“Def’i’ne”sini Bulan Naif Ruhlu Kadın

Tuğba Ünsal kimdir?

Yanlış bir tercih sonucu hukuk fakültesini kazanarak avukat olmuş, 16 yıl boyunca “birlikte büyüdük” dediği hukuk bürosunda çok sevdiği insanlarla çalışmış ama bu sistemi kaldıramayan naif ruhuna ve kalbinin üstündeki bitmek bilmeyen ağrıya teslim olarak istifa etmiş ve hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkmış biri Tuğba Ünsal. Tuğba ile; istifa kararını nasıl aldığını, yeni ve huzurlu hayatını, öpüp koklayarak yaptığı seramiklerini konuştuk.
Güneşli bir İstanbul gününde, Üsküdar sokaklarında gideceğimiz adresi bulmaya çalışıyoruz. Hava da pek güzel, keyfimiz de 🙂 Bir anda karşımızda adreste yazan yeri görüyoruz. Sevimli bir bahçesi olan harika bir müstakil bina… Zile basıyoruz, kapıyı sıcacık gülümsemesiyle Tuğba açıyor… Sonra neler mi oluyor? Buyrunuz aşağıda 😉
Merhaba Tuğba 🙂 Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

İstanbul’da doğup büyüdüm. Şişli Terakki Lisesi’ni bitirdikten sonra yanlış bir tercih yaparak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdim.

Tuğba Ünsal profil fotoNasıl “yanlış” tercih yaptın? Biraz daha detaylı anlatır mısın?

Üniversite tercihlerimden ikisi arasındaki puan boşluğu sebebiyle –o dönem ders aldığım öğretmenimin de etkisiyle- sınavdan bir gün önce hukuk fakültesini de tercihlerimin arasına bir yere sıkıştırıverdi(k). Bu arada ailemizde hiç hukukçu olmadığı gibi hukuka dair hiçbir bilgim, heyecanım, ve merakım da yoktu. Sınavdan çıktıktan sonra, klasik televizyonda yayınlanan cevap çözümlerinden yanıtlarımı hatırladığım kadarı ile kontrol ettim, puanımı aşağı yukarı hesapladım ve bummmmm: 5. ve 7. tercihlerim arasına sıkışmış olan İstanbul Hukuk Fakültesi’ni kazanacağımı anladım. Hiçbir şey hissetmiyorum, heyecanlanmıyorum ama üzülmüyorum da. İki ay sonunda ÖYS sonuçları açıklandı ve evet, İstanbul Hukuk’u kazanmıştım. Komiktir ki, geleceğimde kocaman bir yer teşkil edecek meslek seçimime dair hiçbir şey hissetmeme durumum, bütün hukuk fakültesi hayatım boyunca devam etti. İlk yıl tekrar sınava girmek istedim ve o büyük 1 numaralı hukuk amfisinde herkes ders çalışırken ben test çözüyordum. Ama hiç hesaba katmadığım bir şey oldu: Aşık oldum. O hakim olur, ben de savcı, küçük bir kasabaya atanırız, romantik bir hayatımız olabilir aslında derken hukuk fakültesi bitti. İkimiz de avukat olduk ve evlendik. Mezun olduktan sonra ilk bir yıl bir hukuk bürosunda staj yaptım. Sonra başka bir hukuk bürosuna geçtim ve istifa edene kadar da 16 yıl boyunca orada çalıştım.

Peki sen hangi bölümde okumak istiyordun?

Aslında lisede disiplinli bir öğrenciydim. İşletmede ne okunduğuna dair bir bilgim varmış gibi, bütün çalışma kağıtlarımın başına hedef olarak “İngilizce işletme” yazardım. 18 tercih yapma hakkımız vardı o zamanlar. Bütün tercihleri doldurmamış, sadece 8 tercih yapmıştım ama Boğaziçi, ODTÜ ne kadar İngilizce İşletme Bölümü varsa yazmıştım. En kötü İstanbul İşletme olacaktı yani (kahkahalar). Ama işte hukuk oldu.

Tercihler arasında sıkıştırdığımız hukuk fakültesini babama söylediğimde, “Ne hukuku canım, avukat mı olacaksın; hem seninle hukukun ne ilgisi var!” dedi (kahkahalar). Tabi kazandığımı duyunca da “Ennnnnn çok istediğim şey, hukuk fakültesini kazanmandı.” dedi işte. Canım babacım… (kahkahalar).

İş hayatına dönersek; 16 yıl oldukça uzun bir süre, çalışma ortamının iyi olduğunu anlıyoruz?

Kesinlikle. Bu kadar uzun süre aynı hukuk bürosunda çalışıyor olmamda çalıştığım insanları çok sevmemin, orayı evim olarak görmemin, ve hatta orada büyümüş olmamın çok etkisi var kuşkusuz. Staj akabinde işe başladığımda, 3 ortak ve bir de ben vardım. Ama yıllar içerisinde büyüdü, hep ilerledi ve bugün 30 kadar avukat çalışanı olan bir hukuk bürosu. Yani beraber büyüdük diyebilirim. O yüzden çok değerliydi benim için, keza çalıştığım insanlar da öyle. Ama şu da bir gerçek; kalbimin üstünde hep bitmek bilmeyen bir ağrı vardı. Şirketler hukuku alanında çalışıyordum ve alan zaten kendi içinde dahi sürekli bir gerginlik, stres barındırıyor. Bir terslik mi olacak, bir aksilik mi ortaya çıkacak mı diye hep kalbimde bir çarpıntı vardı. Bitmek bilmeyen bir çarpıntı. Yıllar geçtikçe ben bu stresi, gerginliği kaldıramaz hale gelmiştim. Hatta son zamanlarda artık kalp sesimi duyuyordum.

İstifa kararı...

Peki nasıl istifa ettin?

Aslında böyle uzun uzadıya düşünüp de verdiğim bir istifa kararım yok. Şu kadar yıl sonra sonra istifa edeceğim gibi bir planım yoktu ama ‘istifa etmek’ hep dilimdeydi. Bir gün (hiç unutmuyorum 1 Ağustos 2016) öğle yemeğimi yedikten sonra, kahvemi aldım ve masama bilgisayarın başına oturdum. Klasik, yemek sonrası maillerime bakacaktım ki; hop oturduğum masamdan kalktım, oda arkadaşıma dahi birşey demeden müthiş bir sükunet içerisinde alt kata inip kurucu ortaklarımızın yanına oturdum ve ağzımdan çıkıverdi: “Ben ayrılmak istiyorum.”

Kocaman bir sessizlik…

Nereye gideceğimi sordular tabi akabinde ama inanın cevap veremedim. Çünkü bir yere gitmeye dair bir düşüncem yoktu ki, sadece gitmek istiyordum. Sorunumun ofisle, diğer avukat arkadaşlarımla, sunulan imkanlarla ya da maddiyatla ilgisi olmadığını; sadece bu işi yapmak, bu sıfatı taşımak, bununla yaşamak istemediğimi söyledim. Bunun üzerine bir şey diyemediler. Tabii şu da var; farklı bir hukuk bürosuna gidecek olsam bu kadar anlayışla karşılamazlardı bence kararımı.

20171017_PD_TugbaUnsal_Rop_01

Başka bir hukuk bürosunda çalışmış olsaydın istifa kararını daha önce verir miydin?

Bilemiyorum, belki de. Daha önce de dediğim gibi, beraber çalıştığım insanları çok seviyordum, orayı evim olarak görüyordum. Farklı bir ofiste olsaydım ve böyle bir çalışma ortamım olmasaydı bu kadar uzun süre çalışamazdım herhalde.

Ofisteki çalışma arkadaşların senin iş konusundaki mutsuzluğunu biliyorlar mıydı?

Aile gibi bir ortamda çalıştığımız için tabii ki biliyorlardı, bütün o süreçlere vakıflardı. Ama şu da var; stres, mesleğin bir ‘getirisi’ olduğu için zamanla kanıksar hale geliyorsunuz. Elbette avukat olmanın keyifli yanları da var ama hukuk, doğası gereği çok da eğlenceli bir çalışma alanı değil. Sonuç olarak; bu sistemi, benim naif ruhum kaldıramadı. Zaten bu mesleğe uygun değildim ve çok isteyerek de avukat olmamıştım. İstifamı verdikten sonraki iki ayın sonunda da elimde bütün eşyalarımı koyduğum koliyle ayrıldım işimden. O kadar tuhaf ki; o kolide okul diplomamdan evlilik cüzdanıma, yıllar öncesinden kalma fotoğraflardan kızımın ayak izine kadar bir sürü unutulmuş eşya vardı. Ne de olsa 16 yılın birikimi.

Peki, istifa ettikten sonra ne hissettin ve neler yaşadın?

Elimde bir koliyle geldim eve. İçinde 5 yıl hukuk fakültesi, 16 yıl meslek hayatı olan ve ne yapacağımı bilemediğim bir koli. Yani bir ferahlama, bir ‘kendimi sokaklara atayım’, bir ‘mutluluktan allahım deliriyorum’ hali katiyen yok. Aksine boğazımda koca bir düğüm var. Çünkü, “bu işi yaparak hayatımı devam ettirmek istemiyorum” diyerek istifa etmiştim ama bir B planım yoktu. İnanın, o koliyi nereye koyacağımı tam 5 ay boyunca bulamadım. Ortada 21 yılınızı verdiğiniz korkunç bir emek var.

Aslında istifa ettikten sonrası için; gezmek, hep ertelediğim işleri yapmak, festivallere gitmek, mesela Film Ekimi’ne gidip üst üste üç film izlemek, sinemaya sabah 11 matinesine girmek gibi hayallerim vardı ama öyle bir dünya yokmuş, öğrendim 🙂 . İlk 5 ayım hiç bir şey yapmayarak geçti diyebilirim. Sabah kızımı okula gönderdikten sonra tekrar yatıyor ve yıllar boyu birikmiş uykularımın hepsini uyuyordum. Elimdeki 21 yıllık koli ile ne yapacağımı halen çözebilmiş değildim, mutsuzdum. Bir pişmanlık kesinlikle değil ama boğazımda bir düğümük hali vardı.

Bünyede durmuyor değil mi? 🙂

Aynen, ne kadar yapılmaması gereken şey varsa hepsini yaptım. Sağlıksız beslendim, abuk subuk evlilik programlarını izledim. Sanki böyle TV karşısında oturup kötü beslenerek bir şeylerden öç alıyor gibiydim. Tabii bunları yapmaktan keyif alan insanları kınamak, tukaka demek istemiyorum. O dönemde benim bedenimin, ruhumun bunlara ihtiyacı varmış ki oh mis gibi ben de yaptım.

Tabii iş hayatın o kadar yoğundu ki…

Çalıştığım zaman diliminde beynimi meşgul eden bir sürü şey vardı. Mesela 6 ay süren bir proje döneminin sonunda geriye dönüp baktığımda, o 6 ay içinde ne yaptığımı gerçekten hatırlamıyordum. Bunu farkettiğimde resmen korktuğumu hatırlıyorum. “Hiç film izledim mi? Kitap okudum mu; peki kızımla neler yaptım?” Yok, hiç birini hatırlamıyorum. Böyle yok olan devreler vardı sanki hayatımda sürekli.

Bu radikal kararına eşinin tepkisi nasıl oldu? Bu süreçte ondan destek aldın mı?

Tabii ki, bu iş destek almadan olmuyor. Aslında o benim hikayemi hep biliyordu. O da avukat olduğu için işle ilgili sorunları, stresi, mesleki deformasyonu birlikte yaşamıştık.

O güne (1 Ağustos 2016’ya) dönersem tekrar; istifa kararımı kurucu ortaklarla paylaşıp da odama geldikten sonra cep telefonumdan eşime mesaj attım ve “Bitti, ofise ayrıldığımı bildirdim.” dedim. O da “Hayırlı olsun hayatım.” dedi. O kadar, başka hiç bir şey demedi. Bunun birgün olacağını hep biliyordu, hissediyordu muhakkak.

Şunu merak ediyoruz: Çevrendeki -çalışırken mutsuz olduğunu bilen- insanlar seni başka bir şeyler denemen konusunda teşvik etti mi? Cesaretlendirdi mi?

Uzun yıllar blog yazdığım için; “acaba yine blog mu yazsan? Ya da kitap mı yazsan?’ ya da fotoğraf eğitimi aldığım için; “İyi fotoğraf çekiyorsun, bunun üzerine mi bir şeyler yapsan?” şeklinde öneriler çok aldım ama ben bunların hiçbiri değildim. Bunlar üzerime uymayan önerilerdi.

Seramik merakı...

Biraz da seramikten bahsedelim, nasıl girdi hayatına?

Bu hiçbir şey yapmadığım 5 ayın sonunda kendime acıma sürecim başladı. Sonra, bu böyle gitmez, bitmeli dedim ve bitti. Eskiden beri el sanatlarına meraklıydım zaten. Uzun yıllar resim dersleri almıştım, görsel olan her şeyle de ilgiliydim. Seramik merakım hep vardı. Sofra düzenini ve dekorasyonu da çok seviyordum. Sonra, “Acaba kendi sevdiğim tabak çanakları yapabilir miyim?” dedim ve bir seramik kursuna başladım.

Bir gün, eşimin hukuk bürosunun olduğu müstakil binanın bahçesindeki müştemilat dikkatimi çekti. Boş duruyor orada. Boş dediğime bakmayın 🙂 İçinde bin yıl öncesinin telefon kablolarının, zamanaşımına uğramış dosyaların, ve hatta kullanılmayan jimnastik aleti, bebek koltuğu gibi unutulan eşyaların olduğu bir ardiye aslında. Hepsini dışarıya attım. Evde fazla olan ancak burada işime yarayacak eşyaları da buraya taşıdım. Bu arada şöyle de güzel bir tesadüf başıma geldi: İngiltere’ye taşınan bir arkadaşım seramik fırınını bana satmayı teklif etti. Şahane bir zamanlamaydı. Hayat işte…. Her şey bir şekilde denk geliyor.

İşte, kendime böyle küçük bir kaçış alanı yarattım. Tüm seramik ürünlerimi burada yapıyorum, onlara dokunuyorum, öpüyorum, kokluyorum onları seviyorum. Burası DEFINE ATELIER. İnanılmaz iyi geliyor bana.

20171017_PD_TugbaUnsal_Rop_02

Önemli olan tek şey o aslında.

5 aylık belirsizlik sürecimde aklımda şu anki hayatıma dair bir resim yoktu. “Ne yapacaksın?” dediklerinde “Bilmiyorum” diyordum. Gerçekten de bilmiyordum, bilmeme lüksümün olması da bana çok iyi geliyordu. Bilmemek ayıplanıyor tabii.

Bu arada plaza hayatını bırakmak isteyenlere şu notu iletmek isterim. “Plaza hayatını bırakacağım, atölye açıp seramik yapacağım, hayat standardım da aynen devam edecek” türü bir hayale kapılmasınlar, yok böyle bir şey. Standartları düşürmen gerekiyor. Düşüremeyeceğin standartları nasıl karşılayacağını bilmen gerekiyor. Toz pembe bir hayal dünyası çizmek istemem. Ama şu da var ki, şimdi geçmişe bakıp “Bu kadar parayı nereye harcıyormuşum ki?” diye de sorduğum olmuyor da değil.

Şu anki aklın 1 Ağustos’ta olsa bir birikim ya da hazırlık yapar mıydın?

Sanmıyorum. O beni daha çok strese sokardı herhalde. Önceden planladığım bir şey olmadığı için hop diye oluverdi bence. Zaten yıllardır kendime bir gün bu işi bırakacağımı söylüyordum ama eyleme dökecek gücü kendimde bulamıyordum, bu söylemimi somutlaştıramıyordum. O nedenle de birikim ya da hazırlık yapamadım.

Seramik o zaman hayatında olsaydı peki, bu karar somutlaşır mıydı?

O zaman seramiğe çok anlam yüklemiş olurdum ve hayal kırıklığım büyük olurdu. İşimin seramik olması değil, keyif aldığım hobimin seramik olması bana mutluluk veren. Sabah kalkıyorum, buraya geliyorum, çamura dokunuyorum ve eve mutlu dönüyorum. Ürünlerimi seviyorum, öpüyorum, fırından çıktıklarında yanağıma değdiriyorum falan, aynı instagram hesabımda yazdığım gibi…

İstifadan sonra hayat, aile...

Bu mutlu halinin kızına yansıması olmuştur mutlaka.

Olmaz mı? Anne olma durumu bana hep zor gelmişti. Çalışan anne olma durumu da hep “yarım anne olma” hissi yaşatıyordu ister istemez. Son bir yıldır kızımla en huzurlu, en arkadaş olduğum evremi yaşıyorum. O da daha huzurlu. Bence iyiyiz.

Peki Film Ekimi’ne gidebildin mi? 🙂

Hep Film Ekimi’ne gidip, Lale Kart’ı alıp tüm filmleri izleme hayalim vardı. Benim için özgürlüğün tanımıydı. İstifadan sonra tabii ki hemen koşa koşa kırmızı lale kartımı aldım! Filmlerimi seçtim ama 10 günün sonunda günde 3 film beni ambale etti! Meğerse hafta içi gündüz seansları zaten boş oluyormuş. Kurumsalda çalışmamak, film izlemeyi programlanması ve yoğun tempoda araya sıkıştırılması gereken bir görevden, keyif için yapılan bir eyleme dönüştürebilmemi sağladı.

Bu yeni hayatında yapmaya fırsat bulamadığın bir şey var mı?

Hayır, her şeye fırsat buluyorum. Serbest olmanın bana doğal olarak yüklediği ekstra ev sorumluluklarına rağmen…

Yazın bir süre seramik yapmadım çünkü kızımla birlikte kızımın eskrim kampındaydık. Ben seramiksiz, seramik bensiz olabilirmiş! Zaten istifa ettikten hemen sonra anladım ki işler bensiz de dönebilirmiş, o hukuk bürosu bensiz devam edermiş, ( bu bağlamda da) seramiksizlikten kimse ölmezmiş. Herkesin yeri dolarmış. Yanlış anlaşılmasın, kendimi çok değerli gördüğümden değil ama kimseyi yarı yolda bırakmak istemediğimden, istifa benim için bir stres konusuydu. Hala iş hayatımla ilgili stresli anlarımı düşündüğümde, o anları hatırlatan bir şey önüme geldiğinde karnıma ağrı giriyor. Beyin unutuyor ama ilginç bir şekilde beden yaşananları unutmuyor.

20171017_PD_TugbaUnsal_Rop_03

Vücudumuza neler yapıyoruz böyle, o kadar üzücü ki. Biz de bunları yaşadık. Aşırı iş yükü, hızlı tempo, ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar, sürekli iş değişiklikleri sarmalında yaşamak çok üzücü.
Peki istifa sürecinde arkadaşların, ailen ne dediler? Şimdi ne diyorlar?

Çok iyi bir iş yaptığımı düşünen arkadaşlarım tabii ki var. Ama çok iyi bir iş yapmadığımı düşünen bir çok arkadaşım olduğunu da biliyorum. “Ne yapacaksın ki? Evde mi oturacaksın?” şeklinde tepki verenler de var.(gülüşmeler) Evde oturma lüksü küçümseniyor çünkü. Evde oturacağım ya da oturmayacağım. Ne yapacağımı bilmek zorunda değilim ki. Atölyeyi açınca ne yapacağım konusu daha anlaşılır oldu sanırım ve iyi bir şey yaptığımı düşünenlerin sayısı arttı.

Ebeveynlerimde işe ya da mesleğe dair her şikayetimi “E ne var canım, her işyeri sıkıntılı, başka işyerleri kusursuz mu?” diye karşılama refleksi vardı yıllar boyu. Benim o dönem ihtiyacım, dinlenmek ve anlaşılmaktı, sorunum her ne ise onun çözülmesi değildi. Sıkıntılarımı paylaşamaz hale gelmiştim ve yavaş yavaş içimde biriktirdim. “Daha iyi bir yer mi bulacaksın?” sorusu, bizim bir üst neslin de aslında yine ailelerinden öğrendikleri bir soru ve aslında kendi evlatlarının değerini düşürüyorlar bu soru ile. İnandığım şu ki, “Evet, herkes için daha iyi bir yer vardır.”

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, ilk şokumu vize başvurusu yapmaya karar verdiğimde kendi bilgilerimi doldururken yaşadım. Tabii ki eskiden vize işlemlerim için gerekli evrakları işyerimden alıyordum. Şimdi ise “aldığın maaş?” “yok” “mesleğin?” “ev hanımı!” Ne, ev hanimi mi??? Ev hanımı için istenen evraklar hep eşe ait, size ait hiçbir şey istenmiyor, siz yoksunuz sanki… Yani, o kısmı sıkmadı değil hani canımı 🙂

“Mesleğiniz nedir?” sorusuna cevabın ne oluyor?

Ev kadınıyım demiyorum, değilim çünkü. Bir sürü şeyim ben. Bir yandan da ‘avukatlık’ bitmeyen bir durum, hala baroda kaydım var. Nerede çalıştığımı sorduklarında da, “Çalışmıyorum, avukattım, istifa ettim…” diyorum. Tabii hemen “Şimdi ne yapıyorsun?” sorusu geliyor. İlk başlarda “Pek bir şey yapmıyorum.” diyordum (kahkahalar). Şimdi, “Bir atölyem var seramik yapıyorum.” diyorum, genelde şaşırıyorlar. 🙂 Kafada avukatlığı bırakıp seramik yapma hep, “e niye ki?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Ben görüyorum o komik ifadeyi yüzlerde mesela 🙂

O zaman, bu süreçte duymaktan en sinir olduğun soru, “Şimdi ne yapacaksın?” diyebilir miyiz?

Evet “ne yapacaksın?” diye sorulunca bana bir kalakalma hali geliyor. Kendimin bile henüz cevap veremediği bir konuda karşımdakine anlatmaya çalışmak istemiyorum. “İnsanın bir şey yapmama lüksü yok mu?” bunu anlamıyorum. Baktım ki insanlar “seramik yapıyorum” cevabından memnun olmuyorlar. Ben de artık “valla kocam bana bakıyor” diyorum. Sorular anında kesiliyor 🙂 🙂

Kurumsal hayatından memnun olmayan takipçilerimize ne önerirsin?

Bu işler planlayarak olmuyor. Tek söyleyebileceğim, işi akışına bırakmaları gerektiği. Bana yıllar yılı gelmemişti ama kovanın dolduğu an bir şekilde geliyormuş bunu gördüm. Belki bu kararı verebilmenin yaş almakla da ilgisi var, bilemiyorum. 35 yaşımda kararı veremeyişimin sebebi belki yaşımdır belki değildir, verseydim daha mı iyi olurdu gerçi onu da bilemiyorum.

Hayat bir şekilde akıyor, insanın kendini dinlemesi lazım. İş hayatı da bir şekilde devam ediyor. Hiç kimse kendini iş hayatında önemli görmesin, sahip olunan sıfatların hepsi etiket. Aslına bakarsanız hiçbir anlamı yok. Eninde sonunda benim yaptığım gibi 21 yıllık birikimi bir koliye koyuyor, evinize dönüp pijamalarınızı giyiyorsunuz.

Sahi, bu arada o koliye ne oldu?

Koli duruyor. Ara ara aklıma geliyor 🙂

Bizden gelen ilk e-maili gördüğünde ne düşündün? Bu ‘Plazadan Dünyaya’ da neymiş mi dedin? 🙂

Gelen e-maili okuduğumda, benim gibi bir işe giriştiğinizi anladım. Net söyleyeyim ben size cevabımı yazdıktan sonra linke tıklayıp, kim olduğunuzu ne iş yaptığınızı okudum (kahkahalar).

Büyük kent hayatının, aldığımız eğitimlerin ve genel olarak kurumsal hayatın getirdiği ve üstümüze çok yakıştığını düşündüğümüz belli kalıplar var: Kariyer sahibi olmak adına, Linkedin’e yazdığımızda havalı duran bir sürü etiketlerden oluşan insanlarız. Bu etiketlerin ne kadar boş olduğuna yönelik, size çok komik bir örnek vereyim: Sultanahmet’te adliyenin olduğu zamanlar, benim ilk avukatlık yıllarım; bir ceza duruşması için sıramı bekliyordum. Duruşmalarda hakimlerimiz nettir, siyah ya da beyazdır, gri alanları yoktur. Zabıt tutulurken tanığa önce isim-soy isim-meslek-adres sorulur. İsim ve soy ismi söyledikten sonra bir tanık, bir catering firmasında yiyecek sağlık ve güvenliğinden sorumlu x pozisyonda çalıştığını söyledi. Hakim ise kayıtlara “aşçı” olarak yazdırdı (kahkahalar). Aynı gün başka bir tanık geldi, benzer şekilde zabıt tutulurken tanık bir lojistik firmasında ‘y’ görevinde olduğunu söyledi. Hakim bu sefer “şoför” diye yazdırdı. (kahkahalar). Dünya çok net. Sizin kendiniz için veya çalıştığınız kurumun hangi sıfatları uygun bulduğunun aslında bir önemi yok, onlar Linkedin’de havalı duran şeyler.

Sonuçta ben de bir hukuk bürosunda 2010 yılından itibaren partner seviyesine kadar yükselmiştim. Linkedin’e gururla yazıyordum işte: Partner! Ama o sıfat benim için uzun zamandır hiçbir anlam ifade etmiyordu.

Peki bizimle ilgili olarak, röportajın sonunda ne hissediyorsun? Okuduklarınla paralel miyiz? (kahkahalar)

Herkes sevdiği şeyi yapsın ve hatta herkes sevdiği şeyi işi yapabilsin.

Sizi çok takdir ediyorum, bir sinerji yaratıp bir araya gelmişsiniz. Sizinki cesaret değil, düpedüz bir cüret. Bizler kendi kendimize şu yaşadıklarımızı hala sindirmeye çalışır vaziyetteyken; tüm bu olanları yaşadığımız şehre ve ülkeye anlatmak çok zor. Sizi, bunu yapabildiğiniz için tebrik ediyorum. İnşallah daha iyi yerlere gelirsiniz. Ve umarım geldiğiniz yer de sizi yorup, sizden bir şey alır hale gelmez. (PD: aminnnn)

Bu söylediğiniz biraz da bizim elimizde olan bir şey aslında, farkında olarak ilerlemek lazım. Hepimiz senelerce çalışma hayatına emek verdik. Haliyle, oranın kurallarıyla üretmeye alıştık.
Peki iş hayatında geçirdiğin 16 yılın, sana katkısı ne oldu?

Ben bu meslekte herşeye rağmen mücadele etmeyi öğrendim. Yaşadığım her şey, çok şükür benim kazancımdır. Bütün iniş çıkışlarıyla birlikte kabulümdür.

Sonunda bunu söyleyebilmen çok güzel…
Samimi cevapların ve keyifli sohbetin için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

20171017_PD_TugbaUnsal_Rop_Dortlu

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı Kahve mi? Kahve
  2. Şarap-peynir mi rakı-balık mı? Şarap-peynir
  3. Pizza mı lahmacun mu? Pizza
  4. Uçak mı yelkenli mi? Yelkenli
  5. Vezir mi piyon mu? Vezir
  6. Yeşil mi mavi mi? Mavi
  7. Parmak arası terlik mi topuku ayakkabı mı? Parmak arası terlik (topuklu bir yıldır hiç giymiyorum, geçenlerde giydim yürüyemedim 🙂 . (Kahkahalar))
  8. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan? Tavuk yumurtadan.

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

“Def’i’ne”sini Bulan Naif Ruhlu Kadın“ için 3 yorum yapılmış.

  • Fatma Erdem

    (Kasım 23, 2017 - 2:01 pm)

    Söyleşiyi merakla okudum
    Ne kadar güzel bir kadın daha tanıdım sayenizde hayallerinin peşinde giden
    Gerçekten de bizler etiketlere yapışıp kalmışız,
    Cesaretli ve ne istediğini bilen kadınlara şapka çıkarıyorum,
    Gerçekten de hepimizin Definesi bir yerlerde bulup çıkarmak bana da nasip olsun
    Aminnn….
    sevgiler

  • Aytül Örcün

    (Kasım 25, 2017 - 8:55 am)

    Capcanlı bir yaşam hikayesi okudum.Kendimle çok benzer yan buldum.Hani, ‘gerçekten istersen olur’ denir ya; oluyor☺

  • semi

    (Kasım 28, 2017 - 12:01 pm)

    Tuğba Ünsal`ı Instagram`dan takip ediyorum, yolu açık olsun…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir