Esnemesek Kırılacaktık

Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de yaşayan, üniversiteden bir arkadaşımın sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşımı gördüm. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla farklı bir çalışma saati sistemine sahipti. Bizim için hep dışarı olan “esnek çalışma saati” var ya hah işte ondan. Ama gerçekten esnekmiş saatleri. “Ya” dedim “Nasıl oluyor bu iş?  Bize biraz anlatsana; ufkumuz genişlesin, bize bir şekilde ilham olsun.” Sağolsun kırmadı bu istediğimizi 🙂

Sizin için teeee İngiltere’lerden konuk yazar transfer ettik sevgili okuyucu, hadi güzel okumalar… Sahi sizin esnek çalışma saatleriniz ne alemde? Bize biraz bahsetsenize…

**********************************

İngiltere’de nadir güneşli günlerden biri. Ofisteki son iki saatim. Ertesi gün yapacağım bir sunum için çalışıyorum. Oturup konsantre olmam lazım, lakin ofis kaynıyor. Kafamın içindekileri dahi duymakta zorlanıyorum. Fiziksel olarak orda olmam için hiçbir sebebim yok. Bütün dosyaları alıp, çıkıyorum ofisten. Bisikletimin arkasında kağıtlar, projeler, laptopum… Seleye bir kahve dahi sığdırmayı başarmışım… Hızlı hızlı pedal çeviriyorum. Çok geçmeden, nehir kenarında uzanıp giden, o çok sevdiğim kırlardayım. Ofisin curcunasına tamamen zıt bir sakinlik var ortamda. Yer yer ördeklerin sesi geliyor nehirden. Uzaktan bir kara kuş ötüyor acelesiz. Ulu ağaçların altına yerleşiyor ve sükunet içerisinde hazırlıklarımı tamamlıyorum.

IMG_7762İş ortamında böyle bir özgürlüğü uzun yıllar hayal dahi edemezdik. Bunun için kendi işimizi kurmalı, sanatçı olmalı, freelance çalışmalı, belki bir dükkan açmalı, belki tamamen meslek değiştirmeliyiz diye düşünürdük. Loto kazanmalı ya da belki en üst seviyeye gelmeyi beklemeliydik, sadece biraz daha kendimize uygun bir ritim içerisinde çalışabilmek için. Beni yoran, çalışmak değil, şeklimin uymadığı ama yıllardır süre gelmiş, kabul görmüş o kalıbın içine girmek için harcadığım inanılmaz çabaydı. Sadece 9-5 arası ofiste bulunma zorunluluğu değil, bazen açık ofis ortamı da tüketirdi beni. Sessizlik içinde yarım saatte yapabileceğim biri işi, açık ofiste, iki üç saat yapamadığım olurdu. Sabah çok erken kalkmama rağmen kendi içime dönük olurum ben. Öğleden sonraları birden artar verimim. Bazen üç gibi açılır, gece bire kadar durmadan çizerim, keyifle. Hele şimdi çocuklarda eklenince sahneye, bu ritm başlı başına zıvanadan çıktı. Fakat uzun yıllar kendimi “normal”e döndürmeye çalışıp, bana müsade edilen zamanlarda yiyip, müsade edilen zamanlarda mola verip, müsade edilen zamanlarda çalıştım herkes gibi.

Peki ne oldu şimdi? Kendi işimi mi kurdum? Hayır. Loto da çıkmadı. Müdür de olmadım. Bir kaç sene öncesine kadar kendisini gururla “biz ticari bir kurumuz” diye tanımlayan bir firmanın 11 yıllık elemanıyım hala. İşe ilk başladığım yıllarda, öğlen yemeğini bir saat önce yememiz dahi stres konusuyken, şu anda yaşadığımız bu özgürlük de nerden çıktı birden? Sanki yıllardır herkesin gözünü kapayan o bağ kalktı gitti de, zaten aleni ortada duran bir şeyi fark ediverdik hep birlikte. Meğer herkesin eşit koşullarda çalışmasını beklememiz “eşitlik” değil tam tersi haksızlık, adaletsizlikmiş. Birden bire “biz” olma hakkı verildi elimize. İpleri biraz gevşettiklerinde, daha verimli, daha üretken insanlarla karşılaştıklarını farkeden yöneticiler, bilin bakalım bir de neyi fark ettiler? Meğer biyolojik saatine, kişisel hayatına saygı duyulan şahıs işinde daha mutlu imiş, daha mutlu eleman, daha mutlu ofis demekmiş, mutlu ofis, artan verimlilik, artan verimlilik de artan kar demekmiş!

IMG_5017

E haliyle, yıllarca “biz ticari bir kurumuz”, diyerek varlıklarını sürdüren, firmaların kültürü de ışık hızında değişiverdi. Bizimkiler bu yıl, hepimizin şaşkın ve şüpheli bakışları altında “biz artık ticari değil insan odaklı bir kurumuz” diyerek başladılar değişime. Önce korktuk. Altından ne çıkacak diye bekledik. Zaten bir süredir şaşkındık, boynumuzda bir boşluk hissi vadi. Aleni müdürlerde her şeyi kontrol etme eğilimi azalmıştı.

“Siz bizim sermayemizsiniz ve size göz kulak olmanın kendi menfaatimiz olduğunu anladık!” dediler.

Yapılan değişikliklerden en belirgini, maaş artışından dahi daha çok kıymet verdiğimiz esnek çalışma şartları oldu. Kimimiz erken başlayıp erken çıkarken ofisten, kimimiz geç gelip geç çıkıyorduk. Kimimiz evden çalışıyor, kimimiz bazı günleri çalışmadan geçirmeyi tercih ediyor, diğer günlerin saatlerini artırıyordu.

Aslında devlet tarafından herkese beş yıl önce verilen bir haktı bu (30/06/2014) İngiltere’de. Herhangi bir ofiste 26 hafta çalışmış olan her elemanın esnek çalışma talebinde bulunma hakkı vardı. Bununla kastedileni üç maddede özetlemek gerekirse:

Sadece anne babalar değil, herhangi biri, herhangi bir sebepten dolayı;

1- çalışma saatlerini azaltabilir ya da beş günlük işi daha az güne sığdırabilir,

2- gün içerisinde aynı  miktar işi farklı saatlerde yapmayı seçebilir, veya

3- çalışma mekanını değiştirebilir, mesela ofis yerine evden çalışabilirdi.

Devlet esnek çalışma şartlarını her ne kadar teşvik ediyor olsa da, benim gibi, bu haktan habersiz olanlar, firmaları aktif bir şekilde durumu benimsemediği sürece, klasik 9-5 mengenesinde çırpınıp duruyorlar. Çünkü hepimizin tecrübe ettiği gibi, modern çağın, sürekli koşturup duran ailelerinin, hayatlarını kaliteli bir şekilde sürdürebilmeleri için, olmazsa olmazı esnek çalışma şartları.

IMG_4566

Eşimle ilk tanıştığımızda, ona en kötü huyumun, işkoliklik olduğunu söylemiştim. Gündüzün kaosunu sevmeyen, sakin çalışmayı tercih eden biri olarak, iş saatleri dışında, uzun saatlerimi ofiste geçirirdim. Ancak ilk çocuğumdan sonra ofise döndüğümde, resmen sudan çıkmış balığa döndüm. Artık akşamları ofiste kalma lüksüm yoktu bir kere. Geceleri uyumayan bir bebeğim olduğu için, sabahın erken saatleri, zaten kaotik bulduğum ofis ortamında, konsantre olmaya çabalayarak geçirirdim saatlerimi. Proje yetiştirme stresini bir kenara bırakayım, içimde yaşadığım duygu karmaşasını tarif dahi edemem. Bebeğimle geçirdiğim ilk altı ayda, işimi özlerken, işe döndükten sonra ise daha ofise girer girmez, bebeğimi özlüyor, sürekli telefonumu kontrol ediyordum, haber var mı diye. 

Eksik yarım yamuk bir yıldı o yıl benim için. Önceliklerimi belirleyemediğim, hiç bir şeye yetemediğim, yeni kimliğimi bulamadığım bir yıl. O iki yılı, işe dair hiçbir şeyden keyif almadan geçirdim. İşten keyif almamak, hayatın üçte birini sevmeden geçirmek demek. Düşünebiliyor musunuz?

olcay3

Fakat ikizlerimin doğumundan sonra ise dönüşüm tamamen farklı bir tecrübe oldu benim için. Çünkü bu, tam da bizim firmanın “insan odaklı bir kurum” olmaya karar vermesine denk geldi. Bazı geceler altı defa uyandığım, üç defa uyandığımda ise kendimi şanslı hissettiğim bir dönemdeyim şu an. Yine de 38 saatlik bir iş hayatını sığdırabiliyorum araya. Klasik çalışma şartlarında, kesinlikle, tutunamaz, yıllarımı verdiğim kariyerimi bırakmak zorunda kalabilirdim. Fakat firmamın benimsediği bu yeni kültür ile, kabus gibi bir gecenin ardından bir saat  fazla uyuyup ofise gidersem bu gecikme kimseye hakaret gibi gelmiyor. Bir saat de geç çıkıyor ve ya öğlen yemeğinde çalışıyor, olmadı hafta sonu çocuklar uyurken telafi ediyorum. Eğer sessizlik içinde konsantre olmam gereken bir projem varsa veya çocuklardan biri rahatsızsa, o gün evden çalışmam kimseyi tedirgin etmiyor. Böylece yolda geçireceğim vakti de işe ekleyebiliyor, saçımı başımı şekle sokacağım diye çabalamıyor, günlük kıyafetler içerisinde, lohusa anne modunda, sahip olduğum tüm enerjimi işe verebiliyorum.

Evden çalıştığım zamanlarda işimi yaparken gün içinde olan bitenden habersiz kalmıyorum. Yere düşüp ağlayan kızımı öpme lüksüm, bebeklerimi emzirme molam veya en basitinden makinaya çamaşır atma imkanım oluyor. Mesela, beşte yemek yapmak üzere masamdan kalkıp, çocuklar uyuduktan sonra kafama takılan bir kısım varsa, tekrar oturabiliyorum. Bazen, gece bir buçuğa kadar işime devam ettiğim oluyor. Kısaca, ait olduğum yerde, anneliğime mola vermeden, profesyonel hayatımı da sürdürebilme şansı demek oldu benim için serbest çalışma şartları.

Bana güvenildiği için, elimden gelenin en güzelini yapıp buna layık olma hevesi de cabası.

olcaydan

İş denince artık, benden ayrı, hayatımı yiyen bir kurumu değil, hayatımın parçası olan, ben olarak kalmamı engellemeyen, tam tersi beni destekleyen bir sistemi düşünüyorum… Yıllardır olması gereken oldu nihayetinde. Güven üstüne kurulu, insancıl bir döneme girdik sanki. Düşünüyorum da, esnemesek kırılacaktık. Çok şükür esnedik. Darısı olmayanın da başına.

Konuk yazar hakkında

Olcay Cottrell“Ait değilim buralara” hissiyle 24 yaşında, tek yön biletle İngiltere’ye taşınıp, 18 yıldır, buralara da ait olmadan yaşayan Olcay (Atalay) Cottrell, 1977 yılında Tarsus’da doğmuştur. Şu anda üç çocuğu ve eşiyle birlikte, İngiltere’nin Reading şehrinde yaşamaktadır. İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden mezun olup; yüksek lisansını, Bristol’de West of England Üniversitesi’nde, kentsel tasarım üstüne yapmıştır.

İngiltere’deki ilk yıllarında, gündüzleri çocuk bakarak dadılık üstüne uzmanlaşırken, akşamları ve haftasonları da kafe ve restoranlarda çalışarak, bulaşıcıklık kariyerinde yükselmiştir. Son 13 yıldır bu yeteneklerini evde kullanmaya devam ederken, dış dünyada da bir mimarlık firmasında, kentsel tasarımcı olarak çalışmaktadır. Felsefeyi, dansözlüğü, kanaviçeyi, heykelleri, mozaik yapmayı, çocukları, kitapları, örgüyü, oyuncakları, hayvanları, doğayı, satrancı, bahçeyi, odunları, dinleri, değişik kültürleri, psikolojiyi, köy evlerini, dalmayı, bisiklete binmeyi, insanları izlemeyi, yaban çiçeklerini ve aleni inandığı bahçe perilerini sever.

Konuk Yazarlar

author_6

Yazılarıyla bizi zenginleştiren, bize motivasyon ve ilham kaynağı olan, ne kadar teşekkür etsek az gelecek olan dostlarımız...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir