“Fıstık” Gibi Hayat…

Merve Ülker kimdir?

MerUlker_02Yıllarca bankacılık yaptıktan sonra mutsuz olduğunu farkederek istifa eden, hem hayallerinin peşinde hem de zorlu maratonlarda koşan, okumayı seven, kişisel gelişim kitapları yerine “gerçek” hikayelerden ilham alan, cesur, çalışkan ve samimi biri Merve Ülker. Merve ile kurumsal hayatını, aldığı radikal kararlarını, koşma sevdasını ve tabii ki kurduğu Nuts’all markasını konuştuk.
Merhaba Merve, hoş geldin! Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

Aslında hikayem gerçekten çok kısa; okudum ve işe girdim ☺. 1978’de Samsun’da doğdum. Samsun Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazandım. Üniversiteden mezun olduktan sonra kendimi 2001 krizinin ortasında buldum, haliyle iş yoktu. Sırayla tüm bankaların MT (Management Trainee/Yönetici Adaylığı) sınavlarına girdim. TEB ile Garanti Bankası’nın sınavları eş anlı bitti. Ancak TEB ile sözleşme imzaladıktan sonra Garanti Bankası’ndan teklif aldım. TEB’de sözleşme imzalamak üzere gittiğim şubede işe başladım. Şubede çok hoş karşılanmış ve dünya tatlısı şube müdürümü çok sevmiştim. Bankacılık hayatımda tanıdığım ve çok sevdiğim insanlardan biridir. Tabii tahmin ettiğiniz üzere şu an bankacı değil, Kanada’da yaşıyor ☺. (kahkahalar) Hatta  günün sonunda eve dönerken kendi kendime “Ne şanslı insanım.” dediğimi hatırlıyorum ☺. Ama ne zamanki MT eğitiminden döndüm ve şube müdürünün değişip de yerine tamamen zıt karakterde birinin geldiğini gördüm, işte o zaman değişti her şey… ☺

Tahmin edebiliyoruz…  Peki, hep şubede mi çalıştın?

Şubede, ticari pazarlama departmanında işe başladım ama hep şubede çalışmadım.  Şube yöneticiliği yaptım, bölge müdürlüğünde çalıştım, genel müdürlükte çeşitli proje bölümlerinde ve son olarak da nakit yönetiminde çalıştım.

Bir de şöyle bir şey var bahsetmeden geçemeyeceğim: Kurumsal hayatta her kim ki bekar ve çocuksuzdur, her yere gidebilir. Onun bir hayatı yoktur. İşte tam da bu nedenle hep gezdim ben ☺ . Bir dönem Sabiha Gökçen-Atatürk Havalimanı arası yaşadım. Hatta iki ay için evimi başka bir şehre taşıdım, sonra yine geldiğim şehre tayinim çıktı.

Kurumsal hayatta sorulan hiçbir soru gerçekten “soru” değildir. Çünkü zaten cevapları bellidir, “evet”. “Şuraya gider misin?” diye usulen sorulur, sen de “evet” dersin. “Hayır” dersen, bilirsin ki bir daha sana böyle bir teklif gelmez. Ama bu hayatın içindeysen ve burada kalmaya devam etmek istiyorsan, o teklifin sana gelmesi için bir noktadan sonra her şeye “evet” demeye başlarsın. Biraz kafanın dikine gidersen ise sevilmeyen bir karakter olursun. Gerçi bu durum, sadece banka değil her sektör için geçerli.

Bu yoğun iş hayatının içinde bir de, “Stratejik Pazarlama ve Marka Yönetimi” alanında yüksek lisans yaptım. Bankayla ne alakası var demeyin. Çünkü bankanın içinde kendime nefes alacak bir alan arıyordum.

Ama yüksek lisansta öğrendiklerin şu an işine çok yarıyordur?

Kesinlikle… Zaten, markaların stratejilerini araştırdığımız çok güzel bir programdı. Okurken de çok keyif almıştım. Hatta yüksek lisansa eğlenmek için gittim bile diyebilirim ☺. (kahkahalar) Ama maalesef doktora yapamadım. Çünkü doktora yapabilmek için işten izin almam gerekiyordu ve tabii ki bu çok mümkün değildi. Bu kadar yoğun çalışırken işle birlikte de yürümezdi. Şu saatten sonra yapar mıyım? Bilemiyorum. Çok sıkılmam, eğlenecek bir şey bulmak istemem lazım ☺. Şu anda halimden memnunum, çok eğleniyorum!

20180330_PD_MerveUlker_02_SB

Peki, ne oldu da istifa kararı verdin? Tepenin tasını ne attırdı da “Ben artık gidiyorum!” dedin? 

Aslında ben şuna inanıyorum; kimsenin tepesinin tası, öyle sanıldığı gibi bir günde atmıyor. Çok etkilendiğim bir youtube videosunda bu durum şu sözlerle özetleniyor: “Bardağı taşıran bir son damla var ama kimse kendini o son damladan sorumlu tutmasın. Alttaki damlalar da en az üstteki damlalar kadar sorumlu.”

İşte, bana da “tamam artık” dedirten şey; 15 yıl boyunca hem kurumsal hayatta yaşadıklarım hem de kurumsal hayatım nedeniyle özel hayatımda yaşayamadıklarım. Elbette iş yerlerinde hiç kimse bizi zorla tutmuyor. Biz orada kalmak için kendimize her gün bahane üretiyoruz. Ki ben de öyle yaptım, vakit buldukça kurslara gittim, dersler aldım. Çünkü bir şey yaratmadığımı fark ettim. Zaten bankacılıkta yaratamazsınız. Ancak yaratılmış şeyleri biraz kendi karakterinizi ortaya koyarak süsleyebilirsiniz. O da satış, pazarlama gibi departmanlarda çalışıyorsanız. Danışmanlık yapmak bana bu anlamda biraz nefes aldırmıştı. Açıkçası müşteriler ile bankacılık dışında bir şeyler konuşmak zevkli gelmişti ama bir süre sonra yoğunluktan onu da yapamaz hale geldik.

İstifa kararımı nasıl verdiğimi anlatmadan önce koşmaya nasıl başladığımdan bahsedeyim. Çünkü ikisi birbiriyle çok bağlantılı.

İlk Adımdan Ultra Maratona

Peki, “koşmak” hayatına ne zaman ve nasıl girdi?

Bankada çok geç saatlere kadar çalışıyordum. Hatta evde bile çalışmaya devam ettiğim oluyordu. Böyle yoğun bir hayatta sabahları işe gitmeden önce (yani telefonumun çalmadığı, sadece bana ait olan saatlerde) sahilde yürümeye başlamak bana iyi geldi. Zamanla her sabah yürüdüğüm mesafeyi ve hızımı artırmaya başladım. Biraz daha hızlanayım derken bir baktım ki 10 km’yi yavaş tempoda koşuyorum ☺. Sabahları, koşan başka insanlarla da karşılaşıyordum. Bir süre sonra beraber koşmaya başladık. Hem muhabbet etmek, hem koşmak bana çok iyi geliyordu. Bir gün, “Antalya’da yarış var, sen de katıl.” dediler. İlk önce, ne yapacağım yarışta, millet uçuyordur diye düşündüm. Sonra dedim ki; aman uçan uçsun ne güzel Antalya’ya gider, azıcık da denize girerim ☺. Evet, yarışta önce bir grup uçtu ama baktım ki bir sürü insan da yürüyor. Finish’i bir geçişim var sanırsınız dünyayı kurtardım ☺. (kahkahalar) Hepi topu 10 km bitirmişim. Bir girişim var, yani ancak bir elit atlet o hissi yaşayabilir ☺. (kahkahalar)

Hiç spor geçmişin var mıydı? Üniversitede veya öncesinde…

Çok az tenis oynadım ama şimdi bile doğru düzgün oynayamam. Hep spor salonuna gittim, yüzdüm. Ama hiçbir zaman öyle okulda başlayan profesyonel bir spor hayatım olmadı.

MerveUlker_01Koşmak hayatında neleri değiştirdi?

Koştukça dışarda da bir dünya olduğunu fark ettim. Aslında ben bu dışardaki dünyayı iş hayatının içindeyken unutmuşum. Çocukluğu bahçelerde oynamakla geçmiş şanslı biri olarak, üniversite ve sonrasında bu dünyadan korkunç bir şekilde kopmuşum.

Önceleri sadece caddede koşuyordum ve aslında bu şehrin kirli havasında çok da sağlıklı değildi.  Bir gün, arazide antrenman yapan arkadaşlarımın davetiyle dağda koşmaya gittim. Ama resmen öldüm. İnsanlıktan çıktım. Söylenmek de istemiyordum ama… Evet, söylendim ☺. “Artık gidemiyorum, ne zaman bitecek, ne kadar kaldı, bir daha gelmem herhalde… “ dedim, dedim ama sonrasında arazide koşmak daha çok hoşuma gitti. Sokakta binaların arasında çok kısıtlandığımı hissetmeye başladım.

Bir çok maraton da koşmuşsundur tabii… Deneyimlerini dinlemek isteriz.

Tabii ki… Banka takımına girerek Rotterdam maratonuna gittim ve 42 km koştum. Ondan tam bir hafta sonra da İznik maratonunda koştum ☺. O da şöyle oldu: İznik Ultra Maratonu’nu duyar duymaz katılmak istemiştim ancak biraz tedirginliğim de yok değildi hani. Kulakları çınlasın, sürekli Yonca’yı (Tokbaş) takip ediyor, onunla konuşuyor ve yazışıyordum. “Yani ne olabilir ki” dedim, “başıma en fazla ne gelebilir. Koşamazsam yürürüm, İznik’in köyleri ne kadar tehlikeli olabilir…”.  Ama tabii asıl sorun, bir önceki hafta da bir maraton koşmuş olmamdı. “Kimse peş peşe 42 km koşmaz zorlama” dediler… Neyse, ölmek var dönmek yok diye gittim İznik’e. Bir de tabii “hedeflere” alışmış bir bünyem var ☺ . (kahkahalar) İznik harika bir yer, köyleri de muhteşem ama yorgunluktan öldüm. Yolu yarıladığımda ancak anladım ne yaptığımı ama çok geç tabii… O sırada bize desteğe gelen bazı arkadaşlarım da yarış bitimine sandalye atmış beni bekliyorlarmış. Hatta aralarında bahis bile oynamışlar, gelecek mi gelemeyecek mi diye ☺ . Ama son 3-4 km’yi benimle birlikte koşarak beni inanılmaz motive etmişlerdi… İşte çıkış o çıkış! Ondan sonra hep arazide koşmaya başladım.

Arazide koştuğunuz zaman; kar başladı döneyim, dolu yağıyor biri beni alsın, ay hava çok sıcak vb. diyemezsiniz. Doğayla itişme şansınız yok. Doğa ne diyorsa o. Yağmuru, kum fırtınasını, karı, buzu, balçığı sonuna kadar yaşatıyor insana. Yapacağınız tek şey; bu şartlarla uzlaşmak ve yolunuza devam etmek. Her yarışta etrafımdaki insanlara da aynı şeyi söylüyorum; kimse sizi bu yarışa zorla sokmadı, onun için sinirlenmeyin, bağırmayın, kavga etmeyin -bazen zor şartlar nedeniyle sinirler gerilebiliyor-. Madem şu anda yarıştasınız, o zaman yapacağınız tek bir şey var; öyle ya da böyle finish’ten geçmek. O yüzden her anı yaşayın ve keyfini çıkarın.

Art arda o kadar zorlu yarışlar koştum ki hepsi ayrı ayrı terbiye etti beni. Mesela Tuz Gölü’nü sırtımda bir çantayla, 50 derecede koştum. Koşmaya ilk başladığımda halüsinasyon gördüm resmen. Gidiyorsunuz ama hiçbir şey size gelmiyor, her yer aynı. Gece ay ışığının altında koşmak da inanılmaz bir deneyimdi. Şıkır şıkır parlayan tuzların üstünde uzayda gibisiniz adeta.

Sonra bir Tahtalı Koşusu var ki o da anlatılmaz yaşanır… Antalya Olimpos’tan başladık koşmaya, tam teleferiğin tepesine gelmemize 3 km varken bir dolu başladı. Dolu yağıyor beni buradan alın da diyemiyorsun tabii ☺. Bu şartlarda koşuyorsun mecburen. Geçen sene bir de Fransa’daki -kurayla gidilen- UTMB Maratonu’na katıldım. 3.600 m rakıma çıkılan ve ülke değiştirerek tamamlanan bir maratondu. Herhangi bir ulaşım aracıyla değil de koşarak ülke değiştirmek gerçekten harika bir deneyimdi.

En son da Floransa’da buzlu balçık içinde ve tepemde sağanak bir yağmurla koşmuştum. Son 10 km’ye yakın ellerimin artık donmaya başladığını hissetmiştim o kadar soğuktu.

İnanılmaz deneyimler yaşamışsın gerçekten…

Biraz uzun anlattığım farkındayım ama, koşmanın hayatımı nasıl değiştirdiğini size daha detaylı anlatmak istedim. Artık hayatımda yapmak istediğim her şeyi bölerek, kademe kademe gerçekleştirmeye başladım. Mesela 60 km yarış  koşacaksam ve ilk cp (kontrol noktası) 12 km sonraysa, ilk önce 12 km koşuyorum. Sonra bir 18 km daha koşuyorum. Suyumu, yiyeceğimi kontrol ediyorum ve tekrar aynı şekilde devam ediyorum. Zaten ultra maratonda bir kerede 60 km koşamazsınız. Zamanında durup dinlenmeyi, gıda almayı, su içmeyi bilmelisiniz.

Geçen sene İznik Yarışı’nın son 15 km’sinde bir arkadaşım bizi arayarak koşmayı bıraktığını ve onu almamızı istediğini söyledi. Yanına gittik, neden koşmuyorsun dediğimde, “Beynimde bitti yarış…” dedi. İnsanın beyninde neyi yaşayabileceğini yarışlarda gördüm. Yarışın ilk bir kaç km’si hep çok zordur. Sıcaktır, soğuktur, nabız oturmamıştır… Sanmayın ki, vücudum sizden farklı tepki veriyor. Ben sadece tepki verdiğinde onu nasıl yöneteceğimi öğrendim, öğreniyorum. Ama tabii bir hastalığınız varsa da durmayı bileceksiniz. İlk 5 km’den sonra daha iyi hissetmeye başlıyorsunuz. Finish’i geçtiğinizde ise, koşarken yaşadığınız tüm olumsuzlukları unutuyorsunuz. Muhteşem bir an.

MerveUlker3

Koşarken müzik dinlemek yerine doğada olup bitenlerle ve kendimle (nabzım iyi mi vb.) ilgilenmeyi tercih ederim. Genelde de kendimle konuşurum, hesaplaşırım. Geçen sene Frig Vadisi’nde koşarken yolda iki çocukla karşılaşmıştım. Yolu bildiğim halde onlara nereden gitmem gerektiğini sordum. Hemen tarif ettiler. “Siz olmasanız kaybolacaktım, süpersiniz!’ diyerek ve onlara sarılıp öperek yanlarından ayrıldım. Sonrasında nasıl bir ağlama anlatamam (işimin de çok tatsız bir zamanıydı) . Gözyaşlarımdan önümü göremiyordum. Koştuğum yerlerin diken olduğunun farkında bile değildim.

Tüm bu yaşadıklarımdan şunu öğrendim: Beyin çok güçlü. En kötü şartlarda bile, hislerini doğru yönetirsen doğru tepkiler verebiliyorsun. Yarışlarda sadece devam etmek istemediği, daha doğrusu artık beyninde bittiği için yarışı bırakan o kadar çok insan gördüm ki…

Bankaya Veda

Tekrar istifa sürecine dönersek, ne zaman ve nasıl aldın böyle radikal bir kararı?

Senenin başında takvimi açıp bütün ultra maratonlara kaydolmak ve izin planlarımı ona göre yapmak, beni işyerinde tutan, motivasyonumu sağlayan şeylerden biriydi. En son, hafta sonuna gelen bir yarışa iş yüzünden gidemedim. Öyle bir dağıldım ki…  Beni motive eden tek şeyin de elimden alınması çok sinirimi bozdu. Kendimi kapana kısılmış gibi hissettim. İstediğim hiçbir şeyi yapamıyor, yeni hiçbir şey yaratamıyordum. Hatta hava bile alamıyordum. Çünkü plazaların açılmayan pencereleri var! Sorun güvenlik ise başka türlü sağlanmalı, insanlar oksijen almalı. Klimalar yazın 18, kışın 28 derece… Herkes, “Maraton koşarken hiç canın yanmıyor mu?” diye soruyordu. Ama benim cevabım hep aynıydı: “Buradaki kadar acımıyor.” Başım ağrıyordu resmen oksijensizlikten.

Mesela Floransa’da buzlu balçıklı yolda koşarken, başına bir şey gelse yardım edecek kimse yok ormanın içinde. O kadar sağanak yağmurda bir çift kuru eldiven, mutluluk sebebi olabiliyor. Hala hareket edebiliyor olman, yarışı bitirebilmen için seni motive ediyor. Öbür tarafta ise yek pare sapasağlamsın ama beynine iyi gelecek bir frekans gitmiyor işte. 12 saat koşuyorum ağzımı açmıyorum, toplantı iki saat sürünce sinirlerim bozuluyor. Ama kötü toplantı yoktur, az kahve vardır ☺ . Bir litre kahve getirin 3 saat de yaparız ☺.

İşten ayrılmam çok komik oldu gerçekten☺. Klasik bir performans görüşmesinde; bana bu sene yaptığım üç iyi ve üç kötü şey soruldu. 15 yıllık bir personele, yeni işe başlayan birine sorulacak türden bir soru sormak gerçekten çok tuhaf… (Ki o dönemki direktörümü de insan olarak çok severim.) Sorunun cevabını düşünürken, işle ilgili hiç bir şeyin aklıma gelmediğini fark ettim. Bir şeyler söylemeye çalıştım. Direktörüm departmanda yapılacak değişikliklerden bahsetti ve sonra “sen ne düşünüyorsun” dedi. Cevabım şöyle oldu: “Ben artık gideyim. Burada daha fazla durmak istemediğimi fark ediyorum. 15 yılın nihai cümlesi size kısmet oldu maalesef. Yoksa sizinle ilgili bir durum değil. Şu an sizinle çalıştığım için siz duymak durumunda kaldınız.”  Tabii çok şaşırdı, böyle bir cevap beklemiyordu. Ne yapacağımı sordu. İlla ki çalışırım, yaparım bir şeyler diyorum ama o anda benim aklım orada değildi… Hep diyorum; insanı belli bir noktadan sonra ne maaş, ne unvan ne de yan haklar tutamaz. O saatten sonra biz ne konuşsak benim için anlamsız olacaktı. Karşı taraf bir şeyler vererek sizi ikna edebileceğini düşünüyor. Siz de bir şey vermeseler de gitsek diye düşünüyorsunuz. Ama benim altını çize çize söylediğim tek bir şey vardı: “Çok mutsuzum.” Başka bir departmana iki kere geçmişim, başka bir şehre iki kere gitmişim, bunlar bana çare olmayacaktı, bir yıl ya da daha kısa bir süre sonra gene bu konuşmayı yapıyor olacaktık. Sağolsun, son konuşmamda “Mutsuzsan yapabileceğim bir şey yok, herkes mutlu olmayı hakkediyor.” dedi Genel Müdür Yardımcım.

Direktörüm, ayrılırken “Bir yerde iş bul da git bari.” dedi. Maymun hiç bir zaman bir dalı bırakmadan diğerini tutmaz ya, o hesap. Ben de ona “Ben 40 yaşıma, iş yerinde yapılan bir doğum gününde “bu yıl senden daha iyi performans bekliyoruz.” konuşması ile, pasta üzerindeki eriyen mumları üfleyerek ve normalde selamlaşmadığım bazı iş arkadaşlarımla öpüşerek girmek istemiyorum.” dedim. Ayrılırken de, pasta falan kesmedim, en sevmediğim şeyleri yapmak istemedim yani.

20180330_PD_MerveUlker_01_SB

Peki ailenin bu kararına tepkisi nasıl oldu? 

Memur bir ailenin çocuğuyum, hiç girişimci yok ailemde. Annem de çok disiplinli biridir. Hatta bir çok koşumu annem yüzünden bitirmişimdir. Çünkü bana en çok öğütlediği şey; “Başladığın işi yarım bırakma”dır. Koşu sırasında daha fazla devam edemeyeceğimi düşündüğümde “Başladıysan bitir.” diyen sesini duyarım içimde. Ailem bana asla “Neden yaptın?” diye hesap sormadı ama ben de daima kararımın sorumluluğunu almam gerektiğini, ağlayarak geri dönemeyeceğimi bildim.

Eve gittim ve çok mutsuz olduğumu, işi bırakacağımı söyledim. Nedenini bile sormadılar, sadece emin olup olmadığımı sordular, emin olduğumu söyleyince de “senin hayatın” dediler. Kararıma saygı duymaları çok güzel de, tüm sorumluluğun bende olması, onca yıllık kurumsal hayattan sonra biraz ürkütücü gelmedi değil.

'Fıstık' Gibi Hayatın Başlangıcı

İstifanı verip çıktın ve elinde sadece “koşu” var. Sonra…? Fıstık ezmesi yapmaya ne zaman ve nasıl başladın?

Aslında fıstık ezmesini o dönemde de yapıyordum. Yarışlarda yiyordum. Ama evde ürettiğiniz bir gıdayı satabilmek için almanız gereken izinler var. Ben de bu izinler almak için hemen küçük bir atölye açmaya koyuldum. KOSGEB başvurularımı yapmıştım ama oradan uzun vadede ve parça parça ödeme geliyor, kendi öz sermayen ile iş kurmak zorundasın. Bu süreçte, hiç bir şeyin dışardan göründüğü gibi olmadığını gördüm ve bankadayken birlikte çalıştığım KOBİ’lere nasıl ukalaca ahkam kestiğimi fark ettim 🙂 . Her adımda zorlandım, çünkü kurumsal hayatta ayağına otomatik gelen banka hesabı, sigorta ödemesi, araç gereç gibi bir çok şeyi sen düşünmek ve tedarik etmek zorundasın.

İstifa ettikten sadece bir hafta sonra tesisi kurmak için hazırlıklara başlamıştım. Çünkü koşudan edindiğim bir mantık var: beyninde neyi yaşatırsan, karşına o çıkacak. Kurumsal hayata alışmış biri olarak en sevmediğim şey parasız kalmak. Ben de “Aman para eriyor!” duygusunu kendime yaşatmak istemedim.

Bu arada, aldığım her şey için peşin ödeme yapmam gerektiğini, kimsenin bana vade yapmadığını görünce; “Vadeli satmayın, peşin almayın.” diye ahkam kestiğim tüm KOBİ müşterilerime bir özür yazısı yazdım instagram’da, sanırım ahları tuttu ☺. (gülüşmeler)

Bir de şunu belirtmeden geçmek istemiyorum: Kendime verdiğim söz gereği; işim fiziksel güç gerektirmesine rağmen ilk çalışanımı kadın seçtim. Sürekli ustalarla muhatap olmaktan etrafımda kadın görmek ister oldum. Erkek egemen toplum yapısından çok ama çok sıkıldım çünkü. İş yerindeki o çok bilen erkek, senden farklı, senden fazla ne yapmış acaba? Bu yüzden elimden geldiğince iş hayatına dönmek isteyen ama zorluk yaşayan kadınlara öncelik vermek istiyorum. Yıl sonuna kadar iki çalışanım daha olmasını planlıyorum. Daha çok dışarda yapılacak işler için bir erkek personel de olacak.

Ortalama bir günün nasıl geçiyor? Belli çalışma saatlerin var mı?

İşyeri çalışma saatlerimiz 09-18 ama şartlara göre programımda değişiklik yapıyorum. Bugün mesela, akşam spora gidecektim sizinle görüşmem olunca, onu sabaha aldım. Aslında sevdiğim çalışma şekli de bu. Çünkü benim kafamın çalıştığı saatler farklı. Üretebildiğim zaman ayrı, koşabildiğim saat ayrı.

Sabahları erken kalkıyorum. Öğleden sonra çok işim varsa sporumu sabah yapıyorum. Ya salona gidiyorum ya da bir antrenmanım oluyor. Koşuyorum, bisiklete biniyorum. Günde 1-1,5 saati spora ayırıyorum.

Sonra üretim süreci ile ilgileniyorum; gelen siparişler, gideceklerin planlanması, kargoların çıkması vs. Eğer işyerinde benim olmam gerekmiyorsa; yeni hammadde alımı, girdiler için araştırmalar, aldıklarımın taşınmasıyla uğraşıyorum. Sonuçta şirkette onlarca insan çalışmıyor. O yüzden kavanozların, fıstıkların alınması ve taşınmasını da ben yapıyorum. Her işin, her noktasında ben varım. Ufak tefek arıza olursa, onları da ben hallediyorum.

Bunların dışında, her gün (kendime koyduğum hedef doğrultusunda) yaptığım görüşmelerim oluyor.  Çeşitli satış noktaları ile görüşüyor, onlar için numuneler hazırlıyor, yazışmalar yapıyorum. Ziyaret edebileceğim uzaklıkta bir yerdeyse numuneleri elden götürmeyi tercih ediyorum. Şehir dışındaysa kargo ile gönderiyorum. Bazen de  şehir dışındaki görüşmeleri topluca yapıyorum.

Üretim tesisim Kavacık’ta, bir gün mutlaka bekliyorum. (PD: Azıcık naz yapsa mıydık, hemen evet diye atlamasa mıydık? 🙂 )

Sosyal medya hesaplarını çok güzel kullanıyorsun,  keyifle takip ediyoruz. En son Komşu Fırın ve Nefis Gurme ile yaptığın anlaşmaları da oradan öğrendik. Gündeminde yeni projeler/anlaşmalar var mı?

Evet, onlarla ve ayrıca bir çok yer ile daha anlaşma yaptım, çalışmalarım devam ediyor. İşimi çok keyif alarak yapıyorum ve sosyal medya hesaplarımı, aldığım keyfi yansıtmak amacıyla kendim yönetiyorum. Gücüm yettiği sürece de bu böyle devam edecek. Sohbet etmeyi ve görüşleri almayı çok seviyorum, mesajlara tek tek dönmeye çalışıyorum. Çok vaktimi alıyor ama bunu yapmam lazım. Çünkü “fıstık ezmesi, buyurun yiyin” diyemem. Alerjisi olanı var, sporcu olanı var… Bu arada sporculara pozitif ayrımcılık yapıyorum. Onlara özel tüpte fıstık ezmesi üretiyorum. 7-8 keredir ultra maratonların kürsü hediyeleri de benden gidiyor ve yarışlara katılanlara %20 indirim yapıyorum.

Tüplü paketlerde fıstık ezmesi çok iyi fikir!

Aslında o da kendi ihtiyacımdan doğdu. Çocukluğumdan beri et, süt ve süt ürünleri yiyemiyorum. Sindirim sistemimi çok rahatsız ediyorlar. Haliyle proteine ihtiyacım oluyor ve 100 gr. fıstıktaki protein, kırmızı et ile aynı miktarda. Yanlış anlaşılmasın, “kırmızı et yemeyin, fıstık yiyin” demiyorum kesinlikle ama ben et yiyemiyorum ve fıstık benim için iyi bir protein kaynağı. Her öğünde yenebildiği ve yanında taşımak rahat olduğu için de çok pratik bir besin. Çok katkı maddesi içerdikleri için koşarken enerji jelleri yemeyi tercih etmiyorum. Koşudan 1 saat öncesinde fıstık ezmesi yemeye başlıyorum. Kavanoza göre, taşıması ve yemesi daha kolay olduğu için de tüplü ambalajları üretmeye başladım. Sporculardan sonra anneler de beslenme çantalarına koymak için talep etmeye başladılar. Gerekli yatırımı yapmadığım için henüz seri üretime geçmedim, ileride geçebilirim.

Nutsall_KeciboynuzluHangi ürünlerin en çok talep ediliyor diye sorsak? 

Keçiboynuzlu açık ara çok satılıyor. Çünkü bu kadar güneş alan bir ülke için şaşırtıcı derecede demir düşüklüğü yaygın. Bir de tabii çay ve kahve tüketimi başta olmak üzere yanlış besleniyoruz. Ayrıca kakao-chia’lı, bitter çikolatalı çeşitler de çok seviliyor. Sadece İstanbul Coffee Fest’de satılmak üzere espressolu fıstık ezmesi yapmıştım. Festivalden sonra üretmeyecektim ama çok talep görüyor. Bunu beklemiyordum doğrusu. Ara ara böyle dönemlik üretimlerim oluyor. Yılbaşı için narlı ürettim mesela, o da sevildi. Crunchy (içinde parça fıstıklı) olan özellikle sporcular ve ağır diyet yapanlar tarafından tercih ediliyor.

Ürünlere ekstra şeker koymuyorum ama yediğin miktara göre içindeki hurma, keçiboynuzu vs. tatlandırıcılar da fazla gelebilir. Günlük yenmesi gereken miktar, günlük aktiviteye göre çok fark ediyor tabii. Ben bir koşuda 4.000 kalori kaybediyorum, koca kavanozu yiyebilirim. Tabii her şeyi kontrollü yemek en doğrusu 🙂

Chado ile anlaşıp, maça çaylı üretmeye de başladım. Ben, çok kahve içtiğim ve bırakmayı da başaramadığım için antioksidan etkisinden dolayı maça çayı içiyorum. Chado’nun sahibi Barış Bey’e de gönderdim, çok beğendiler. Onlar için özel üretim yapacağız. (Röportaj yayına hazırlanırken, Chado’nun mağazalarında satış başladı).

Bu arada sizin bilmediğiniz bir çok denemelerim de var, her çeşit başarılı olmuyor tabii ki. Limonlu ürettim mesela, çok da ümitliydim ama limon kabuğunun fıstık ezmesinin içindeki sıvıyı çekip şişirmemesi için toz haline getirilmesi gerekiyor. Toz haline getirmek de son derece maliyetli. 1 ay yaptım, çok da sevildi ama sürekli üretim yapmam pek mümkün görünmüyor. Cadılar bayramında balkabaklı yapmıştım mesela, o da sevilmişti. Şimdi Mayıs ayında Tomtom Sokakta olacağım, orası için yeni bir şey yapmayı düşünüyorum (Tasarım Tomtom Sokakta- 10 Mayıs’ta başlıyor).

Peki istifa ettiğinde arkadaşlarından nasıl tepkiler aldın? Destek olanlar, köstek olanlar…

Köstek olanlardan başlayayım önce ☺ . (gülüşmeler) Aslında köstek oldular demeyeyim de korktular. O öğrendiğimiz hayatın içinde farklı bir korumacılık var. Bir çok arkadaşım başka bankalara CV’mi göndermem konusunda ısrar etti. Bir kısmından da; “Canın sıkılmıştır senin, ücretsiz izin al, kafanı dinle biraz…” şeklinde tepkiler aldım. Ama bunun kafa dinlemek olmadığını, başka bir bankada yeni bir iş istemediğimi anlatmak o kadar zormuş ki… Beyaz yakalı arkadaşlarımın çoğunun tepkisi böyleydi. Tabii, gitmemi isteyen, yolun açık olsun diyen arkadaşlarım (beni iyi tanıyan eski arkadaşlarım) da oldu ama bir elin beş parmağını geçmez. Kendi işini yapan arkadaşlarımdan aldığım tepkiler ise; “Zaten 15 yıl boyunca bankada ne yaptığını biz hiç anlamadık, takıldın kaldın oraya…” şeklinde oldu. Her zaman desteklediler hatta geç kaldığımı düşündüler.

Hayallerinin peşinden gitmek için kurumsal hayattan çıkmak, istifa etmek isteyenlere neler önerirsin?

Önemli olan iki konu var aslında. Öncelikle şunun altını özellikle çizmek istiyorum; kimse sizi orada zorla tutmuyor, zorla bir şey yaptırmıyor. O toplantıya girmek de, alınan saçma kurallara uymak ve susmak da sizin seçiminiz. Hem tüm bunlara tepki vermiyor hem de başkalarının verdiği tepkinin yanında durmuyorsanız, halinizden şikayet edip ağlamayacaksınız. Önce kendinize dürüst olmanız lazım. Yoksa bu şartlarda mutsuz olmaya mahkumsunuz.

İkinci önerim, dışarı çıkın! Bundan kastım şu; tiyatroya, sergiye gidin, küçük da olsa girişimcileri takip edin, neler yaptıklarına bakın. Ben o kadar çok etkinlik, festival gezdim ki… T-shirt yapan, takı tasarlayan, ahşap boyayan, seramik yapan bir sürü girişimci ile konuştum, hikayelerini dinledim. İnanın, kimsenin hikayesi toz pembe değil, hep bir mücadele var. Böyle hikayeleri dinlemek insana hem ilham hem de cesaret veriyor.  O yüzden dışarı çıkın! Dünya kurumsal hayattan ibaret değil.

Bir de şu var; insan, dışarı çıkanın iyi olduğunu duymak istiyor. İnsanlara hep şunu diyorum, birbirinizi cesaretlendirin ama çok da uçmayın, sadece doğruları söyleyin. Bakın ben mutlu olduğum kadar sıkıntı da çekiyorum. Bir kavanoz üretimden çıkana kadar sıkıntılı bir süreç yaşıyorum.

Kimse sizin önünüze bir şey getirmiyor, üstelik bazen önümüze gelenlerde de sıkıntı oluyor. Mesela etiket yanlış basılabiliyor. Bütçeni ona göre yapmışsın ama ürün etiketsiz de çıkamayacağına göre, başka bir şeyden kısıp hallediyorsun. Sonuç olarak; zor ama sonuna kadar değiyor. O yüzden herkesin birbirine tecrübelerini anlatması, birbirini cesaretlendirmesi çok önemli. Yeter ki insanlar dışarı çıksınlar ve hayallerinin peşinden gitsinler.

Böylece içerisi de, içerde olmak isteyenlere kalsın. 

Evet. Sonuçta iyi bankacılar, iyi mühendisler, iyi terziler vb. de lazım. Atölyenin tadilatı sırasında ustalarla çalışırken şunu düşündüm: Keşke iyi bir usta olsa da x liraya değil, x+10 liraya iş yapsa. Sonradan bana sorun çıkartmayacak bir iş için bu parayı vermeye razıyım. Aynı şekilde, kötü bankacı da müşterisine kötü davranıyor, yeni bir ürün yaratamıyor vs. Aslında bu onun suçu da değil. Ruhu oraya uygun olmadığı için yapamıyor.

Bizim kuruluş amacımızı da özetlemiş oldun bir bakıma. Biz de Selin’in işten ayrılma sürecinde; kendi “kurumsaldan ayrılma ve hayallerinin peşinden gitme” hikayelerimizi birbirimizle paylaşmanın bize iyi geldiğini keşfettik. Sonra benzer hikayeleri de paylaşalım, başkalarına da iyi gelsin, cesaret versin diyerek Plazadan Dünyaya’yı kurduk. İstiyoruz ki, herkes mutlu olduğu yerde çalışsın, mutlu olduğu işi yapsın. Kurumsalda çalışmaktan keyif alanlar, oradaki adrenalinle besleneler kurumsalda çalışmaya devam etsin tabii ki. Onlara da hayatın sadece iş yaşamından ibaret olmadığını anlatmaya çalışıyoruz. Sloganımız da zaten “alt tarafı iş hayatı” .  Bir yandan da, hem daha verimli çalışmak, hem de hayattan zevk almak için herkesin bir hobisinin olması gerektiğini düşünüyoruz. 

Bu söylediklerinizi çok önemsiyorum. Herkes gerçekten mutlu olduğu ve beyin frekansının iyi olduğu yerde üretebiliyor. Sürekli stres altındayken bir şey yaratamazsın. Mesela bugün fıstık üretirken, çok fazla sorun yaşamaya başlasam, yeni ürün geliştiremem, yapılan yorumlara şimdiki gibi sevecenlikle cevap veremem. Kaygı ve stres seviyesinde, neyin öncelikli olduğunu iyi yönetmen gerekiyor.

İşten ayrılırken bankada 5-6 yıl tecrübesi olan genç bir arkadaşım bana sarıldı ve “Buranın çıkışı olduğunu gördüm, kahramanımsın.” dedi (PDyaaa) Bunu duymak çok güzel… İş arkadaşlarıma hep aynı tavsiyeyi verdim: Gereksiz yere borçlanmayın. Borçlanmak aslında esaret. Her şeye sahip olmak zorunda değilsiniz. Gerçekten sahip olmak tek çözüm değil ki; kirala, arkadaşının bir şeyini kullan, bin türlü alternatif var.

Bu sahip olmama durumu, şimdiki hayatıma bayağı yansımış durumda. Bugün evden ayrılıyorum desem, istediğim yere, küçük bir bavulla gidebilirim. Bu kadar az eşya ile yaşayabildiğimi aslında ben yarışlarda, -bir çadırın içinde on kişi yaşayınca- öğrendim. Yoksa bankada çalışırken, gardırobumda etiketi bile çıkmamış onlarca kıyafet olurdu. Hepsi stresten, dediğiniz gibi bir hobi bulsan sarmayacaksın oralara.

Ki sen aslında bankada çalışırken master yaparak, çeşitli kurslar, dersler alarak hep yeni şeyler denemişsin ama yetmemiş, koşuya başlamışsın. Hayatına koşu girmese belki de o son altı sene geçmeyecekti…

Geçemeyebilirdi. Gerçekten ben koşuyla tutunmaya çalıştım kurumsala. Bir süre sonra alışınca, endorfin salgılamam azalınca, yüzmeye başladım. Aslında benim gibi sabit alanda duramayan biri için havuzda yüzmek zor bir şey. Yüzerken say karoları nereye kadar yani. Ama ne oldu? Koşu beni terbiye etti, mücadele etmeyi öğrendim.

Çünkü hayat da böyle. Kolay bir iş yok, zaten bir işi “iş” olarak yapmaya başladığın anda zorlaşıyor. Hobiyken aldığın zevk, para kazanma derdine dönüşse de yapmaktan da vazgeçmemek gerekiyor. Benim için bugün fıstık olur yarın olmayabilir, fıstık olmazsa çok net biliyorum, bir daha bir kurumsal iş yerinin kapısından içeri girmeyi hiç hayal etmiyorum. Başka bir şey denemeye çalışırım ama güvenli diye kurumsal hayata dönmeyi denemem.

Geçenlerde (Makarna Lütfen) Tuğba ile yaptığımız röportaj sırasında o da aynısı söylemişti. İnsan bir kere o tadı aldıktan sonra, bir sorun olsa bile, kolay kolay kurumsala geri dönmüyor galiba?

KOSGEB girişimcilik eğitiminde de söylemiştim: “Girişimci insansan, ölümüne, sonuna kadar girişeceksin.” (kahkahalar).

Girişimci olmak isteyenlere tek söylediğim şey; bir şeye kafayı takın ama aşık olmayın, gerektiğinde vazgeçmesini de bilin. Şimdi bana granola yapsan, şunu da yapsan, bunu da yapsan diyorlar ama herkes her işi aynı kalitede yapamaz. O yüzden şuanda fıstığı en iyi şekilde yapmaya uğraşıyorum. Farklı markalara gidiyorum, onların ürünleriyle ortak ne yapabiliriz diye bakıyorum. Sonuçta bu bir ticaret, planladıklarımı yapıp da süreç istediğim düzeyde gitmezse alternatiflerime bakarım. Kontrollü, sakin, çılgınca hedefler koymadan ilerlemek gerektiğini düşünüyorum.

Nutsall_CikolatalıBir röportajında okumuştuk, yurtdışı hedeflerin de var galiba?

Evet var. Ülkemiz, çok dışa bağılı hale geldi. İhracat çok kolay bir hedef değil. Bir mal alacaksın, X pazardaki alıcısını bulacaksın, satacaksın ve paranı alacaksın. Dış ticaret uzmanıyken akıl vermek çok kolaymış ☺. O zaman bana “Çok küçük firma, 1 milyon € ihracat yapıyormuş, niye bununla uğraşıyorsun?” derlerdi (kahkahalar). Şimdi düşünüyorum da ilk 20 TL’lik kavanozumu ihraç ettiğimde acaba nasıl ters takla atarım? (kahkahalar).

Pazar araştırmaları yapıyorum ama yurtdışı gerçekten zorlu bir süreç.  Doğru alıcı bulmak, doğru ödeme şartı oluşturmak, yurtdışına mal çıkarmak, mevcudun üzerine ilave sertifika ve yatırım gerektiriyor. Bir de gümrük mevzuatının yükümlülükleri var tabii… Önümüzdeki sene başına kadar kendime hedef koydum. Görüştüğüm birkaç yer de var ama bakalım neler olacak.

Geçenlerde Instagram’da paylaştığın; çok okumak, vazgeçmemek ve hayal kurmak üzerine olan gönderini çok beğenmiştik. Gerçekten çok güzel özetlemişsin durumu, kurumsaldan ayrılma sürecinde olan insanları etkileyeceğini düşünüyoruz. 

Evet, Jack Ma’nın sözlerini paylaşmış altına da kendi düşüncelerimi yazmıştım. Şimdi yine tepki göreceğimi biliyorum ama siz sorunca belirtmeden geçemeyeceğim.  Kurumsal hayattaki şu kişisel gelişim seminerleri var ya… (kahkahalar). İnanın, 15 yaşında okuduğum kitaplar o seminerlerde önerilen kitaplardan daha iyiydi. Eminim bir çok kişi de böyle düşünüyordur.

Çok açık yüreklilikle söyleyeyim, kişisel gelişim diyorlar ama ben her gittiğim eğitimde geriledim. Amerikan kültüründen devşirme, çevrilmiş eğitimleri alıp verdiler bizlere. Sonra bu kişisel eğitimlerden bir şey olmayacağını anlayınca, gerçekten bir şeyler yapan insanların (klasik müzik bestecileri, sanatçılar vb.) hayatlarını okumaya başladım. Besteci, duyma engelli, 40 yaşında hayatının sonuna gelmiş ama besteleri yüzlerce senedir çalınıyor. Bunları anlamaya çalıştım. Yoksa bilmem hangi CEO’nun başarısı gibi hikayelerin hepsi ezber…

Kesinlikle…

Mesela bizim koşuculardan Bakiye Abla da bunlara bir örnek. “Cesaret Yalnızdır” adında bir kitabı var. Arkadaşlarıma “Atın bütün kişisel gelişim kitaplarını, okuyacaksınız bu kitabı okuyun.” diyorum.

Kitabı okurken ağladım. Onunla aynı çadırda kaldım, birlikte koştum. O “gerçek”, yaptığı her şey de gerçek. Onun ne mücadeleyle, Türkiye’yi yurtdışındaki yarışlarda temsil ettiğini biliyorum, hiç kolay değil.

Bunları okumaya başladıktan sonra gelişmeye başlıyorsun. Yoksa bize hep başarılı insanlar örnek gösterildi. Herkes bir anda başarılı, niye? Çünkü bu kalıpları yaptılar ve başarılı oldular. Hayır, başarısızlıktan da çok şey öğreniyorsun, yeter ki cesaretin olsun.

Başladığınız her iş istediğiniz ya da planladığınız gibi gitmeyebilir. Dün sabah çok güzel bir görüşmeden çıktım, mutlu bir şekilde kafamda yeni planlar yapıyordum ki, bir telefon! Atölyede camlar patlamış. Sonra makinede de problem çıktı. Tabii bunların hepsi maliyet olarak geri dönüyor. Ama küçük ama büyük herkes yaşıyor benzer sorunlar. Mesela Facebook, herkesin gıpta ile baktığı şirket bugünlerde özür üstüne özür diliyor. Hayat iniş ve çıkışlarla dolu…

Doğayla kavga edemezsin dedin ya, aslında hayatla da kavga edemiyorsun. Öyle değil mi? 

Ben yarışlarda dibi çok yaşadım. Gerçekten dip yani, açsın susuzsun. Kapadokya’daki yarışımı hiç unutmuyorum. Saatime baktım, 25 km sonra bitecek dedim, bu arada sağanak yağmur, taşlar kayıyor. Hesapladım, son 5-6 km yürüyüp bitiririm diye planlar yapıyorum. Karşıdan biri geldi, “ters yöndesin” dedi (PD: aaaa). O kadar da iddialıyım ki, “Hayır, sen ters gidiyorsun” dedim. O sırada  bir kadın daha geldi yanımıza, hala ben ikisinin de ters yönde olduğu konusunda ısrarcıyım. Bak bu tam  kurumsal kafası, normal kafa değil. Saatimi kontrol ettik, meğerse işareti kaçırmışım. Ve adam bana “Seni ikna etmekle vakit kaybetmeyeceğim, ne yaparsan yap ben gidiyorum.” dedi. Yürüyerek ancak bitiririm dediğim yerde hayatımın koşusunu yaptım. Yarış bittiğinde madalyamı bile almadım. Yorgunum, bittiğim, sinirlerim harap olmuş. Hayat da öyle işte, bitti dediğin yerde yeniden başlıyor.

Peki, bu yeni hayatında üretim tesisi yüzünden gidemediğin, çok istediğin halde yapamadığın bir şey ya da katılamadığın bir yarış oldu mu? 

Aslında bu biraz bana bağlı. Hafta sonu 3 gün bana ait mesela. Satış noktalarını arayıp stok durumlarını kontrol ediyorum. Ona göre de, önceki 4 gün ölümüne çalışıyorum.

Bu iş  büyüdükçe daha zorlaşacak ve tabii ki daha fazla kişiye ihtiyacım olacak. Kimseyi mağdur etmeyecek şekilde işleri yönetiyorum. Bunu planlayabildiğim için, planlayıp gidemediğim bir yer olmayınca benim için bir sıkıntı oluşmuyor. Ama tabii öncesi ve sonrasındaki yorgunluğa katlanırsam. Yani hem gezerim, hem de işleri yaparım gibi bir durum yok. Bir şeylerin aksama riski her zaman var. Kurumsalda sen olmasan başka biri o işi halleder, burada benim öyle bir şansım yok. Koşarken telefonum çalar ve cevap vermezsem gelen hammaddeyi kaçırmış olabilirim.

Ama bu işim, bütün stresine rağmen kesinlikle daha keyifli. Her zaman, kendime ikinci bir kurumsal hapishane yaratmayacağım dedim ve bunun için de elimden geleni yapıyorum. Aynı şekilde kurumsalda yaşadıklarımı/yaşanılanları çalışanlarıma da yaşatmak istemiyorum. Hukuki zorunluluklara (haklar, izinler, doğum izinleri vb.) çok özen gösteriyorum. Kurumsalda çoğu zaman hamile olmanın bile sorun olduğunu gördüm. Arkadaşlarımın hamileliklerinin ilk dönemlerde durumu saklamak için neler yaptığına şahit oldum…

Biz de şahit olduk. Hatta diğer kadınların bile kötü sözlerini duymuşluğumuz var. 

Evet bir de o var. Zaten kurumsalda da özel hayatta da, çoğu zaman bir kadının diğer kadına yaptığını kimse yapmaz. Bir de bunu o kadar güzel kurgular ki, çaktırmadan yapar yapacağını, kimse anlamaz. O kadar çok varyasyon gördüm ki, bazıları hakikaten çok iyi kurgulanmıştı, emeğe saygı duyuyorum ☺. (kahkahalar)

Plazadan Dünyaya’yı ilk duyduğunda ne düşündün, şimdi geçirdiğimiz bu iki saat sonrasında ne düşünüyorsun? 

Sizi ilk duyduğumda, “Aaa plazadan dünyaya ne olmuş? Ne güzel dünyaya geçenler!” diye atlamıştım hemen ☺. (kahkahalar) Ancak sizin bu kadar koordineli olduğunuzu hayal etmemiştim. Yazılarınıza falan baktım ama daha amatörce mi acaba diye düşünmüştüm. Şimdi, nasıl geçtiğini anlamadığım bu 1-2 saatlik sohbet içinde (kahkahalar) öyle olmadığınızı gördüm.

Çok teşekkür ederiz güzel düşüncelerin için… 

Ve çok ilham verici olduğunuzu düşünüyorum. Bunu samimiyetle söylüyorum.  Ne güzel bir şey yapıyorsunuz. Bir kere kadın dayanışması çok önemli. İş hayatından çıkmış kadınların birlikte hayata tutunmasına çok önem veriyorum. Siz çok eskiden tanışıyorsunuz belki ondan ama birbirinizi çok güzel tetiklemişsiniz.

Sizinle konuşan bir girişimcide biraz cesaret eksikse, sizi görünce artar. Sizin işbirliğinizi görerek, yanıma bir kişi daha bulursam yapabilirim diye düşünür. Yalnız iş yapmaya çekinen, işi küçük olan birileri sizleri görüp, başkalarıyla iş birliğine gidebilir bence. İnsanlara dokunmaya başlamışsınız ve domino etkisi, sizi buraya kadar getirmiş. 1.000 kişi, 2.000 kişi derken, daha çok kişiye dokunacağınıza inanıyorum.

Bir de tabii üç kadının bir arada durabilmesi kolay bir şey değil (kahkahalar). Genetik kodlarımız nedeniyle, ne olursa olsun o saç ayağını oturtmak zor.

Bu keyifli sohbet için tekrar çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

20180330_PD_MerveUlker_Dortlu_SB

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı kahve mi? Kahve
  2. Pizza mı lahmacun mu? İkisi de değil ☺ Yine de pizzayı seçerim, vejetaryen olabilir.
  3. Ying mi yang mı? Ying
  4. Şarap-peynir mi, rakı balık mı? İkisi de değil, alkol çok az benim dünyamda. Ama seçecek olsaydım rakıyı seçmezdim.
  5. Yelkenli mi uçak mı? Yelkenli.
  6. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan? İkisi hakkında da şu bazı şüphelerim var  (kahkahalar) herhalde genetik kodlardan dolayı ama yumurta tavuktan.
  7. Vezir mi piyon mu? Vezir

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

“Fıstık” Gibi Hayat…“ için 2 yorum yapılmış.

  • SİBEL

    (Mayıs 9, 2018 - 6:59 am)

    İlham verici bir yazı olmuş 🙂

  • Derya

    (Mayıs 10, 2018 - 6:07 am)

    Ilham verici bir kadin daha. Cok keyifle okudum. Sevgiler herkese

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir