Bir Girişimcinin Hikayesi: “Makarna, Lütfen!”

Tuğba Bayburtluoğlu kimdir?

Gıda Mühendisliği okuyup, yıllarca butik gıda üretimi yapan firmalarda çalıştıktan sonra, eşinin sebze yememesinden yola çıkarak sebzeli makarna yapmaya başlayan; herkes bu harika makarnaları tatmak isteyince de  “Makarna, Lütfen!“i  kuran, çalışkan, bilgili ve eğlenceli biri Tuğba Bayburtluoğlu. Tuğba ile, hayatındaki radikal kararları nasıl aldığını, hayata bakış açısını, girişimciliği ve önerilerini konuştuk. Tabii ki sadece konuşmadık,  harika bir manzaraya karşı lezzetli yemekler de yedik 🙂 .
Tuğba Bayburtluoğlu Profil FotoKendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

İşçi emeklisi bir babanın ve çocuklarını belli bir yaşa getirinceye kadar çalışmamış sonrasında da sözleşmeli olarak halk eğitimi öğretmenliği yapmış bir annenin üç kızının en küçüğüyüm. Annemin deyimiyle “kan kırmızısı” 🙂 . Kendi halinde bir çocukluk yaşadım. Ortanca ablam her cumartesi günü beni kütüphaneye götürürdü. Kitap okuma alışkanlığımı böyle edindim diyebilirim.

Liseyi, İstek Vakfı Anadolu Lisesi’nde okudum. Mezun olduktan sonra Ege Üniversitesi Gıda Mühendisliği Fakültesi’ni kazandım ve çok gerekiyormuş gibi hazırlık sınıfını atladım ve 5 senelik okulu 4 senede bitirdim :). Neden? Çünkü para sıkıntısı vardı, okulu bir an önce bitirip İstanbul’a geri dönmem ve para kazanmaya başlamam lazımdı. Haliyle, mezun olduktan sonra çok istememe ve teklif gelmesine rağmen yüksek lisansa devam edemedim. Ama yıllar sonra bu hayalimi gerçekleştirdim ve mühendislik eğitimim üzerine pazarlama yüksek lisansı yaptım.

Gıda Mühendisliği okumak bilinçli bir tercih miydi?

Aslında çok da bilinçli değildi. Matematiği çok seviyordum, fizikle sonradan barıştım, kimyayla da aram fena değildi. O yüzden mühendislik okumayı tercih ettim. Hatta Ekşi Sözlük mahlasım bile “rasyonelkupaj145” dı.

Artık deşifre oldun! 🙂

🙂 Eski entrilerimden benim ben olduğumu anlamazdınız belki ama artık sürekli “Makarna Lütfen” ile ilgili yazdığım için zaten hemen anlarsınız. Artık hiç öyle bir derdim yok 🙂 .

🙂 Peki, tekrar üniversite tercihine ve okul yıllarına dönersek…

Daha iyi yaşamak ve para kazanmak için iyi bir iş sahibi olmam gerekiyordu. İş sahibi olmam için de üniversite okumalıydım. Zaten matematik ve fizik çalışmaktan keyif alıyordum. Mühendislik bölümlerini yazmaya böyle karar verdim. Ağır kimya gerektiriyor diye gıda mühendisliğini neredeyse yazmıyordum. Ama yazdım ve okudum işte 🙂 . Şimdiki aklımla sınava girsem matematik, bilgisayar ya da kod yazma gibi bölümleri tercih ederdim muhtemelen. Çünkü dünya o tarafa gidiyor.

Okulumu uzatmadan bitirdim ama mezuniyet notum 58 gibi bir şeydi sanıyorum. Hiçbir zaman takdirlik bir öğrenci olmadım fakat mezuniyet notumun düşük olması, sonrasında doktora yapmamda biraz sorun yaratmadı değil.

Bu arada şunu da belirtmek istiyorum; küçüklüğümden beri dikkat eksikliğim vardı, hala da bunun üzerinde çalışıyorum. Ve ben, hayatım boyunca hep sevilmeyi sevdim. Ama gördüm ki bu durum aslında konsantrasyonumu bozuyormuş. Oysa şimdi etrafımdaki öğrencilere baktığımda, ne istediklerini daha çok bildiklerini ve hedeflerine kitlenmiş bir şekilde çalıştıklarını görüyorum. Ben öyle değildim. Söz dinleyen bir çocuk oldum, büyüklerimin dediklerini yaptım, çok büyük laflar etmedim, okulu kırmadım, ortalamanın biraz üstü bir öğrenci oldum. Ama hiçbir zaman “1 numara olmalıyım” gibi hırslarım olmadı.

tuğba bayburtluoğlu

Üniversiteden mezun olduktan sonra iş hayatı nasıl başladı, nasıl devam etti?

Üniversitede okurken ikinci dil olarak İtalyanca öğrenmiştim. Mezun olduktan hemen sonra da bir hocamın bağlantıları sayesinde İstanbul’da, meyve suyu katkıları ve konsantresi üreten bir firmada işe girdim. İthalatı orada öğrendim diyebilirim. Ama ‘mühendisim’ diye havalanarak yaptığım işler; kargo göndermek, telefona bakmak, fotokopi çekmek oldu tabii önce (gülüşmeler). Sonra; İtalyancamı da kullanabileceğim, Kabataş’ta bir makine firmasında çalışmaya başladım. Ailem hala Tuzla’da oturduğu için kendime Kadıköy’de küçük bir daire tuttum. Üniversite hayatımın devamı gibiydi, güzel bir dönemdi… 🙂  Krizin şarap ve meyve suyu endüstrisini vurmasıyla birlikte işten çıktım. Evimi kapattım, ailemin yanına döndüm ve onlara yakın olsun diye Gebze’de işe girdim. Hazır ailemin yanına gelmişken –üniversite yıllarından beri içimde kalan – yüksek lisans yapayım dedim. Gebze Yüksek Teknoloji Üniversitesi’nde (şimdiki adı Gebze Teknoloji Üniversitesi) işletme yüksek lisansı yaptım.

Gebze’de çalıştığım işten ayrıldıktan sonra Anadolu yakasındaki Vefa Bozası’nda ve çeşitli küçük firmalarda çalıştım bir süre. Kitle üretimi yapan gıda devlerinde hiç çalışmadım. Mesela bir tanesi, büyük firmalara satış yapan küçük bir makine firmasıydı. Böyle firmalar zaten küçük olmak durumunda, yüzlerce kişi çalıştırmalarının mantığı yok. Satışta ve üretimde birkaç kişi olsun yeter.

Bu arada çalıştığım süre boyunca kendimi, Tarım Bakanlığı’ndan alınacak izinler vs. konularında geliştirmiştim. Yüksek lisans yaptığım dönemde, dünya devlerinden bir firmanın tam da bu alanda çalışmak üzere birini aradığını öğrendim ve hemen özgeçmişimi gönderdim. Ama maalesef işe alınmadım. Bu konuyla ilgisi ve deneyimi olmayan birini aldılar. Böyle büyük firmalara girebilmek için bir torpilinizin olması gerektiğini düşünmeden edemiyorum bazen…

Velhasıl yüksek lisans bitti, evlendim. Bu arada zeytinyağı üretimi yapan bir şirkette çalışıyordum.

'Makarna, Lütfen!' doğuyor...

Blog, hayatına ne zaman girdi?

Bu dönemde dijital platformda bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyordum. Ekşi sözlükte ara ara gıda ile ilgili entry’ler giriyordum zaten. Herkes beni gıda danışmanı ilan etmişti:) Daha ciddi olduğunu düşünerek yazılarımı bir sitede topladım, daha sonra bu yaptığıma blog yazmak dendiğini öğrendim. (gidamuhendisi.com) Biri eczacı, diğeri de tasarımcı olan ablalarım da siteye yazıyorlardı. Kuru fasulyenin gaz yapmaması için neler yapılır, hangi meyve nasıl tüketilir gibi “gıdayla ilgili faydalı bilgiler” yazılar yazıyordum. Şimdi geriye dönüp o yazıları okuduğumda devlet bankası müdiresi üslubuyla yazdığımı görüyorum. (kahkahalar)

Makarna Lutfen!

 Peki, kurumsal hayatına nasıl veda ettin ve “Makarna Lütfen” nasıl doğdu?

Blogda yazdığım yazılar ve gıda standartları ile ilgili hassasiyetim bana zorluk çıkarmaya başlamıştı. Zaten hamileydim ve dostça yollarımızı ayırdık.

Bebeğimin doğduğu ve evde olduğum zamanlarda çok fazla TV izledim. Ve yabancı yemek programlarını izlerken aklımda bazı fikirler oluşmaya başladı. “Nereden çıktı ‘Makarna Lütfen’?” diye sorduklarında şu cevabı veriyorum: “Kocam sebze yemiyor, ondan.” karnabaharı bozulmuş patates zanneder, kerevizin tadını bilmez… Çocuk da onun gibi olmasın diye bir gün kerevizi haşlayıp hamurun içine koydum ve erişte açtım. Sos, ceviz vs. ekleyip eşime sundum. İkinci tabağı istedi! Yediğinin kereviz olduğunu öğrenmek bile ikinci tabağı yemesine engel olmadı 🙂 Sonra bu benim ikram yemeğim gibi oldu, yiyen herkes beğendi. Fikir buradan çıktı aslında.

Bir yandan da loğusa olmanın verdiği, çocuğumun geleceği için iyi bir şeyler yapmalıyım düşüncesi vardı. Ayrıca hem maddi hem de ruhsal olarak bir iş yapmam gerekiyordu. Girişimciliğin önündeki en önemli engelin para olduğunu düşünüyordum. Granola (fırınlanmış müsli) üretmeyi planlayan biri ile yollarımız kesişti. O dönem granola Türkiye’de pek üretilen bir şey değil, o kişinin uzmanlık alanı da gıda değildi. Amerika’daki bazı iş modellerini incelemiş ve ilham almıştı. Yarı zamanlı danışmanlık vermeye başladım onlara ve gördüm ki adam bu işi 50-60 bin TL’ye kurdu. Ben ise milyonlar gerekir zannediyordum o güne kadar. Bu, kafamda ampul yandığı anlardan biri oldu.

Bu arada üniversitede doktora yapıp, sonrasında araştırma görevlisi olmayı da düşündüm ama mezuniyet notum, okulun yeri vs. nedenlerden dolayı olmadı.

Eşim de devlette çalışmayı istiyor ve kuralara giriyordu. Son girdiği kurada Kırklareli çıktı. Planlarım “Kırklareli’nde bir gıda belirleyip ticaretini yapayım”a dönüşmüştü. Ve hatta raf ömrü, soğuk zincir vs. düşünerek gıdayı bırakıp kıyafet, takı vs. ticaretini bile düşündüm. Eşim bunu okuyunca delirecek sanırım 🙂 Bu arada orada da iş aramaya devam ettim ama bir şekilde hepsinde direkten döndüm, olmadı.

Kırklareli’ne taşındığımızda kafe tipi, kek vs. de yapabileceğimiz, hatta bir yıl öncesine kadar bilfiil kullandığım bir makineyi 2011 parası ile 2.500 TL’ye aldık. Bu arada ben bir firmada çalışmaya başlamıştım. Bir helvacıdan rica minnet aldığımız 50 kg. irmiği eşimle eve taşıyorduk, babam da tüm gün ondan makarna yapıyordu. Kapı sinekliğini dezenfekte edip makarnayı onun üstünde kurutmak gibi cin fikirler ürettik imkansızlıklardan 🙂 . Ambalaj işini de halledip sanal bir pazar yerine koydum. Çevreme de haber saldım. Arkadaşlarımın da Bağdat Caddesi’nde bir dükkanları vardı, onlar da oraya koydular sağ olsunlar. Oradan yavaş yavaş satışlar başladı. Baktık ki olacak gibi, işimden ayrıldım ve 2012’de şirketi kurdum.

Şirketi kurdurduktan sonra da bir süre başında durarak fason ürettirdim. Aracısız satış yapabilmek için e-ticaret sitesini kurmaya karar verdim. Kosgeb’in girişimcilik kursuna gittim ki bu küçük şehirlerde daha kolay bir süreç. Küçük yerlerde kadın girişimcilere daha çok değer veriliyor.

Her zaman istediklerimin istediğim zamanda olamayacağını acı derslerle öğrendim e-ticaret sitemi kurarken. Web sitesini sıfırdan yaptırmak istedim ama nakit ve vakit kaybı olarak bana döndü ne yazık ki. Ben de hazır e-ticaret yazılımlarından birini kullandım.

2013’de “Makarna, Lütfen!”i açtım. Yerel bir üreticiden reçel aldım, ailesel diyabet ve hipoglisemi sorunumuzdan dolayı sebzeli tam buğday makarna vs. derken konsept oturmaya başladı. Piyasada sebzeli makarnalar %3-%10 sebze içeriyorlar, ben ise %44’e kadar çıkarabiliyorum sebze oranını. Amerika’yı baştan keşfetmedim ama niş bir pazarda ürünün değerini artırdım ve ürünün tercih edilebilir olmasını sağladım. Loğusa iken TV’de izleyip “Bunlar hiçbir zaman Türkiye’ye gelmeyecek mi?” dediğim ürünleri bir gıda mühendisinin onayından geçirerek siteye koyuyordum.

“Çocuğum sağlıklı beslensin.” çok ulvi ve her anne-baba için geçerli bir amaç. Ayrıca hem anne, hem de gıda mühendisi olman, sana güven duyulmasını sağlıyor.

Aynen. Bunlar hikayenin oluşmasını sağlayan unsurlar oldu.

Hepsi çocuğun gibidir tahminen ama, en sevdiğin ürünün hangisi?

Yemeyi mi satmayı mı? (kahkahalar)

İkisi de 🙂

Proteini artırılmış makarnamın en faydalı ürünüm olduğunu düşünüyorum. %20 protein içeriyor ve özellikle sporcular için çok faydalı. Organik eriştemizi çok beğeniyorum, ipeksi bir dokusu oluyor pişirince. Bu yüzden yapmayı çok seviyorum. Organik tam tahıllı eriştemizi de bol sebzeli bir sos ve azıcık sucukla (baharatı farklı bir tat veriyor) pişirip herkese yedirmeyi çok seviyorum.

Girişimci olmak isteyenlere: 'Makarna, Lütfen!' nasıl büyüdü?

Girişimci olmak isteyenleri yakından ilgilendirdiğini düşündüğümüz için sormak istiyoruz; “Makarna, Lütfen!” i kurmak için gerekli finansmanı nereden ve nasıl sağladın?

Ocak 2013’te marka tutmaya başladıktan sonra mart ayında bir yarı-devlet bankasının, KGF garantörlüğündeki kadın girişimcilere özel kredisinden aldım. O zaman böyle krediler almak daha zordu ama şimdi özellikle kadın girişimciler için, kalkınma ajanslarından KOSGEB’den kredi almak mümkün. Önemli olan, para kazandıracak ve tutacak bir iş planına sahip olmanız ve bu plan ile işi yapabileceğinize kredi verenleri inandırmanız.

KOSGEB eğitimlerinden çok şey öğreniyorsunuz. Ben, iş planı yazmayı öğrenmiştim mesela. Ayrıca bu eğitimlerde başka girişimcilerle tanışmak da ufkunuzu açabiliyor. O yüzden KOSGEB eğitimlerine mutlaka gidilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Velhasıl, KGF’den krediyi aldım. Zaten makarna yapıp kurutan makineleri önceden araştırmış ve beğenmiştim. Krediyi alınca da 12 saat dolmadan yarısını harcadım 🙂 . (kahkahalar) Ancak makinelerin İtalya’dan gelmesi ve üretime başlamam tam Gezi olaylarına denk geldi. Tam da yeri gelmişken girişimci olmak isteyen arkadaşlara önemli bir şey söylemek istiyorum; eğer bir otel açmak, yazlık yerde bir büfe ya da dondurmacı açmak gibi yaza özel bir iş yapmayacaksınız iş dünyasına yazın girmeyin. Şimdiki aklım olsa, aldığım parayı bankada üç ay değerlendirirdim. Bu süreyi de eleman bulmak, işle ilgili araştırma yapmakla geçirirdim. Zaten kredinin ilk 6 ayı geri ödemesizdi.

Makineler geldi, üretime başladın. Peki, “Makarna, Lütfen!”in grafiği nasıl yükseldi?

Önce atölye yapmak üzere bir yer buldum ve gıda üretimi yapılabilir hale getirdim. Makineleri aldığım arkadaşım, kurulum için atölyeye geldiğinde yanında 500 kg da irmik getirmişti. Tabii ben o güne kadar 50’şer kilo irmikle üretim yaptığım için 500 kg ile nasıl üretim yapacağım diye kara kara düşünmüştüm 🙂 . Hala ilk üretim videomuz durur. (duygusal anlar)

Hani yeni bebeği doğan anneler gecenin bir vakti kalkıp bebeklerinin nefesini dinlerler ya, bendeki de o hesap 🙂 Makinelerin başındaydım sürekli, başına bir şey gelirse diye endişeliydim. 6 aylık kredinin faizini nasıl ödeyeceğimi düşünüyordum. Hatta o dönem çalışanların maaşlarını bile tam ödeyememiştim. 2013’ün Kasım ayında, kredinin ilk ara ödemesini yaptıktan sonra satışlarda biraz kıpırdanmalar olmaya başladı.

Bir gün köyden, kayınvalidemden koca bir kasa elma geldi. Komşulara dağıttıktan sonra en iyi sen değerlendirirsin diyerek kalanını bana göndermiş. Ben makarnacıyım, ne yapacağım bu elmaları (kahkahalar). Bizim oralarda hediye gelen, hediye gider diye bir laf vardır. Onu da düşünerek; elmalardan şekersiz püre yaptık ve küçük kavanozlara koyup pastörize ettik. Belirli bir fiyatın üzerinde ürün alanlara da bu elma pürelerini hediye ettik. O gün inanılmaz bir satış yaptım. “Hııı! Türk halkı demek ki bunu seviyor” diye düşündüm… (kahkahalar).

Ee biz halk olarak eşantiyon severiz 🙂

Evet aynen 🙂 . İşte o zamanlar yani 2013 Ocak ayında aylık satışımız 30 koliydi. 2014’te ayda ortalama 800 koliye, 2015’de 1.000, 2016’dan sonra da 1.200 koli satışa ulaştık. Aylık 1-1,5 ton makarna üretiyoruz. Private label yapıyoruz. Yavaş yavaş büyük marketlere girmek için çalışıyoruz. Bu arada taklit de ediliyoruz. Dünyanın tek makarnacısı ben değilim elbette ama logonun, ürün isimlerinin ve kategori isimlerinin aynı olmasını etik bulmuyorum. Bu kadar da aynı olmaz.

Makarna Lutfen doguyor

Atölyede kaç kişi çalışıyorsunuz?

Atölye ilk açıldığında, ben dahil dört kişiydik. Şu anda ise ben dahil 9 kişi çalışıyor. Uzun bir zaman çalışanların hepsi kadındı. Ama artık bir de böceğimiz var 🙂 . Gıda Bölümü mezunu Ömer, “Makarna, Lütfen!” kadrosunda bir süredir.

İki arkadaşımız bizim ekibe katıldıktan sonra hamile kalıp doğurdular. Bu arada biz bebek dostu bir şirketiz. Devletin sınırları var; 1 yaşına kadar belli bir süre emzirme izni alabiliyorsunuz. Ancak Dünya Sağlık Örgütü diyor ki; bebeğin iki yaşına kadar emzirilmesi lazım. O zaman biz de Dünya Sağlık Örgütü’nün dediklerine uyuyoruz. Bebek ne kadar istiyorsa o zamana kadar anneye bu izni veriyoruz.

Harikasın! Çalışanlar da senin bu samimiyetini suistimal etmiyorlar belli ki…

Ee tabii… Küçük bir şehirde yaşadığımız için çalışanlar zaten evine yürüyerek gidip geliyor. Bir de şu var; her şey, herkes için geçerli olmayabilir. Önemli olan hakkaniyet ve samimiyet. Mesela ben hafta sonları çalışmaktan nefret ediyorum. Daha doğrusu hafta sonları bir yere gitmek zorunda kalmaktan nefret ediyorum. Ailemle vakit geçirmek, kendime zaman ayırmak istiyorum. Herkesin de böyle yaşaması gerektiğini düşündüğüm için de hafta sonu çalışılmaması gerektiğini savunuyorum. Yaşama vakit kalmalı. Şu anda şirkette durumumuz böyle.

“Makarna, Lütfen!”de artık sadece makarna yok bildiğimiz kadarıyla. Ürünlerinden bahseder misin biraz?

Evet, artık sadece makarna satmıyoruz. Şekersiz kurabiyeler, hem şekersiz hem de içinde katkı maddesi olmayan kek karışımları, her türlü organik bakliyat da satıyoruz. Bu arada “organik ürün sertifikamız”ı da aldık tabii. Unutmadan söyleyeyim, süt ürününe alerjisi olanlar için ayrı hatlarda üretim yapıyoruz.

Gelecek planları...

Bundan sonrası için planların neler?

Muhasebe, finans, dijital pazarlama ve yöneticilik konularında kendimi daha çok geliştirmeyi hedefliyorum. Dijital pazarlama, samimiyet ve hızlı dönüş e-ticaret için çok önemli. Bir de tabii ki sosyal medya. Açıkçası sosyal medyayı iyi kullandığımı düşünüyorum.

Ve bir kitap planım var. Hatta ilk 3-4 bölümü bitti bile 🙂 . Gelecek kış hazırlıklarına yetişsin istiyorum. Kış hazırlıkları çok önemli, yanlış yapılan çok şey var.

PD ve Tuğba Bayburtluoğlu

Peki, işinden istifa edip de senin gibi girişimci olmak isteyenlere önerilerin nelerdir diye sorsak? 🙂

Literatürde de belirtildiği gibi; en az altı ay boyunca nakit akışının devam ettirebilecek ve hayat standardını düşürmeyecek bir paranın cebinde olması lazım. Zaten kredilerin 6 ay geri ödemesiz olmasının sebebi de bu. Tabii, ödemeniz gereken taksitleriniz, çocuğun okulu vs. varken belli bir maaşla çalıştığınız işinizden, hayatınızdan yani konfor alanınızdan çıkıp da sıfırdan bir şeyler yapmak çok zor. O yüzden kadın girişimciler için 35 yaş bir sınır oluyor. Çünkü genelde bu yaşa kadar ev, çocuk, birikim gibi konular hallolmuş oluyor. Sonrasında kurumsal hayat bir yere kadar diyor insan 🙂 .

Ama girişimcilik bir kere insanın kanına girdikten ve kendi işini yapmanın zevkini aldıktan sonra da kolay kolay başka bir iş yapamıyorsunuz. Bu işim batsa bile ben tekrar bulur buluşturur yine bir büfe açarım herhalde. Çok büyük konuşmayayım ama artık kurumsalda çalışamam gibi geliyor.

Plazadan Dünyaya’yı ilk duyduğunda ne düşünmüştün, bizi tanıdıktan sonra ne düşünüyorsun? 🙂

Güzel bir fikir olduğunu düşündüm ama çok tematik kalmayın derim. Sadece plaza hayatını bırakıp girişimci olan insanlarla değil de, sıfırdan bir şeyler kurmuş insanlarla da röportaj yapabilirsiniz. Network’ünüzü geliştirin. Öngörmediğiniz şeyler sizi başka bir yerlere götürebilir.

Son olarak bir şeyi daha merak ediyoruz; “Makarna, Lütfen!” adı nereden geliyor? 🙂

Hamileyken evde izlediğim yabancı yemek programlarının bir tanesinde o günün konsepti makarnaydı. Bölümün adı da “Pasta, please”. Programda, garson ne istersiniz diye soruyor, müşteri de “Makarna, Lütfen” diyor. İşte böyle… 🙂

Bu benim kurduğum 5. marka aslında. Bu aralar “Makarna, Lütfen!”in ismini, markayı değiştirsem mi diye de düşünüyorum açıkçası. Yakında değişiklikler olacak ama şimdi söylemeyeyim, sürpriz olsun 🙂 .

Bu keyifli, bol kahkahalı sohbet için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

makarna lütfen toplu fotoğraf

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı Kahve mi? Çay, limonlu
  2. Vezir mi piyon mu? Vezir
  3. Uçak mı yelkenli mi? Uçak
  4. Pizza mı lahmacun mu? Lahmacun, pizzanın da pide gibi olanı olabilir.
  5. Topuku ayakkabı mı babet mi? Babet. Aslında babet de değil, spor ayakkabı.
  6. Rakı-balık mı, şarap-peynir mi? Rakı-balık
  7. Siyah mı beyaz mı? Beyaz
  8. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan?  O ispat edilmiş bilimsel olarak, kitabımda da yazacağım :). Yumurta tavuktan. Çünkü belirli bir enzim var, o sadece tavukta var, yumurtada yok. (PD: olaya bilimsel yaklaşan bir sen oldun. Artık bu soruyu çıkartabiliriz.)

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Girişimcinin Hikayesi: “Makarna, Lütfen!”“ için 1 yorum yapılmış.

  • Öznur

    (Şubat 8, 2018 - 9:16 am)

    Yaaa çok tatlı. Allah yolunuzu açık etsin.

    Ben de düşünmüştüm çok eskiden bir şeyler yapmayı da KOSGEB’te bilgi almaya çalıştığım insan bilgisiz olunca babanızın sigortası var dolayısıyla siz de dolaylı sigortalı oluyorsunuz. Size kredi veremiyoruz deyince vazgeçmiştim. Defalarca söyledim ne ilgisi var benim işim yok diye anlatamamıştım.

    Bir gün yine kendi işimi kurmaya karar verirsem, Tuğba Bayburtluoğlu’dan staj almayı çok isterim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir