD_MariCamgozPektezol_03

Tamam, yöneticilerin sana sorumluluk yüklüyorlar, verdikleri işleri yapacağından da eminler ama Mari de hiç boş durmuyor ki, hep öğreniyor hep kendini geliştiriyor….

Tabii hemen yaptığım veya yapacağım işin bilimsel tarafını desteklemek, altyapısını güçlendirmek isterim. Çünkü içi boş olan şey sürdürülebilir olamaz. İnsan Kaynakları’nda çalışmaya başladıktan ve belli bir seviyeye ulaştıktan sonra kendi kendime yöntemler de geliştirmeye başlamıştım. Yeni işe alımlarda mülakatlar, roleplay’ler yaptırıyordum. Başvuran kişilerin ingilizcelerini test edecek çalışmalar yapıyordum, çeviriler yaptırıyordum. Hiç unutmuyorum ithalat bölümüne bir kişi alacaktık. Mülakat öncesinde bu bölümde çalışan deneyimli bir arkadaştan, bu alanda çalışan/çalışacak herkesin kesinlikle bilmesi gereken 10 soru hazırlamasını rica ettim. O dönem yaptığımız bu kadar basit bir uygulamayla çok iyi ithalatçıların bile 10 üzerinden 6 -7 seviyelerinde kaldıklarını gördük. Ölçtüğünüz an yönetebilmeye başlıyorsunuz. (tabii bahsettiğim yıllar 2001 benim yaşım 25 :)) Hala da şunu savunurum; bir pozisyonda çok iyi olduklarını söyleyen insanları, o işin gereklilikleri ile ilgili temel ve somut bir testten geçirsek inanın çoğu %100 geçemez. Elbette çok iyi sonuçlar aldıklarımız olur fakat temelde en büyük tuzaklardan biri her şeyin önümüze hazır gelmesi. Nedenini sorgulamıyoruz bile. Sistem ve teknolojiyi kullanıyoruz. Elbette kullanacağız fakat; “yaptığımız şeyin arka plandaki hesabı nedir? Bir yanlışlık olabilir mi? Bunun daha iyisini nasıl yapabiliriz?” gibi sorular sorarak, sordurtarak hem öğrenir hem öğretir hem de gelişir ve geliştiririz. Buna inanıyorum bunu deneyimliyorum.

Peki çalışma hayatın nasıl devam etti? Hep aynı şirkette mi çalıştın?

2002’de oğlumun dünyaya gelmesinden sonra yavas yavaş işimden ayrılma planları yapmaya başlamıştım. Ve 2004’te, 2016’ya kadar uzun soluklu çalışacağım önemli bir telekomünikasyon şirketine geçtim. Orada da önce yönetici asistanı olarak başladım. Ancak sonra şirketin perakende mağazaları yöneticisine, raporlarında ve eğitim & ik tarafında yardımcı oldum. Daha sonra ithalat yaptığımız için bir yasa gereği kalite belgesi alınması gerekti. ISO 9001 eğitimini aldım ve şirket içinde Kalite Yönetimi Temsilcisi oldum. Sonra iç denetçi olarak görev yaptım. Şirketin farklı bölümlerinde çalışmak, her basamağında yer almak benim için bir okul gibiydi, çok şey öğrendim. Son olarak 2006-2007’de finans uzmanı olarak çalışmaya başladım. Çok iyi bir eğitimden geçtim. Bağlı çalıştığım departman yöneticisi 1.5 yıl işe ara vermek durumunda kalınca bölümde sorumluluğum arttı. Bu sorumluluğum gereği sanırım, işime mevcutta yeni olarak neler katabilirim diye odaklandım. Başka başarılı yöneticileri kendime model aldım. Şanslıydım çünkü sürekli gelişen ve sektörde büyümeyi hedefleyen bir firmada çalışıyordum. Aynı zamanda finans alanı, kişilik özelliklerime de çok uygundu. Sorumluluk, hassasiyet, detaylı inceleme gerektiren bir alan. Hataya pek yer yok. Dolayısıyla finans alanında çalışırken bu kuvvetli yönlerinizden çok güzel verim alıyorsunuz. Sonrasında birlikte büyüdük, geliştik diyebilirim. Çok değerli deneyimlerim ve kazanımlarım oldu. Bu koşturmaca içinde bir baktım ki 12 yıl geçmiş ve Finans Direktörü pozisyonundayım, çok iyi bir ekibi yönetiyorum.

Benim için her zaman sadakat, güven ve sistemli çalışmak çok önemli oldu. Bunun yanında geçen uzun yıllar içerisinde dönem dönem, kendim için neler yapabilirim diye de düşünmeye başladım. Çünkü uzun yıllar aynı işi yapınca, kendinizi tekrar etmeye de başlıyorsunuz. 2013 yılıydı ve kendimi daha iyi tanıyabilmek, gelişimime biraz daha derinlemesine odaklanmak adına eğitim arayışlarım oldu, farklı eğitimlere katıldım ve yeni bir gelişim yolu da eş zamanlı ilerlemeye başlamıştı. Ama cv hazırlayayım da başka işlere başvurayım gibi bir durumum olmadı. İnanın cv’im bile yoktu, hiç ihtiyacım olmadı.

Çünkü hep referans ile iş değiştirdin…

Hem öyle oldu hem de bir işte çalışırken tamamen oraya odaklanılması gerektiğini düşünüyorum. Bana göre bir işte başarılı olmanın şartlarından biri de bu, odaklanmak. Kimine tuhaf gelebilir ama bana prensip olarak da uygun değildi çalışırken başka işlere başvurmak. Aslında benimkisi yeni bir işten çok, kendimi keşfetmem ve kendimin daha iyi bir versiyonunu yaratabilmem için bir araç arayışıydı. Ve o araç da koçlukta bana gelebildi ki, ilk başlarda çok karşı olduğum bir eğitimdi.

Dönüşüm başlıyor...

Aaa gerçekten mi?

Evet 🙂 . Firma olarak çalıştığımız bir bankada cok sevdiğim, işinde çok başarılı, insan ilişkileri çok kuvvetli bir portföy arkadaşım vardı. Yaptığı işe çok güvenirdim ve enerjisine hayrandım. Bir gün birlikte kahve içerken bana, koçluk eğitimine gittiğinden bahsetti ve benim de muhakkak bu eğitimi almam gerektiğini, yapımın buna çok uygun olduğunu söyledi. Bana pek yakın gelmediğini söyledim ama onu ikna edemedim. “Bu eğitim sana, çözümlerini bulduracak soruları sormayı öğretecek. “dedi. Ama benim buna cevabım hazırdı 🙂 . “Çözümleri bilsem zaten benim ne işim var orada?” İşte insan bilmeyince ne kadar cahilce yanıtlar verebiliyor. Şimdi o zamanki halime gülüyorum 🙂 . Ve gerçekten o zaman arkadaşımın söylediklerinin %50’sini anlamıyordum. Hatta soruları beni kızdırmaya bile başlamıştı. Sonra artık dayanamayıp bir bakmaya karar verdim. Tesadüfen konuyla hiç ilgisi olmayan farklı bir seminerde koçluk yapan birisiyle tanıştım ve hangi okulda eğitim aldığını sordum. Ancak okulun ismini net anlayamamış olacağım ki internette arama yaparken başka bir okula rastladım. Bu araya bir parantez açmak istiyorum: Sezgilerime çok güvenirim. Nerede daha başarılı olacağımı, neresinin bana daha uygun olduğunu sezebiliyorum. Akılla açıklayamıyorum bu durumu, tamamen sezgisel.

Neyse, dönelim koçluk eğitimi almaya karar verdiğim okula. Bana söylenen bir kaç marka vardı ama onlar hiç bana göre değildi. Ben sezgilerimin de dikkate alınacağı bir eğitim istiyordum. Nasıl olsa böyle bir eğitim de yoktur diye rahattım 🙂 . Ama işte internette arama yaparken karşıma NLP ile birleşen bir eğitim çıktı, LifeCoach Akademi. Sahibi Dr. Murat Soysalan, 4 yıl önce doktorluk mesleğini bırakmış ve bu alanda çalışmaya başlamıştı. Gerçekten de LifeCoach Akademi’ye girdiğim anda çok iyi hissettim. Murat Bey ile olan sohbetimiz sonrasında da sorularıma bana göre doğru yanıtlar aldım, tamam dedim, doğru yerdeyim. Kendimi nasıl iyileştiririm, daha iyi versiyonumu nasıl oluşturabilirim diye düşünerek bu eğitime başlamaya karar verdim. Uzun ve emekyoğun eğitimler & supervizorlük çalışmaları sonrası ICF onaylı, Koçluk Eğitim modüllerimi tamamladım. Sanırım çok severek ve isteyerek çalışmam ve biraz da yatkınlığım olduğundan benim için müthiş açıcı bir eğitim ve deneyim oldu. Sonra çok değerli Dr. Murat Soysalan hocama ve bu eğitimi almama ve mesleğe geçiş yapmama vesile olan Hilal arkadaşıma çooooook dua ettim:)

Arkadaşın seni ne kadar iyi tanıyormuş, inanılmaz…
(Selin) – Çocukluk arkadaşıyız diye geziniyoruz ama hiç bana bir şey önerdiğiniz yok… (kahkahalar)
(Zeynep ve İrem) – Selincim seni konservatuara göndereceğiz 🙂
Neyse konuyu dağıtmayalım 🙂 Aslında özetle insan sevdiği işi yapmalı diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle… Bir de, büyük küçük farketmez her şirkette çalışan müdür, yönetici, uzman vb. herkesin en azından temel koçluk eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü koçluk çok önemli bir iletişim aracı. Bir ekibi yönetmek, dili doğru kullanmak, işleyişi kolaylaştırabilmek, bir girdiden sonuç üretebilmek ve farklı bakış açılarını anlayabilmek icin gerçekten olmazsa olmaz. Keza bu eğitim, benim yöneticilik becerimi geliştirmemde de çok etkili oldu.

Aslında lise ve üniversite yıllarında farklı alanlarda çalışmış olman ve sonrasında kendine bir kariyer planı çizerek bir yöneticinin himayesinde çalışmaya başlaman büyük resmi görerek iş hayatına adım attığını gösteriyor. Son çalıştığın şirketin farklı bölümlerinde (kalite, insan kaynakları, finans vb.) görev alman da resmin bütününü görmene yardımcı olmuş. En sonunda da aslında yürümek istediğin yolu bulmuşsun. Belki de bütün bu yaşadığın deneyimler, bu yola çıkmanı sağladı?

Çok doğru, aslında çok güzel toparladınız. Ben ilk günden üst düzey yönetici olmayı hedeflemiştim. Okuduğum kitaplar hep liderlik ve iyi yönetmek üzerineydi ama başladığım yer temeliydi. Sıfırdan başlayıp oraya kadar çıkmalıydım çünkü bana göre iyi bir lider resmin bütününü görebilmek için %100 olamasa bile alanındaki her şeye hakim olabilmeliydi. Resmin bütününü göremediğim bir işten keyif alamıyor, bana göre verimli olamıyorum. Görevim ne kadar küçük olursa olsun büyük resmi görebilmeliyim. Her şirketin, her kuruluşun kendine ait dinamikleri var, buna hakim olabilmeli bir lider. Hedef sahibi olmak iyi, ama o hedefin altını da doldurabilmeliyiz.

Hepimiz çocuklarımız iyi okullarda okusun, çok iyi derecede yabancı diller konuşsun, iyi mesleklere sahip olsun istiyoruz. Beklentilerimiz tavanda ama gerekli altyapıyı ve tecrübeyi çocuklarımıza sağlamıyoruz. Çalışma ve deneyimleme olmadan o altyapı ve tecrübeyi nasıl edinecek? “Benim çocuğum telefonlara mı bakacak?” Evet, bakacak ki iletişim becerileri gelişsin. Ben şirkette isem hala telefonlarımı ismimi söyleyerek açarım. Elimde kalem kağıt olmadan asla telefon görüşmesi yapmam. Bir toplantıya kesinlikle ajandasız gitmem. Bu bir kültürdür, bir alışkanlıktır. Bunlar da daha önceki tecrübelerden ediniliyor. Bu arada altyapısında bu tarz tecrübeleri olmayan üst düzey yöneticilerin çok kalıcı olamadığını da gözlemliyorum. Size hızlıca verilenler, aynı hızla geri alınabiliyorlar. Çocuklarımızı iyi okullarda okutalım tamam ama -biraz ütopik gelebilir- örneğin yazın yaz okulu yerine bir kaç günlüğüne de olsa bir dükkana çırak olarak gönderelim, ona iş tecrübesi edindirelim, başkalarıyla etkileşimde olacağı fırsatlar yaratmaya çalışalım. Bana göre önce tabii kendisiyle sonra da insanlarla iletişimini iyi kuranlar her alanda başarılı olurlar. Kalıcı anlamda başarılı ve mutlu olan insanlara baktığımızda buna benzer tecrübelerinin olduğunu genelde görüyoruz. Sadece diploma ile olmuyor yani.

Kısacası evet hedefim o zamanlar için oydu ama hedefime balıklama atlayamayacağımın, hedefime giden yolda edinmem gereken bilgilerin ve tecrübelerin farkındaydım.

Peki koçluk eğitimine geri dönersek, kurumsaldan yeni hayatına geçişin nasıl oldu?

Henüz işyerimden ayrılmamışken- sanırım bir iki yıl öncesinde- yöneticime ve patronuma artık yeni bir kariyer yolculuğuna çıkacağımı ve bunun için de eğitimler aldığımı söylemiştim. Belli hazırlıkların yapılmasını planlayalım istemiştim. Ve 2016 yılının Ekim ayında istifa ettim.

Ama tabii biliyorsunuz benim bu alana geçişim çok da çiçekli bahçe misali olmadı. Bunu belli bir farkındalığı hepimiz için yaratabilmek adına paylaşmayı seçiyorum.

Çok yoğun bir tempoda çalışıyor -herkes gibi- ve bunu da kendimce iyi idare ettiğimi düşünüyorken çok yorulmaya başlamıştım ve bağışıklığım düşmeye başladı. (daha sık hastalanır olmuştum grip vb.) Hiç beklemediğim bir anda göğsümde bir kitle fark ettim. Aynı dönem babamın da ses kısıklığı vardı. Onu doktora götürdüğümüzde akciğer kanseri olduğunu öğrendik, ben de göğsümden kitle alınması sonrası kendimin lenfoma olduğu bilgisi ile buluştum. Biz, baba ve kız aynı hafta kemoterapi görmeye başladık. Tüm ailenin sistemi bir anda değişti ve her şey yeniden şekillendi. Eşim her işimize koşturuyorken, annem ile birlikte bize moral olarak da hayata uyumlanmamız adına çok çok destek oldular. Oğlum bu süreçte belki de biraz daha hızlı büyüdü… Kendi hayatım da artık farklı bir hal aldı. Bu geçiş daha sevimli olabilse iyi olurdu tabii ama böyle olması gerekiyormuş diyelim. Belki de bu hastalığı, süreci geçirenleri anlayabilmem için bu tecrübeyi yaşamam gerekmiştir. Bana bu tecrübe yeter, fazlasına gerek yok 🙂 Mesajı aldım, gerekeni yapacağım 🙂 yapıyorum.

Zaten göğüs kisti vs. hastalıklara alma verme dengesinde sıkıntı yaşayanların, aşırı verici olanlar yakalandığı söylenir…

Çok doğru. Reiki çalışmalarımda da bu öğretiyi biliyor ve danışanlarımda da farklı yansımalarını deneyimliyordum. Tüm bunların farkında olan halimle bunları yaşadım, bu da aslına baktığınızda özel bir öğreti oldu benim için. Bildiklerimi bu kez artık kendi üzerimde deneyimleme zamanıydı.

20180207_PD_MariCamgozPektezol_02

Ama bilmekle uygulayabilmek başka şeyler.

Kesinlikle başka şeyler. Daha doğrusu kendinde deneyimlemek çok daha derin bir öğreti oldu. Ruhsal boyutta bu farkındalık sürecini düşünsel olarak da somut hale getirebilme konusunda ise en güçlü aracım koçluk oldu. Düşüncelerimin yönünü, kelimelerimin gücünü, yaratma gücümü fark edebilmem ve onu hangi yöne doğru kullanacağımı seçmem, sanırım dönüşüm yolculuğumu en iyi özetleyen cümle olur.

Ve bu yolculukta “ben” olma halimin önemini anlamam, kendimi önceliklendirmemin “iyi bir şey” olduğuna kendimi ikna edebilmem..

Herkes kendisi için en önemli insanları listelerken annesini, babasını, eşini, çocuğunu listeliyor. Kimse kendini o listeye koymayı düşünmüyor. Oysa sen yoksan sevdiklerin de yok, hiçbirşey yok..

“Mesajı aldım” demiştin, sence hastalığının sana mesajı neydi?

“Arafta kalma” Bir şeyi yapmak istiyorsan yap. Mış gibi gözükme. Aldığın sorumluluklarla, yaptığın fedakarlıklarla kendini tatmin etme, işler sen olsan da olmasan da bir şekilde yürüyecek. Sen yapmak isteyip istemediğinin net kararını ver.

Ben bu mesajı aldım ve uygularken bedelini ödemeyi de kabul ettim. Yapmadıklarım için başkalarını suçlamayı, sorumluluğu başkalarına atmayı, bahanelerle yerimde saymayı bıraktım. Bu tam anlamıyla bir yetişkinlik davranışı aslında.

Yaptıklarımızın kazanımlarına odaklanıp ödememiz gereken bedele hiç dikkat etmemek genel bir hatamız çünkü. O zaman bedel ile karşı karşıya geldiğimizde şaşırıp kalıyoruz.

Kurumsal hayata devam eden danışanlarımla görüştüğümde konuya hemen işlerinden şikayet ederek, mutsuzluklarını dile getirerek başlıyorlar. Oysa fark etmiyorlar ki; benimle çalışmak için gerekli olan zamanı, maddi kaynağı onlara bu işleri sağlıyor. Oturdukları evler, yeniledikleri arabalar… Beyin bir süre sonra çok ilginç bir şekilde işinin sana sağladıklarına kapılıyor. Hem bunlardan vazgeçemiyorsun hem de sana bunu sağlayan işinden şikayet ediyorsun. İşin sana bağış yapmıyor, elbet sana verdiklerinin karşılığında bazı fedakarlıklar isteyecek. Konunun bir de bu yönü var.

Bazen, danışanın ruh hali ve o konuya bakış açısına göre, böyle soğuk duş etkisi gerekebiliyor. Genelde tabii bunu direkt söylemeyip, kendisinin fark etmesini sağlamayı tercih ediyorum, kimi zaman ise gerçekliği konuşmak da gerekiyor. Her danışanın kendi hızı, kendine has bir süreci var, herkes bu anlamda biricik ve özel, dolayısıyla herkesle geçirdiğim süreç de kendine özgü oluyor.

Çalıştığın şirketin bir aile şirketi olduğunu ve senin de aileden biri gibi olduğunu sölylemiştin. Bu durum istifa sürecinde sorun yarattı mı?

Tabii ki çok üzüldüler. Hastalığımın üstüne bir de bu olmuş oldu. Ama çok iyi bir ekip yetiştirmiş olduğum ve işleri eskisi gibi yürüteceklerine güvendiğim için içim çok rahattı.

Zaten artık eski tempomla çalışamazdım. Meydan okumanın da bir anlamı yoktu, daha kontrollü çalışmalıydım.

Bir 5- 6 ay ayrıldığımı idrak etmekte zorlandım, her pazartesi sabahı işe geç kalmışım gibi tuhaf bir huzursuzluk duyuyordum. Gündüz dışarı çıktığımda sanki işten kaytarmışım gibi bir ruh haline giriyordum. Bu duygumu keşfetmek beni çok şaşırtmıştı.

Bu kadar sorumluluk hissederek de farkında olmadan, hem kendimi, hem de çevremi ne kadar sıktım kim bilir.

(İrem): Ben de istifa ettikten sonra benzer duyguları yaşamıştım. Sanki herşeyi ve herkesi ortada bırakmışım gibi bir hisse kapılmıştım. Selin bana geçenlerde “imposter” teşhisi koydu zaten:)
(Zeynep): Valla ben de işten atıldığımda aynı duyguyu yaşamıştım. Ayrılma kararını ben vermedim diye bunu yaşıyorum sanıyordum…
(Selin): Ben de bazen rüyamda kendimi eski işyerimde görüyorum, “Niye hala buradayım, istifa etmemiş miydim ben?” diyorum kendi kendime.

Ben çok yönlü olmayı seven biriyim. Herkesin çok yönlü olduğuna ve bu farklı yönlerini keşfetmeleri gerektiğine inanan biriyim. Hayat sadece bir konuda uzmanlaşarak o yolda yürümek için fazla uzun. Herşeyin dönüştüğü, bizden öncekilerin doğrularıyla değil, kendi doğrularımızla ilerlememiz gereken bir çağda yaşıyoruz.

Her bir kararımızda bu düşüncenin ve duygunun bize ait olup olmadığını ve verdiğimiz kararın arkasında durup gerekli bedelleri ödemeye hazır olup olmadığımızı netleştirmemiz gerekiyor. Ancak böyle kendimizi yeniden tasarlayabiliriz.

Kendimize güvenmeliyiz ama işlerimizi delege etmeyi de bilmeliyiz.

Bir aşamaya kadar bize yarar sağlayan düşünme kalıpları bize zarar vermeye başladığında onları değiştirebilmeliyiz.

İstifa, yeni bir hayat, koçluk ve 'El Yapımı Hayat'...

İstifadan sonrası için planların var mıydı? Bir yandan koçluk eğitimlerin bitmişti…

Çok net planlarım vardı diyemem. Her şey çok da istediğim gibi gitmedi aslında. Ekim ayında istifa etmiştim, Ocak ayında da babamı kaybettim. Kendi hastalık sürecimde de son seanslar sürüyordu. Dolayısıyla duygusal olarak çok zor bir dönemdi. O dönemde psikoloji yüksek lisansına başlamak benim şansım oldu sanırım. Hem bir meşguliyet oldu hem de öğrendiklerim bana bu süreçte çok yardım etti.

Bir yandan da hayal etmeyi kendime hak görmeye başladım. Kitabımı önce hayal etmeye ve sonra yazmaya başladım. Tuğba Hanım ile yollarımız kesişti, hayatın doğru niyetleri doğru kişilerle buluşturduğunu görmüş oldum. Aynı zamanda eğitmeni de olduğum zihin haritaları konusunun bu süreçte çok faydasını gördüm ve zihin haritaları eğitimi verebileceğimi düşünerek kurumlarla görüşmeye başladım.

Zihin Haritaları Eğitimi

Yine çok yararını gördüğüm bir eğitim olan ODM(Optimum denge modeli) nin 2. aşamasında 4 tane hedef belirliyorduk. Büyük hedefim koçlukta iyi bir marka olmak idi. Bu hedef, o dönem benim için, yazarken kendime güleceğim kadar ütopik bir hedefti. O aşamada iş hayatım boyunca markalaştırdığım şeyleri düşündükçe -ki, bunu da o eğitimde öğrenmiştim- o hedef giderek ulaşılabilir hale geldi. Ömür boyu yapabileceğim, zamanımı kendim yönetebileceğim, keyif alacağım ve kendimi sürekli geliştirebileceğim bir iş istemiştim ve bunu sistemli bir çalışma ile gerçekleştirebilirdim. Kararımı verdim, çalışmaya başladım, devam da ediyorum.

Evet, bir koçluk furyası da var. İşini iyi yapanlar var, daha iyi yapması gerekenler de var. Sen işini aşkla yapıyor isen” (ki bunun içine gerçek bilgi, etik, güncelleme, ahlak, sorumluluk, insaniyet vb. konular giriyor benim için) mutlaka fark edilirsin. Kişilerin de iyiyive  iyi olmayanı ayırt edebilme gücü ve bilgisi var. Bu her meslek için geçerli olmakla birlikte, bu meslekte biraz daha fazla gündem olduğu için ayrıca  değinmek  istedim.

Mesela girdiğin bir mekanda sana sunulan hürmet abartıysa da fark et ama seni yok sayıyorlarsa da fark et. Ama en önemlisi “ben buraya neden geliyorum” diye kendine bir sor. Sosyal medyada paylaşırım diye mi gidiyorsun o yere veya o kişiye, yoksa gerçekten ondan kalıcı bir yarar sağlamak için mi?

Hazır konusu açılmışken sosyal medya ile aran nasıl?

Bu kadar hızlı tüketen bir toplumda köklü olmak lazım, bunun için yapılacak birçok şey var. Çalışmalarımda da bunu merkeze almaya çalışıyorum.

Bu anlamda sosyal medyadaki paylaşımlarımda da gerçekten ne mesaj vermek istiyorsam onu yazıyorum. Elbette ki, duygusal olarak kırılgan olduğum zamanlar da oluyor, böyle zamanlarımı ancak bir anlamlı bir mesaj vereceksem paylaşıyorum. Yoksa takipçi sayısı artırmaya yönelik ve popülerliği hızlı sağlayabilecek farklı paylaşımlar yapmayı doğru bulmuyorum. Siz eğer olumsuz ruh halini tetikleyecek paylaşımlar yaptıkça (iyi gibi görünen, olumsuz paylaşımları kastediyorum) tıklanmanız artıyorsa, sizi takip edenlerin de buna ihtiyacı olduğunu gösteriyor olabilir. Ve bu onların duygusal boşluklarından faydalanmak olur ki; bu bence etik değil, anlamlı değil. Ne olmasını istiyorsak buna yönelik yapıcı mesajları paylaşalım ve o istediğimizi oluşturabilmek için birşeyler yapalım. Her zaman hatırlamamız gerekir ki; iyi tohum ekersek, hasat da iyi olur.

Bununla ilgili yapılmış farklı çalışmalarda, pozitif olarak desteklenen insanların kendilerine daha çok güvendikleri, fiziksel olarak olumlu etkilendikleri görülmüş. Negatif kelimelerle desteklenen insanların ise olduklarından daha kötüye gittikleri tespit edilmiş. Kısaca kendi bütünselliğimiz için duygu, düşünce ne gerekiyorsa ona göre fark edip yaşamamız önemli.

İnsanlarla ilgili bir iş yapıyorum, haliyle de kendimi sorumlu hissediyorum ve doğru bir model olmayı önemsiyorum. İnsan, aslında farkında olmadan bile bir insanı etkileyebilir. O yüzden beni tanımayan bir çok insana karşı da sorumluluğum var. Karşımdakine karşı sorumlu olduğuma inandığım zaman, o “iyi olma hali” bir görev olmaktan çıkıp, bir yaşam biçimi haline geliyor. Haliyle de yaşama özenmek gerekiyor. “El yapımı hayat” da zaten böyle bir şey. Evet bu kolay değil belki ama nereden baktığınla da ilgili biraz.

“El Yapımı Hayat” kitabının okuyucuları sana nasıl ulaşabilirler? Kendileri ve hayatları ile ilgili senden nasıl bir destek alabilirler?

Şikayeti olmayan gelmesin (kahkahalar). Şaka bir yana, kişinin gerçekten bir şikayeti varsa, bir değişime-dönüşüme ihtiyaç duyuyorsa bana ulaşabilir.

Değişim, her an, her saniye yaşadığımız bir şeyken; dönüşüm bilinçli değişim olarak tanımlanabilir. Bilinçli değişim, bir seçim aslında. Bu anlamda, bence dönüşüm değişimden daha önemli. Kişi, hayatında gerçekten bir dönüşüm yaratmak istiyorsa, bunun sorumluluğunu da alacağım diyorsa ve bahanelerini bırakmaya hazırsa, o zaman buluşabiliriz.

mari camgöz Dönüşüm Atölyesi

Çalışmalarım koçluk ve psikoloji temelli ve kişinin gelişimine, daha iyi olma haline yönelik çalışmalardır. Gerekli olduğu durumlarda nefes egzersizleri, bilinçdışı kayıtların dönüşümünü sağlayabilen enerjetik çalışmalar ile beden ve ruh dengesinin sağlanması şeklinde özetleyebilirim. Danışanım ile birlikte ortak amacımız ise; koçluk ve nlp teknikleri ile düşünmek, fark etmek, anlamak ve en önemlisi de kendisini harekete geçirebilmek üzerine.

Çünkü insan ancak eyleme geçtiği an sonuç alabilir. Tabii bazen “ben denedim ama yapamadım.” gibi yetersizlik tuzağı ile karşı karşıya da kalabiliyor insan. Ama bizim derdimiz bu olmamalı. Önemli olan sen bunu yapmaya adım attın mı? Attın. Yapamasan da bizim için kıymetli olan bu çaban. Böylece neyi yapamadığını ve neyi yapman gerektiğini görmüş olacağız. Yapıyorsan da kıymetli, erteleme ile geçirdiğin zaman kaybının önüne geçeceksin. Bu çalışmalar, alman gereken kararı daha sağlıklı, daha hızlı ve bütünsel bir denge içinde alabilmeni sağlıyor. Aktif koçluk dediğimiz 1-2 seanslık bir çalışma olabildiği gibi, gerçekten köklü bir değişim & dönüşüm sürecinde 10-12 seanslık çalışmalar yapılması da gerekebiliyor. Daha çok kariyer koçluğu olmakla birlikte, temelde iş ve özel hayat arasındaki dengeyi kurmayı hedefliyoruz.

 mari camgöz4
İnsanların buna çok ihtiyacı var.

Kesinlikle… Bu dengeleme ve daha anlamlı bir hayatı nasıl yaratabiliriz sorusuna yanıt olabilecek bir rehber olması niyetiyle “El yapımı hayat” da, kendi yolculuğumu yürürken yazdığım bir kitap aslında. Danışanlarımdan, “Mari sanki seninle sohbet ediyormuşuz gibi, kitap çok güzel” diye geri bildirim alıyorum. Bunları duyunca çok mutlu oluyorum, niyetim zaten buydu.

Kitap daha çok kendinle bir yolculuk hali, duygularını, düşüncelerini fark etmeye yönelik sade uygulamaları içeriyor. İçinde güzel müzikler yüklü, her yazı bir müzik ile eşleşiyor. Bu kendinle daha kolay başbaşa kalabilmeni sağlayabilir diye düşündüm ve hissettim. İsteğim; bir kere hüp diye okunup kenara koyulacak değil de hergün veya ihtiyaç duyduğunda birkaç yazıyı ara ara okuyup, kendini güçlendireceğin, kendini motive edip bir yol belirleyeceğin bir kitap olması idi. Ne mutlu bana ki öyle de oldu…

mari camgöz5

Bireylerle olduğu gibi kurumlarla da çalışıyor musun? Kurumlara koçluk üzerine eğitim verdiğin oluyor mu? Yoksa daha çok bireysel olarak mı çalışmayı tercih ediyorsun?

Büyük bir kurumla işbirliği kurarak devam ettirdiğim kurumsal çalışmalarım devam ediyor. Kurumsal alanda kısa sürede çok kişiye faydalı olabileceğimi düşünüyorum. Uzun yıllar kurumsal bir iş yaşamı tecrübemin de olması bu katkıyı karşılıklı artırıyor.

Bireysel & özel koçluk çalışmalarım ise; ağırlıklı olarak yönetici koçluğu niteliğinde ilerliyor. Bunun yanı sıra girişimcilerle, zaman zaman öğrencilerle çalıştığım da oluyor (bu benim sosyal sorumluluk tarafım).

mari camgöz2

Öğrencilerle çalışmak çok güzel olsa gerek? Sonuçta onlar daha yolun başında…

Öğrencilerle çalışmayı önemsiyorum ve elimden geldiğince destek olmaya çalışıyorum. Sosyal sorumluluk olarak, yılda en az iki öğrenciye gönüllü olarak hizmet veriyorum.

Şirketlerin nasıl sosyal sorumluluk projeleri varsa, bizlerin de bireysel olarak benzer çalışmalarımız olmalı. Paylaşımcı kültür devam ettikçe bu kazan-kazan felsefesi çalışacaktır ve bizlere iyi gelecektir diye düşünüyorum.

mari camgöz3

Rutin bir günün ve haftan nasıl geçiyor?

Haftanın genelde üç günü seanslar ve diğer iş görüşmeleriyle geçiyor. Pazar gününden, bir sonraki haftayı planlıyorum. Hareket halinde olmayı önemsediğim için de haftalık programım ona göre oluyor. Biraz da kendimle olabileyim, dinlenebileyim, beni yenileyecek aktiviteleri yapabileyim, bazen de hiçbir şey yapmamak üzere haftada en az bir günü kendime ayırmaya çalışıyorum.

Haftada birkaç akşam yükseklisans derslerime devam ediyorum. Kendimi yenilediğim, bambaşka bir ortamda olmak beni mutlu ediyor. Bir de kitabım var tabii. “El yapımı hayat” önceleri benim bebeğimdi ama artık benden çıktı, kendi yolunda gidecek. Onu desteklemek için neler yapabilirim bir yandan da onu planlıyorum. Eşim beni hem manevi olarak, hem de teknik işlerde çok destekliyor, bu anlamda da çok şanslıyım şükürler olsun.

Eskiden fazla zaman ayırmazdım ancak şimdilerde sosyal medyayı daha yakından takip ediyorum. Sosyal medyayı kullanmak adına her gün, gün içinde yoğunsam akşamları paylaşımlarda bulunuyorum. Orada paylaştıklarımdan kendime de bir şeyler alıyorum.

Akşamları ailemle olmayı seviyorum; onlarla sohbet etmek, birlikte kahve içmek gibi ritüellerimizi seviyorum. Hafta sonları yapabilirsem günübirlik de olsa tazelenmek için doğaya kaçmaya çalışıyorum. Eğer birkaç hafta aksattıysam, bulduğum ilk fırsatta şehir dışına çıkıyorum.

Evde yemeğimi yapıyorum. Mutfak terapisi niyetine beş çayının yanına atıştırmalıklar yapmayı seviyorum (kahkahalar). Yaptıklarımı bazen eğitimlerime götürüyorum.

İlk başlarda bana kalacak bir sürü zamanım olacak, bol bol kitap okuyacağım diyerek seviniyordum (kahkahalar). Şimdi bir bakıyorum, haftayı çok yoğun bir şekilde geçirmişim. Bir sürü kitap almışım ama okuyamamışım.

Peki şu an kurumsalda mutsuz olup, hayallerinin peşinden gitmek isteyenlere ne önerirsin?

Bir kere yaşadıkları mutsuzluk gerçek mi önce bunu bir düşünsünler, fark etsinler. Kimseye anlatmak zorunda değiller ama en azından kendileri anlasınlar. Bir de mutsuzluklarına en azından “pekiştireç” olmasınlar.

İkincisi; çalışma ortamındayken 3-4 seans bile olsa profesyonel bir koçluk desteği alsınlar. Bu destek mevcut durumu daha net görebilmelerini ve gerçek yeteneklerine odaklanmalarını sağlayabilecektir.

Ertelediğiniz veya tamamlamadığınız her çember kapanmak ister. O yüzden içerde konuşan o mutsuzluğu yaratanın ne olduğunu anlayabilmek önemli. Ben yazarak kendimi daha iyi anladım. Yazdıkça, kendi duygularımla buluştukça, hemen de olmadı ama farkında oldukça duygularım, düşüncelerim, isteklerim bir bir ortaya çıktı.

Özetle ben mutsuzum diyerek kimse öyle hemen işini gücünü bırakmasın, ne olduğunun gerçekliği ile önce bir buluşsun. Bu olmadıysa ve sen aynı kafada isen gideceğin her yerde yine aynı şeyi yaşarsın, yaşatırsın.

Mutsuz olduklarını düşünenler, önce mevcut durumlarına gerçekçi olarak baksınlar. Durum çok net ise harekete geçsinler. Öncelikle mevcutta daha iyi neler yapabilirler, tüm yolları denediler mi? Hangi yetenekleri güçlü? Gerçekten hayalleri ne? En kolay ve doğal neleri yapıyorlar? İş dışındaki zamanlarda da bunları yapmak onları daha iyi hissettirebilir mi? Gibi gibi buna benzer birçok soru ve uygulama sonrası artık amaçları net ise ve başka bir yönü gösteriyor ise; o zaman bu hedefe ulaşabilmek üzere zamana ve paraya da ihtiyaçları olduğu durumda bunun bir geçiş süreci olduğunu bilerek daha bilinçli çalışsınlar. Bunu doğru yönetsinler, kimsenin kendisiyle ilgili bir durum için çevresindekileri de rahatsız etme hakkı yok. Şikayetlerinden beslenen değil, şikayetlerini çözüm yollarına dönüştüren olsunlar.

Ve son olarak, bizi sosyal medyada ilk gördüğünde ne düşünmüştün? Şimdi tanıdıktan sonra ne düşünüyorsun? (kahkahalar)

Öncelikle isminizi çok beğendim. “Yaşasın birileri bu konuları cesaretle konuşabilecek.” dedim. Plaza yaşamında malum belli kalıplar var ya, o kalıplardan oldukça rahatsız olan biri olarak sizi markajıma almıştım (kahkahalar). Sizi tanıdıktan sonraysa daha çok sevdim (duygusal anlar). PD: teşekkür ederiz 🙂

Sizin gibi üç kadın, güçlü bir şekilde, ortak hedefiniz için çok uyumlu çalışıyorsunuz. Bana göre çok kıymetli bir değer bu; belli ki hayat görüşünüz ve değerleriniz ortak. Ve hepinizin renkleriyle ortaya çok güzel şeyler çıkıyor. Sizi tanıdığıma çok mutluyum.

Biz de seni… Çok çok teşekkür ederiz.

20180207_PD_MariCamgozPektezol_dortlu

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Siyah mı beyaz mı? Beyaz
  2. Uçak mı yelkenli mi? Yelkenli
  3. Pizza mı lahmacun mu? Pizza
  4. Mavi mi yeşil mi? Mavi
  5. Topuku ayakkabı mı babet mi? Topuklu ayakkabı tabii ki 🙂 (kahkahalar)
  6. Rakı-balık mı, şarap-peynir mi? Rakıı! (kahkahalar)
  7. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan? Bilimsel bir yönü olduğunu okudum Tuğba Bayburtluoğlu’nun röportajından. Yumurta tavuktan çıkıyormuş, şu enzim olayı (kahkahalar)

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir