Kırmızı Perdenin Önündeki Komedyen

IMG_0750Üniversitedeyken plaza insanı olmayı hayal eden ve bu hayalini gerçekleştiren ancak 10 yıl bankada çalıştıktan sonra, müzikal eğitimi için gittiği New York’ta istifa etmeye karar veren biri Kaan Sekban. Kaan’ın yaptıkları saymakla bitmez: Broadway’de müzikal eğitimi almış, farklı müzikallerde ve operada sahneye çıkmış,  insanların iş yerlerinde mutlu olabilmeleri için Happy Office’ı kurmuş… Yapacağı daha ne kaldı demeyin! Şimdi de alamet-i farikası olan odasındaki kırmızı perdenin önünde Türkiye’nin ilk ev yapımı talk showu olan “Kaan Sekban Saçmalar”ı yapıyor. Kaan’la cesaretini, radikal kararlarını, oyunculuk maceralarını konuştuk da konuştuk. Bazen de gülmekten konuşamadık 😉 Bitmeyen enerjisi ve samimiyeti için ne kadar teşekkür etsek az.

Biz yine dersimize çalıştık geldik tabii ama senden duymak istiyoruz 😉 Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

Baba tarafından beş kuşak İstanbulluyuz. Beşiktaş’ta doğdum, büyüdüm. Annem bankacıydı, babam da diş doktoru. Babam hala mesleğini yapıyor ve ben hala ailemle yaşıyorum ☺. Çocukluğum büyükbabamların evinde, harika bir aile ortamında geçti. 2 yıl önce annemin hastalığından dolayı (yeşillikler içinde daha sakin bir ortamda yaşamak ona iyi gelecekti) Beşiktaş’tan Çekmeköy’e taşındık.

İlkokulu hakikaten mahalle mektebinde (evin karşısındaki Büyük Esma Sultan İlkokulu’nda) okudum. Sonrasında da Şair Nedim Ortaokulu ve Arnavutköy Korkmaz Yiğit Lisesi’nde devam etti, eğitimim. Hep devlet okullarında okudum ama İngilizceme bir çok kolejliden daha çok güvenirim. Lisede öğrendiğim İngilizceyi kendi çabamla geliştirdim. Bu arada İspanyolca da biliyorum ☺. Üniversiteyi, Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde okudum. Bahçeşehir Üniversitesi’nde Stratejik Pazarlama ve Marka Yönetimi üzerine yüksek lisans yaptım (okuduğum tek paralı okul ☺).

Üniversitede siyaset bilimi okumak bilinçli bir tercih miydi?

Kısmen bilinçliydi aslında. Siyasete hep meraklı oldum. Bir de o zamanlar konservatuvarda okuyayım, oyuncu olayım kafasında hiç değildim. Açıkçası biraz hava cıva peşindeydim ☺. Benden yaşça büyük ve işi gücü olan arkadaşlarım vardı. Hep o takım elbiseli plaza hayatına özendim. Üniversitedeyken işletme kulübüne bile takım elbiseli giderdim. Leo ve Lions Kulüplerinde çok görev aldım. Oralarda da böyle büyük adam gibi, kendini olduğundan daha önemli biri gibi hissetmek hoşuma gidiyordu. Evet, o sıralarda seslendirme ve dublaj eğitimleri de aldım ama hiç tiyatro kulübüne gitmedim mesela. Bizim okuldan Kenan İmirzalıoğlu, Hare Sürel gibi iyi oyuncular çıkmıştır. Tiyatro kulübüne gitseydim belki çok daha önce atılacaktım bu sektöre. Ama işte o zamanlar bir an önce okuldan mezun olup bir şirkette çalışmak istiyordum. Zaten dayanamayıp üniversitede okurken bankada çağrı merkezinde çalışmaya başladım ☺. Ama itiraf etmek gerekirse tam gün işi ve okulu birlikte götürmek gerçekten zordu. Yıldız ve çağrı merkezinin olduğu Güneşli arasında mekik dokudum. Haliyle ilk defa bir iki dersten yaz okuluna kaldım. 7 ay çağrı merkezinde çalıştıktan sonra Garanti Bankası’nın MT (yönetici adayı) sınavına girdim. Kazandım fakat sınavın geçerli olabilmesi için mezun olmam gerekiyordu. Bir yandan yaz okuluna bir yandan da MT eğitimlerine giderek mezun oldum ve bankada çalışmaya başladım.

Üniversitede okurken bir de İspanyolcaya merak sardım. 3 yıl Cervantes’e gittim ama tabii çok pratik yapamadığım için İngilizcem kadar iyi değil.

Sonuç olarak üniversiteyi çok severek okudum. Çünkü siyaseti, uluslararası ilişkileri ve diplomasiyi hep sevdim. Fakat şimdi fark ediyorum ki ben oyunculuk yapmayı hep istemişim aslında. Ama hayatın içinde bir iş adamını, plaza insanını oynamak istemişim demek ki. Yoksa banka için ölüp biten bir insan değildim.

İşimi her zaman eğlenerek yapmış olmam bankada bu kadar uzun süre kalmamı sağladı.

Garanti Bankası’nda hangi bölümde çalışmaya başladın?

İlk iki sene şubede KOBİ müşteri temsilcisi olarak çalıştım. İnsan ilişkilerim çok iyiydi ama şubeciliğin baskısı ve insan üstü çalışma ortamından da sıkılmaya başlamıştım açıkçası. Genel Müdürlükte olmak (yine aklım havalarda cıvalarda ya ☺) büyük resmi görmek, insanları motive etmek, yönetmek istiyordum. Leo Kulüplerinde başkanlık yaptığım dönemde de iyi bir lider olmaya çalışmıştım. O tecrübelerimin de egomu beslediğini düşünüyorum. Sonuçta Leo’dan 40-50 kişilik grupları yönetmeye alışkındım. Ve iki yıl sonunda Genel Müdürlükte çalışmaya başladım.

Genel Müdürlükte hangi birimlerde çalıştın?

Küçük bir terfi alarak KOBİ Bankacılığı ve Pazarlama Bölümü’ne geçtim. Genel Müdürlüğe geçince bir terfi alıyordunuz ama yine unvanım uzman seviyesindeydi. O dönem KOSGEB kredileri patlamıştı. Garanti Bankası, KOSGEB kredilerini kullandıran ilk özel banka, ben de bu kredileri KOBİ’lere manuel kullandıran ilk kişiyim. Öyle ki adım KOSGEB Kaan’a çıkmıştı ☺. Unvanımdan çok daha büyük bir işe kalkışmıştım. Tek başıma ülkedeki tüm KOSGEB kredilerinin kullandırımını manuel olarak yapıyordum. Ama bu görev, bankada kendimi kanıtlamamı sağladı. Sonra terfi ederek Satış ve Koordinasyon Yönetmeni oldum. Bu görev aslında çok ciddi bir şube deneyimi gerektirir ama o zamanki müdürüm Kaan Gür (şimdi Akbank’ta GMY) bana güvendi ve çok destek oldu. O zaman 27 yaşındaydım ve o konumdaki tüm insanlar 30’unun üstündeydi. Kariyerimdeki en büyük çıkışın bu olduğunu söyleyebilirim. Bu görevimi çok sevdim ve istifa edene kadar da zevkle çalıştım. Çünkü çok fazla şubeyle ilgileniyorsunuz, bölgelerden sorumlu oluyorsunuz, Türkiye’nin her yerini geziyorsunuz, çalışanları motive ediyorsunuz, takım koçluğu yapıyorsunuz… Tam bana göre bir işti yani ☺. Açıkçası işimi her zaman eğlenerek yapmış olmam bankada bu kadar uzun süre kalmamı sağladı.

Aslında her şey çok güzel gidiyormuş, ne oldu da istifa ettin?

Beklediğim terfi gelmedi. O terfi gelseydi 2-3 sene daha bankacılık yapardım. Şok açıklama! ☺ (kahkahalar) Şimdi şöyle; bir bankada 10 yıl çalışınca, çok emek verince belli koltuklara da oturmak istiyorsunuz. Buna hakkınız olduğunu düşünüyorsunuz. Tabii bu süreçte hak etmediğini düşündüğüm insanların terfi ettiğini de gördüm, klasik. Ama bu durum beni daha çok kamçıladı.

Peki, oyunculuğa dönersek… Çocukken de oyunculuk yapmıştın değil mi 🙂 ?

Bravo! Atlamışım ben anlatmayı, işte gazetecilik bu ☺ (kahkahalar). Ortaokul yıllarında üç sene profesyonel olarak BKM’de, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde, Ataköy’de çocuk tiyatrolarında Atatürk’ün çocukluğunu oynadım. Her ne kadar büyük oyuncularla oynamış olsam da çocuk yaşta tiyatronun ne kadar güzel olduğunu pek anlayamıyorsunuz. Çünkü aç, susuz kalıyorsunuz, üşüyorsunuz, hocadan azar işitiyorsunuz… Mesela bir oyunumuzda okulum beni seyretmeye gelmişti. Hocama, okulumun beni seyretmeye geldiğini ve oyun bitiminde sahnede tek başıma selam verip veremeyeceğimi sormuştum. Egoya bak ya! ☺ (kahkahalar).

Sonra radyo röportajları falan iyice havaya girdim. Ama ders notlarım düşmeye başlayınca tiyatroyu biraz askıya aldım. Tabii lisede ve Leo Kulübü’nde tiyatroda oynamaya, sahneye oyun koymaya devam ettim. Ancak eskisi kadar yoğun bir şekilde değil. Yani liseden mezun olduğumda oyuncu olmak gibi bir hedefim yoktu. Plaza hayatına heves etmeye çoktan başlamıştım bile. Şimdi geçmişe dönüp baktığımda oyunculuk üzerine eğitim alıp da tiyatrolarda oynamaya devam etseydim keşke, demiyorum. Tercihlerimden pişman değilim. Sonuçta şu anda o “beyaz yaka”dan aldığım tecrübeyle mizah üretiyorum.

20170223_KaanSekban_05_SB

Bankacılık geçmişinin seni çok beslediğini “beyaz yaka” videolarında da çok net görüyoruz ☺.

Tabii bankada çalışmış olmam bir yandan da bu sektördeki (medya) insanlara kolay erişebilmemi de sağladı. Dolayısıyla kesinlikle pişman değilim. Ama 10 yıl değil de belki 6-7 yıl sürebilirdi bankacılık hayatım ☺ .

Oyuncu olmaya tam olarak ne zaman karar verdin?

2014 yılında internette tesadüfen İstanbul Film Akademi’ye rastladım. En yakın arkadaşım Ayşe’ye, “Hadi birlikte gidelim!” dememle başladı her şey. Ayşe aslında avukat ama aynı zamanda çok iyi bir yazar, www.ayseninbavulu.com adında bir blogu ve “Her Şeyin Başı Merkür” isimli bir kitabı var. Şimdi senaryo da yazıyor. İşte Ayşe’yle birlikte İstanbul Film Akademisi’ne gittiğim o 4 ay, hayatımı değiştirdi diyebilirim. Tabii bu arada bankada çalışmaya da devam ediyorum. Akşam kurslarına gidiyoruz. Ama yine de oyunculuk zehrini almaya başladım ☺. Kulakları çınlasın yönetmen Andaç Haznedaroğlu, Hasan Şahintürk gibi çok kıymetli hocalardan ders aldık.

Bu arada, istifa etmeden önceki 3 yıl boyunca her yaz izinlerimi birleştirip Amerika’ya oyunculuk eğitimi almaya da gittim.

Amerika’da aldığın eğitimlerden biraz bahseder misin?

Aslında üniversitede okurken New York Film Akademi ile yazışmıştım. O yıllarda ne kadar aklım plaza hayatında olsa da içimde oyunculuk varmış yine de, bak! ☺. Ama çok gitmek istememe rağmen gidememiştim. Amerika’da öyle bir okulda okumak oldukça pahalıydı tabii. Yıllar sonra İstanbul Film Akademi’de kurslara başlayıp da bir “aydınlanma” yaşayınca New York Film Akademi’nin bir aylık kursuna da gitmeye karar verdim. Onunla da görülecek bir hesabım vardı. Aslında bunun da bende bir travma olduğunu şimdi fark ediyorum. Los Angeles’ta 5 hafta çok zor ama bir o kadar da rüya gibi bir eğitim aldım. Düşünsenize Hollywood’da Universal Studiolar’ın yanındaydı gittiğim okul! Tabii orada kesenin ağzını da açtım ☺. Dolayısıyla Amerika’ya gidip geldikten sonra maddi açıdan toparlanmak için biraz daha çalışmam gerekti. Ve bir süre daha bankada çalışmaya devam ettim ☺. Ama yine boş durmuyorum, yurtdışında eğitim maceralarım devam ediyor. Bir yaz yine izinlerimi birleştirip New York’a gittim. Müzikali çok sevdiğim için Broadway’de 3 haftalık bir workshopa katıldım. Fakat o beni inanılmaz zorladı. Her sabah ‘tap dance’ ve vokal çalışıyorduk. Ufak bir ayrıntı; o zaman, şimdiki halimden 16 kg daha fazlaydım ☺. Haliyle çok zorlandım. Bir de eğitim alanların hepsi Amerikalıydı, ve inanılmaz müzikal bilgileri vardı.

Bu arada, tam Amerika’ya gideceğim sırada annemin hastalığını öğrendik. O anda annemi bırakıp gitmek istemedim ama o gitmem konusunda çok ısrar etti. Zaten ameliyatı da ben döndükten sonra yapılacaktı. Bunları 3 haftalık süreci nasıl geçirdiğimin daha net anlaşılması için anlatıyorum. Hem çok çalıştığım hem de duygusal gel-gitlerimin olduğu zorlu bir süreçti. Eğitimin sonunda bizi Broadway’in cast direktörünün karşısına çıkardılar. Direktör bana, “Umarım bir gün yeşil kart alıp gelirsin ve seninle çalışırız.” dedi, tabii inanılmaz mutlu oldum. Eğitim sonunda da bir performans sergiledik o da çok güzel geçti. Performans biter bitmez o duygu boşalmasıyla New York sokaklarında ağladım. İşte o anda; lanet olsun, bırakacağım işi dedim. İstanbul’a döndükten bir ay sonra da istifa ettim.

Birikimim olmadan istifa etmek yarı aptalca bir karardı.

İstifa kararın nasıl karşılandı? Yoksa zaten bekliyorlar mıydı? ☺

E tabii her yaz yurtdışında bir kursa gidiyorum, kısa filmler çekiyorum, küçük küçük reklam filmlerinde oynuyorum (banka idare ediyordu ☺) sonra gelip Aktif Pasif Komitesi’ne rapor yazıyorum ☺. Yani olacak iş mi? Gideceğimin farkındaydılar tabii ☺.

Kendimi övmek için değil ama durumun fotoğrafını çekmek adına söylüyorum; herkes beni çok seviyordu, işimi mükemmel yapan bir adamdım, performans notlarım hep yüksekti. İyi izler bırakmışım ki çok güzel bir uğurlama töreniyle ayrıldım bankadan. Bir de tabii herkesin başarılı olmamı bekliyor olması müthiş bir şey. Çünkü benim istifa edip hayalimi gerçekleştirerek başarılı olmam, onları da kendi hayatlarıyla ilgili umutlandırıyor.

Bu arada unutmadan sormak istiyoruz, Broadway’deki workshoplara herkes katılabiliyor mu yoksa bir ön eleme var mı?

İngilizcenize bakıyorlar, workshoplar için öyle çok çetrefilli bir eleme yok açıkçası. Eğer workshoplardan sonra bir yıllık eğitim, konservatuvar isterseniz ciddi bir elemeden geçiyorsunuz. Müzikal workshopu için benimle bir video görüşmesi yaptılar ve bir şarkı söylettiler.

Hangi şarkıyı söyledin?☺

1935 yılına ait “Top hat” adında bir şarkı söyledim. (bizim için de bir kuble söyleyiverdi hemencecik! ☺) Sonra workshopun ilk günü daha kimseyi tanımıyorken bir şarkı daha söylettiler, piyanoyla! Nota da bilmediğim için çok zor oldu gerçekten.

Peki, istifadan sonra seni neler bekliyordu?

Kredi ödemelerim devam ediyordu ☺. Birikimim olmadan istifa etmek yarı aptalca bir karardı aslında. Kenarda birikmiş bir param yoktu. O yüzden önce evimi, bir kaç ay sonra da arabamı sattım. Yani hayatınız öyle bir anda güllük gülistanlık olmuyor ☺.

Bir kaç ay sonra bir müzikal seçmesine gittim. Nedim Saban’la bir görüşme yaptım ve o da beni TİM Maslak Center’da sahnelenecek bir müzikalin seçmesine yönlendirdi. Açıkçası tecrübe olsun diye gittim. O sırada annem ameliyat olmuştu, hastaneden çıkıp seçmelere gidiyordum. İlk gün olumlu olursa ikinci seçmeye çağıracağız dediler. Pek umudum yoktu çünkü şarkıda fena değildim ama dansta batırdım gerçekten. Ama ikinci seçmeye de çağrıldım. Bu sefer doğaçlama yaptırdılar. Doğaçlamada iyi bir performans sergiledim. Ve 200 kişi arasından seçilen 5 erkekten biri de ben oldum. Yani o zamanki Kaan için; müzikal workshopuna gittikten sonra bankayı bırakıp da müzikal yapmak istemek ve Türkiye gibi bir ülkede bir müzikale seçilmek Hollywood’da bir filmde rol almak gibi bir şeydi.

Bu arada müzikalde efsane bir kadro vardı; Nükhet Duru, Cezmi Baskın, Melda Gür, Pelin Akil, Caner Cindoruk, Kayhan Yıldızoğlu, Volkan Severcan… İlk başta Füsun Demirel de vardı da sonra ayrıldı. Bir de 20 kişilik orkestra. Yani okuma provalarında ben küçüldükçe küçülüyordum ☺. Her şey güzel gidiyordu ta ki yönetmen tarafından mobbinge maruz kalana kadar. Yönetmenin beklentilerini karşılayamadığım zamanlar oldu. Ama sanırım bu, beklentilerini karşılayamamaktan çok benim banka kökenli olmamla ilgili önyargısından kaynaklanıyordu. Herkesin yapabileceği hataları ben yaptığım zaman çok büyük olay olmaya başladı. Resmen “Whiplash”ı yaşadım diyebilirim. Egomu sarsmasının yanında kendime güvenimi de çok kırdı.

Yönetmen, yaptığı mobbingde başarılı olmuş, diyebilir miyiz?

Evet, belki de istemeyerek yaptı ama sonuçta bir mobbing yaşadım. Ama hiç pes etmedim. Bana hatta bir kere herkesin içinde küçücük bir şeyden dolayı seni bankaya geri gönderirim dedi. Çok sinirlendim. Çünkü tiyatrodan kovulsam bile bankaya geri dönmeye sadece ben karar veririm. Yani anlayacağınız hoca bana takmıştı ☺. Ama Nükhet Duru çok tatlıydı, aşama kaydettiğimi, herkesin içinde harika olduğumu söylerdi hep. Arkadaşlarım da çok tatlıydı. Ekip içinde hiçbir sorun yaşamadım.

Tüm bunlara rağmen çıktım ve bence iyi de oynadım. Hatta bir iki eleştirmen güzel şeyler de yazdı. Yönetmenin bana verdiği rol, iyi bir yan roldü. Galada, bana güvendiği için yönetmene teşekkür ettim. O da bana, güvenini boşa çıkarmadığım için teşekkür etti. Yani güzel bir final oldu ☺. Ama çok zor bir dört aydı gerçekten. Müzikal, tahminen 10 kere sahneledikten sonra maalesef perde kapandı. Provalardan ve oyunlardan aldığım para, bir aylık maaşım etmiyordu. Ama tabii kariyerim için müthiş bir tecrübeydi. Bir de bu zorlu süreç benim için çok büyük bir sınavdı aslında. Bu işi ne kadar istediğimi görmüş oldum.

Bu arada bir de, geçtiğimiz Haziran ayında yayınlanmaya başlayan Demet Akbağ’ın şaka programı “Çok Aramızda”da, konuk oyuncu olarak şaka çetesine katıldım. Orada söylediklerine göre; ekip ve Demet Akbağ beni beğenmiş. Bunun üzerine bir kaç şakaya daha çağırdılar. İlk televizyon denemem bu oldu. Çok eğlenceli ve komik bir program oldu. Fakat açıkçası menajerlerden yana çok başım yandı. Şöyle vizyon sahibi bir menajer bulamadım. Her şeyle kendim uğraşıyorum. Mesela Hürriyet’i arayıp hikayemi yazmasını istedim. Deniz Zeyrek de gazetenin İK ekinin benimle röportaj yaparak hikayemi yayınlamasına aracı oldu. Deniz Abi ile Los Angeles’ta eğitime gittiğimde tanışmıştım. Sağ olsun beni hep destekledi.

İtalya’daki opera maceranı da çok merak ediyoruz ☺.

Yine duramıyorum, bir şeyler yapmam lazım. İnternette Philadelphia Uluslararası Operası’nın Shakespeare’in 400. yıl şerefine “Bir Yaz Gecesi Rüyası” nı İtalya’da sahneleyeceğini okudum. 20 ülkeden 20 sanatçıyla sahnelemeyi planlıyorlarmış. (Opera ne ya? Ne kadar alakasız değil mi? ☺ Deli cesareti böyle bir şey ☺) Video audition (seçme) için bir şeyler gönderdim. Kendi hikayemi de Kaan’s Musical Story diye 4 dakikalık bir video yapıp yolladım. Operadaki sorumlu kişi olan Karen benimle video audition yaptı ve rolü aldığımı söyledi ☺ .

Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda arya söyleyen tenor ve sopranolar vardır. Bir de aslen oyunculuk yapan ama arya da söyleyen beş kişilik makineciler grubu vardır, o gruba seçilmişim. İtalya’nın ortasında, Umbriana’nın tepelerinde cennet gibi bir vadide, küçük bir kasabada 1,5 ay kaldım. Hayatımın en güzel zamanlarından biriydi. Çok tatlı eski İtalyan evlerinden birinde, iki Amerikalı ve bir Arjantinli gençle birlikte kaldım. Gündüzleri kasabada hiç hayat yoktu. Zaten bütün gün çalışıyorduk. Hafta içi çok yoğun çalışmamıza rağmen, hafta sonlarında sabahın köründe kalkıp trenle gezebildiğimiz kadar geziyorduk. En sonunda “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nı üç gece üst üste oynadık. Oyunu izlemeye Türkiye’den de arkadaşlarım geldi.

Herkesin hayal ettiği işi yapabilmesi çok zor. Diyorum ki, hayal kurun ama hayalinizi gerçekleştirebilmek için çok acele etmeyin.

İtalyadaki bu deneyimin her şeyiyle süpermiş.

Evet, anlatırken hala duygulandığım çok güzel bir tecrübedir. Bu arada uluslararası bir temsilde Atatürk’ün en sevdiği ‘Selanik’ türküsünü söyledim. Bu temsil, operanın dışında 300 kişilik bir salondaydı, gelenlerin de hepsi İtalyandı. Sonra da hep beraber, ‘o sole mio’yu söyledik. Nota bilmiyorum ama cesaretim tavan (kahkahalar).

Peki “Happy Office” ne zaman ve nasıl hayatına girdi?

Türkiye’de TİM Maslak’taki müzikal bittikten sonra tabii biraz para kazanmam gerekti. Bir gece ne yapacağım diye düşünürken bir anda “Happy Office” fikri ortaya çıktı. Aslında bu fikrin temeli; yıllardır insanların işyerlerinde mutsuz olduğuna şahit olmama dayanıyor. Ben hep çok mutlu çalıştım, pozitif oldum. Bankada çalıştığım 10 yıl boyunca arkadaşlarımdan “Neden bu kadar mutlusun? Ne içiyorsun? Nasıl bu kadar pozitif kalabiliyorsun?” şeklinde tepkiler aldım hep ☺. İnsanlara bu konuda yardım edebilirim diye düşünüp, bir farkındalık platformu olan Happy Office’i kurdum. Kurdum dediğim bir instagram hesabı açtım. Marka patentimi aldım, logomu kendim yaptım. Ama hiç aktif pazarlamasını yapmadım. Sadece gelen tekliflerle ilgilendim, butik çalıştım. Eczacıbaşı’nda seminer verdim, Wellness Day’de konuşma yaptım. Bir kaç üniversitede de “Kendi liderin ol.” adı altında seminerler verdim.

Şirketlere verdiğim “Mutluluğa terfi et!” seminerlerinde de hep şunu söylüyordum: Çalıştığınız kurumlarla, işinizle ilgili memnuniyetsizliğinizde sizin payınız ne? Sadece kötü insanlar, düşük maaş değil. Sizin de bunda bir payınız olmalı mutlaka. Yani sizi mutsuz eden, sadece sizin dışınızdaki koşullar olamaz. Gerçekten istemediğiniz bir işte mi çalışıyorsunuz? Yoksa ne istediğinizi mi bilmiyorsunuz? Bence en büyük problem ne istediğini bilmemek. En az bu kadar önemli olan başka bir problem de iş yaşamının monotonluğundan şikayet etmek. Çünkü aman başıma iş almayayım, bu iş başıma kalır, patron bu işi hep bana vermek ister diyerek her gün aynı işi yaptığımızdan monotonluğu yaratan aslında biziz. Bir de şunu kabul etmek lazım; herkesin hayal ettiği işi yapabilmesi çok zor. Diyorum ki, hayal kurun ama hayalinizi gerçekleştirebilmek için çok acele etmeyin.

Zaman geçtikçe anladım ki, bu işi profesyonel olarak yapabilmek için daha çok odaklanmak gerekiyor. Ama tabi bu işi, ekiple yürütmek ve aktif pazarlama yapmak lazım. Ancak ben Happy Office’i kurduktan sonra İtalya’daki organizasyon başladığı için, ister istemez yaz döneminde işler biraz sekteye uğradı. Eylül gibi Türkiye’ye geldiğimde ise, biraz daha oyunculuğa ve televizyona odaklanmaya karar vermiştim. Daha çok tanınmak için de iyi bir menajerle çalışmayı planladım.

Çok iyi bir menajerle bir deneme sürecine girdik. Fakat, yaklaşık bir ay önce beni arayarak, çalışmak istemediğini söyledi. Şu anda menajerim olmadan, yoluma tek başıma devam ediyorum. Bu süreçte dizide bir rol, bir reklam filminde rol aldım. Bir de üstüne çok kaliteli ve vizyonlu bir inşaat firması olan Erguvan İnşaat ile ilk sponsorluk anlaşmamı bile imzaladım. Talk-show’uma 1 aylık sponsor oldu. Müthiş ötesi…

Genelde ben, suratıma kapı kapandığında, daha çok hırslanan ve çalışan biriyim. Buna güzel bir örnek vereyim size ☺. Bankadaki işimden ayrılmadan birkaç hafta önce Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ni arayarak, akşamları yapılan Aktör Stüdyo’ya (müzikal derslerine) gitmek istedim.

Kayıt sırasında yaşımı sordular, 32 yaşımda olduğumu söyleyince, 30 yaşın üstündeki kişileri almadıklarını söylediler. Broadway’de oynadığımı söylediğimde ise, sınıfın koordinatörünün kesin talimatı olduğu söylendi. Benimle konuşan kişini söylediklerini aynen söylüyorum: “Hayatınızın anlamı bile olsa, bir şey yapamayız.”. Tabii ben bunu unutur muyum 🙂 . Bankadan ayrılıp müzikale girdiğimde, o sevgili koordinatöre şöyle bir e-mail attım. “Müzikale seçildim, TİM Maslak’taki prömiyerimizde sizi de aramızda görmeyi çok isteriz”. Gelen cevap: “İşte her şeyde bir hayır varın kanıtı olmuş.”

Happy Office ile ilgili ileriye dönük başka planların var mı?

Aslında var. Yaptığım sunumların içine biraz mizahı da yedireceğim. İnsanlara didaktik bir şekilde şunu yapın, bunu yapmayın demek istemiyorum. Mesela Happy Office’te verdiğim eğitimlerin sonunda ‘Beyaz Yakalı’ stand-up’ımı yapabilirim. ☺ İnsanlar kahkaha atarak masalarına dönsünler istiyorum.

Happy Officee bireysel olarak da katılabilir miyiz?

Aslında kurumlara eğitim, seminer verip oralarda konuşma yapıyorum ama bireylere yönelik sınıflar da açmak istiyorum. Merkezi lokasyonda bir yer bulursam (hayalim, ilerde evimi stüdyoya çevirip, workshopları orada yapmak) bedelsiz olarak belki birer günlük workshoplar yapmak da planlarım arasında. Bir yandan da bireysel online koçluk sistemim var. Kimlikleri tamamen gizli altı kişiye, online koçluk yapıyorum. İkisinin bir ayı doldu ama sanırım zamansızlıktan yenileyemeyeceğim. Zaten para için değil hem insanlara dokunmak hem de bana biraz eğitim olsun diye başlamıştım.

“Mutluluk Ödevi” nedir, biraz bahseder misin? Adı çok güzelmiş ☺.

Şirketlerde eğitim verirken, çalışanlarla, onları en çok mutsuz eden konularla ilgili konuşuyoruz. Workshopların sonunda onlara –belki de haddim olmayarak- bazı mutluluk ödevleri verip, sonra da bunları kontrol ediyorum. Bunlar daha çok şirket içi ödevler oluyor. Mesela, hiç sevmediğin birine ya da normalde selam vermediğin birine “günaydın” demek, aynı katta çalıştığın ama hiç muhabbetin olmayan birisiyle iletişim kurmak, yaptığın işe katkısı olan birine teşekkür etmek (sözlü ya da herkesin cc’de olduğu bir e-mail ile) gibi… Bir de hayatla ilgili verdiğim mutluluk ödevleri var. Örneğin; uzun zamandır hiç görüşmediğin, aslında görüşmek istediğin ama gurur yaptığın, beni aramıyor diye aramadığın bir dostunu aramak gibi…

Selin de İşte mutluluk” yazı serisinde benzer konulardan bahsediyor. Alexandar Cicerovun “Sabah 9, Akşam 5” isimli bir kitabında, işte mutluluğun iki faktöre bağlı olduğunu söylüyor: 1- Sonuçlar 2- İlişkiler

Evet ama mutluluk için bunlar araç bence. İnsanları mutlu eden tek şeyin “keşif” olduğuna inanıyorum. İnsanlar keşfettikçe mutlu olur. Yeni insanlar, yeni yerler keşfetmek… Bakın en bağnaz, en dindar, en kapalı insan bile, yeni bir kuran ayetini, başka bir inancı keşfettikçe kendini mutlu, değerli hisseder. O yüzden izlemek, araştırmak, gücünün yettiği kadar gezmek ve insan keşfetmek çok değerli. Biz de ‘insan keşfetmek’; farklı şekilde algılandığı ve genelde de çok hoş olmayan amaçlarla yapıldığı için bu konuda biraz geride kalıyoruz.

Sen hayata bir şey sunduğun zaman, hayat da sana veriyor. Hayattan çok şey bekliyorsan, hayata çok şey vereceksin. Hayattan az şey bekliyorsan, hayata az şey vereceksin.

Hayattaki amacın ne diye sorsak, tek bir cümle ile nasıl özetlersin?

İnsanları güldürmek. Ama güldürmek her zaman mizah aracılığıyla olmayabilir. Birisine yardım ederek, birisine el vererek de, sevdiğiniz insanların sadece kötü gününde değil iyi gününde de yanında olarak da insanları güldürebilirsiniz. Sadece insanları mutlu etmek için yaşıyorum diyemem, ama bundan besleniyorum.

Bir yandan da insanın oyuncu/sanatçı olmak istemesinin altında beğenilme duygusunun yattığına inanıyorum. Ben de bunu gizliyor değilim. Tabii ki alkışlanmak, beğenilmek istiyorum. Ancak bence bu durumda bir paradoks var. En çok egoyu besleyen ve egoyu olduğundan daha çok şişiren bir meslek olmasına rağmen, oyunculuk aynı zamanda egonuzu allak bullak edebiliyor. Çünkü her gün başka bir seçmeye gidiyorsunuz, olmuyor; çok kötüsün diyorlar; şişkosun diyorlar… Depresyona girmeniz çok mümkün.

Peki bu durumun üstesinden nasıl geliyorsun?

Kısaca söylemek gerekirse, üreterek. Sen hayata bir şey sunduğun zaman, hayat da sana veriyor. Hayattan çok şey bekliyorsan, hayata çok şey vereceksin. Hayattan az şey bekliyorsan, hayata az şey vereceksin. Bütün hayatını masa başında geçirerek, hayattan hiç bir şey bekleyemezsin. Piyangoda büyük ikramiye sana bile çıksa, sen o ikramiyenin hayrını göremezsin. Bu hayatta el vermek zorundasın. Güzel bulduğun bir şeyi onurlandırmak durumundasın, güzel bulduğun bir şeyi yaymak zorundasın. Hani diyorlar ya “ben zorunda değilim”. Hayır efendim buna “zorundasın”. Mesela birisi bana haksızlık yaptığı zaman, tabii ki çok üzülürüm ve kızarım. Ama sonra, ben acaba kime haksızlık yaptım da başıma bunlar geldi diye düşünürüm. Karma bu, mutlaka bir şey yaptım ki bana geri döndü.

20170223_KaanSekban_08_SB

Karmadan dolayı sana geri dönen somut bir olayla karşılaştın mı?

Geçen hafta bir bankacıdan şöyle bir mesaj aldım: “Sizden ilham alıyorum, bankadan istifa ettim, Londra’daki bir tiyatroya kabul edildim. Bir yıl için Londra’ya gidiyorum.” Ben de cevaben; onu çok desteklediğimi ama iyi düşünmesi gerektiğini söyledim. Çünkü böyle bir maceraya atılmadan önce birikiminizin ya da en azından satacak bir şeylerinizin olması çok önemli. Bunları düşünmek zorundasınız, düşünmeden yola çıktığınızda hayaller yıkılıyor.

Senelerdir doğum günlerimde hediye kabul etmem. Onun yerine çevremden, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine bağış yapmalarını isterdim. Bana mesaj gönderen bu bankacı da, ÇYDD’nin okuttuğu bir biriymiş… (Plazadan Dünyaya ekibinde duygular şelale…aaaaa).

Peki biraz konuyu değiştirelim, sosyal medyayla ilgili ne düşünüyorsun?

Sosyal medya, en azından meramınızı anlatabildiğiniz bir mecra. Mizahın, adını ezberlediğimiz üç beş kişinin tekelinde olmadığını kanıtlıyor. Aslında onlardan daha zeki ve komik binlerce insan olduğunu gözler önüne seriyor.

Instagramda da şöyle bir şey var. Kim size ne kadar destek oluyor, kim sizi repost ediyor görüyorsunuz. Mesela İclal Aydın, 3. programımda bana instagramdan mesaj attı: “Programınıza konuk olmak istiyorum,dedi. “Ben odamdan yayın yapıyorum, beklerim.” dedim. Sadece sosyal medyadan takipleştik. Hiçbir tanışıklığım olmayan Yeşim Salkım, beni repost etti, “Programınıza çıkmak istiyorum, beraber proje yapmak istiyorum.” dedi. Gökhan Türkmen, programıma konuk oldu. Bu sektörün içinde o kadar düzgün, kompleksiz, aşmış, insanlara destek olmak isteyen, pırlanta gibi, pamuklara sarmalanması gereken insanlar var ki. İşte o doğru insanlarla doğru iletişimleri kurarak, bir çıkar ilişkisinde olmadan ilerlemek çok değerli. Ben bu insanların hiç birinden bir şey istemedim. Onlar beğendikleri, takdir ettikleri, teveccüh ettikleri için beni paylaşıp, bana destek oldular.

Hayatta kimseden bir şey beklemeyeceksin, ihtiyacın olan tek el diğer elindir.

Karşındakinden onu çok zorlayacak bir şey istemiyorsan aslında, repost etmek ya da paylaşmak zor değil ki. Arkadaşın için bunu bile yapmıyorsan… Biz de zaman zaman bunları yaşıyoruz.

İhtiyacım olduğunda bana elini vermiyorsan sen benim arkadaşım değilsin. Dolayısıyla evet, arkadaşlıkta menfaat ilişkisi vardır. Ben en yakın arkadaşımla bile oturup boş boş sohbet etmem. Ben ona ne verebilirim diye düşünürüm. Örneğin Ayşe ile ilişkimiz öyledir. Her yerde birbirimizi anlatırız. Böyle olmazsa Ayşe de benle arkadaşlık etmesin ben de onunla arkadaşlık etmeyeyim. Bana destek olmayan insanlarla zamanımı kaybetmek istemiyorum artık.

Ne güzel söyledin 🙂 .

“Kaan bir kahve içelim” Niye? Senin sıkıcı hayatını dinlemek için kahve içemem ben. “Ne çıkarırım bu arkadaşımdan” diye bakmıyorum olaya, yanlış anlaşılmasın… Ama arkadaşımın bana destek olduğunu görmek istiyorum. En azından bir videomu paylaşsın, bir yerlerde benden bahsetsin… Çünkü ben kendi kendime çırpınıyorum şu anda. Tabii ki hayatta kimseden bir şey beklemeyeceksin, ihtiyacın olan tek el diğer elindir. (Kaan Sekban Sözü 🙂 ) Ama sen üretirken de birilerinin sana destek olması lazım. En nihayetinde sen, birilerinin seni fark etmesi, senle iş yapması için bir şeyler üretiyorsun. Ben şimdi çıkıp BKM’ye gidip kendi kendime show yapamam ki. Beni BKM’nin ya da benzer bir yerin fark etmesi için bir şeyler üretiyorum. Çok duygusal bir insanım, herkese destek olmaya çalışıyorum kendi gücüm ölçüsünde. Öyle de muamele görmek istiyorum, göremeyince de üzülüyorum ve sinirleniyorum.

Türkiye’nin Jimmy Fallon’u olmak istiyorum.

Bazen de çok samimi olmadığın insanlar sana destek veriyor ama yakın olduğun üstelik de yardım edebileceğini bildiğin insanlar seni görmezden geliyor.

Ama başarısız olsan hepsi yanına gelip “üzülme, geçer” diye yalandan teselli eder. Onlar kim biliyor musun? Ben geçenki talk show’umda söyledim. İngilizce’de “frenemy” var ya, ben dostman diye Türkçeleştirdim. Dost mu düşman mı belli değil.

Harika bir çeviri olmuş! Aynen. Şaşırıyorsun buna. İnsan mutluluğu paylaşmak istiyor. Etrafındaki kişileri de mutlu edip toplam mutluluğu artırmak istiyor. Bir de, biz kültürel olarak hep kötü gün dostu olmayı yüceltiriz. Halbuki aslında iyi günü paylaşacak dost olmak daha zor. Arkadaşının başarısıyla kendi başarınmış gibi sevinebilmek her babayiğidin harcı değil.

Kesinlikle. Bu arada ben çok konuşuyorum galiba…

Ne olur konuş. Yeter ki konuş ☺. Konuşmayı sevmeyen biriyle röportaj çok zor.

Çok teşekkür ederim. Çok doluyum. Çok mücadele ettim, hala da ediyorum. Ama bu talk show’un çok daha büyüyeceğini görebiliyorum. Ben, Türkiye’nin Jimmy Fallon’u olmak istiyorum. Türkiye’nin “Saturday Night Live”ını yapmak istiyorum. Türkiye’ye yapılmamış bir eğlence, yapılmamış bir talk show formatı getirmek istiyorum.

Ve Türkiye’nin buna çok ihtiyacı var bizce. Gülmeye ihtiyacımız var, gülemiyoruz 🙁

Türkiye’de başka örneği yok çünkü. İnsanların “şu gergin ortamda yüzümüzü o kadar güzel güldürüyorsunuz” demesi beni o kadar mutlu ediyor ki….

Tam da yeri gelmişken soralım. Bu harika ‘ev yapımı Talk Show’ nasıl başladı?

Dört yıl önce odama kırmızı bir perde yaptırmıştım. “Önünde bir şeyler yapacağım” diyordum. Dört yıl sonraya kısmetmiş. Aralık ayının ikinci yarısında bir gün, Facebook‘ta -youtube’a bile koymadığım- ilk iki pilot bölümümü çektim. Önümde script vs. hiçbir şey yoktu. Tamamen doğaçlama. Yarım saat konuştum. Önce hafta içi her gün yapmaya karar vermiştim ama sonra annemin de haklı uyarısıyla haftada üç güne indirdim. Jimmy Fallon gibi bir show yapacağım dedim. Dekorumu hazırladım. Çok da profesyonel görünüyor. Kırmızı perde de alamet-i farikam oldu. Üçüncü bölümden itibaren oturup çalışmaya başladım. Önce arkadaşlarım izlesin diye facebooktan başladım. Sonra arkadaşlarımın arkadaşları, sonra onların arkadaşları…

Her gün saat 16-17 gibi odama girip içerik çalışıp 19-20 gibi kendimi kaydediyorum. Sonra o kaydı izleyip en komik skeçlerin altını çiziyorum. Saat 22’de de canlı yayına geçiyorum. Bir duvarımı da New York manzaralı duvar kağıdı ile kapladım. Tam bir talk show set-up’ı oldu.

İşime çok güveniyorum. İclal Aydın mesaj attı, Gökhan Türkmen ile bir bölüm çektik, öyle öyle yüksek bir ivme ile yayıldı. Çok güzel bir yola girdiğimi düşünüyorum. Erguvan İnşaat ile de bir aylık sponsorluk anlaşması imzaladık. Farklı bir sponsorluk anlaşması oldu. Yani ben sıfırdan mal ettiğim bir şeyden maddi bir karşılık aldım. Bu ilk defa oluyor. Çenemin para ettiğini gördüm.

FullSizeRender
‘Kaan Sekban Saçmalar’, Facebook ve Instagram’da; Pazartesi-Salı-Çarşamba günleri 22’de canlı yayınlanıyor 🙂

Bu arada “Oscar’ı ben sunsam nasıl olurdu” skecimden sonra Oscar Akademisi’nin instagram hesabı beni engelledi 🙂 Enteresan değil mi? Çok başarılıysam demek ki 🙂

Bu talk show şu an güzel gidiyor ve en çok bunu geliştirmek istiyorum. Haftanın 3 günü 45 dakika aralıksız konuşuyorum. Yaptığım iş, stand-up’tan farklı. Stand-up Show, çok iyi kurgulanmış bir metni, her hafta çıkıp oynamaktır. Bu aynı zamanda, radyoculuktan da farklı. Radyoculukta da güncel gazete haberleri üzerinden mizah yaparsınız, arada şarkı çalarsınız. Televizyonculuktan da farklı; televizyon programında konuk alırsınız, konukla muhabbet edersiniz. Ben şu an sadece mizah yapıyorum. Bunu şu an Türkiye’de yapabilecek insan sayısı, çok azdır. Bu konuda çok iddialıyım. Sonuçta beynin ürettiği bir şey bu. Evet, özetle konuşmayı çok sevdiğim için talk show’cu olmak istiyorum. Ama zaten iyi bir talk show’cu olursan oyunculuk da gelir, Happy Office de ilerler. O yüzden “Kaan Sekban Saçmalar – Ev Yapımı Talk Show” benim bebeğim. Büyüyüp daha çok kişiye ulaşmasını istiyorum. Tabii bir yandan da, çekim, dijital vs işlerle başkalarının uğraştığı benim ise bir yazı ekibi oluşturup tamamen içeriğe ve oyunculuk/sunum kısmına odaklandığım bir noktaya gelmesini de istiyorum.

Bu arada bağımsız bir yapım şirketi şovumla ilgilendi. Bir dekor kurmayı ve stüdyolarında çekim yapmayı teklif etti. Ama maddi konularda kafamda bazı soru işaretleri vardı. Reklam üzerinden gelir paylaşımı teklif edilmişti. Ben de garanti bir para olmadan her gün evden Haliç’e gidip orada çekim yapmak istemedim. Hala görüşüyoruz ama… Ana akım medyadan bir teklif gelirse tabii ki isterim ama ya evimde olmalı ya da evimle aynı dekorda olan bir stüdyoda. Cinsel ya da siyasi esprilerim yok ama yine sansür bir sıkıntı. Rating kaygısı da başka bir problem. Şovum 5 bölüm sonra yayından kalkacaksa hiç olmasın daha iyi. Bana zarar verecek bir iş yapmak istemem. Aslında hayalim bu şovu dijital kanallara satmak. Oraya daha uygun sanırım.

Çekimleri neyle yapıyorsun?

Iphone 7+. Çekmeköy’de bazen internetle ilgili sıkıntılar yaşayabiliyorum. Hem facebook hem de instagramdan canlı yayın yapmak, en yüksek kotalı tarifede olmama rağmen mümkün olamayabiliyor. Ayrıca daha iyi bir kameram olsun istiyorum. Amerika’da kalan bir kameram var, inşallah onu alabilirim. İlerde evimi stüdyo yapmayı planlıyorum. Mesela insanlar talk show’umu seyretmeye evime gelsinler çok isterim.

Hayatında yaşadığın olumsuzluklar karşısında hiç pes etmediğini, hep pozitif olmaya çalıştığını görüyoruz. Hatta, “Kapılar kapandıkça tekmeyle açıyorum” diyorsun. Başkalarına da örnek olması açısından soruyoruz, asıl motivasyonun ne? Kendi gücünü bilmek mi yoksa intikam mı?

Hırs, “Ben sana şimdi gösteririm” duygusu mutlaka oluyor ama esas olarak -bu söyleyeceğim size popülist gelebilir ama- böyle zamanlarda hayranı olduğum Atatürk’ü ve bu ülkenin nasıl kurulduğunu düşünüyorum. Ve kendime diyorum ki, ordudan atılmış, hakkında yakalama kararı çıkmış, tüm ülkesi işgal altında olan, birçok askeri ölmüş olan bir Mustafa Kemal’den daha mı zor durumdayım, önümdeki engel onun karşılaştığından daha mı büyük? Başka büyük zorluklardan gelen insanlar da var. Yoksulluğu aşıp gelen, aile içi tacizler yaşayan… ben çok şükür ki böyle şeyler yaşamadım. Üç, beş tane vizyonsuzun kapattığı kapı hiçbir şey bunların yanında. Bir menajer benimle çalışmadı diye ben hayallerimden mi vazgeçeceğim? Hep “Miss Turkey”lere rol veriliyor diye oyunculuğu mu bırakacağım?

Moralim bozulmuyor mu, tabii ki bozuluyor. Ben çok duygusal bir insanım. Kolay motive olurum, kolay da demotive olurum. Ama bunu uzun sürdürmüyorum. Tanınıyor olmakla ilgili bence benim en büyük sınavım şu: gelebilecek kötü yorumlara karşı duruşum.

Biz de tam onu soracaktık…

Şu ana kadar hiç gelmedi. Ama gelecektir. Örneğin geçenlerde Baho benim “canlı yayın eziği” diye bir karakterimi repost etmiş. Kendisi sağ olsun bana çok destek oluyor. Bu karakteri gerçek sanan bazıları saçma sapan yorumlar yapmışlar. Artık bunlara alışacağım, takmamayı öğreneceğim. Herkesi mutlu edemem, önemli olan genelin düşüncesi. Genel olarak da çok şükür beğeniliyorum. Bizim oradan geçen 522 ST diye bir otobüs var. Otobüs kullandığım zamanlarda çok binerim. Çok komik bir otobüstür, çok kalabalık falan. Talk show’umda çok geyiğini yaparım. Biri referandumda “Evet” biri de “Hayır” diyeceğini söyleyen iki kişinin çok medeni bir tartışmaları vardı, dikkatimi çekmişti. Sonra onlardan biri show’uma gelmiş “sizi gördüm, tanıdım ama o olduğunuzdan emin olamadım” yazmış. Çok mutlu oldum. Her kesimden insana hitap eden bir mizah yapıyorum. Küfürsüz, müstehcen olmamaya azami önem veren… Çocuklar bile izleyebilir beni. Her gün de ayrı bir içerik üretiyorum. Her gün ayrı bir stand-up yapıyorum aslında. Çok zor bir şey bu. Dans ediyorum, şarkı söylüyorum, kendim kurguluyorum falan… Ne sordunuz da ben buralara geldim yahu? (Kahkahalar)

Demotivasyonunu nasıl yeniyorsun demiştik.

(Kaan bir süre düşündükten sonra)

İşte böyle (kahkahalar)

Ailenin sana çok destek olduğundan bahsettin, nasıl bir ailen var?

Annem banka emeklisi, geçen seneye kadar Türk Kalp Vakfı başkanıydı, ama o sosyetik ve cemiyet insanı görüntüsünün altında hem çok iyi bir ev kadını hem de her ortama uyabilen bir iş kadınıdır. Ben de öyleyim, 522 ST’ye de binerim, arabam varsa arabamla da gelirim, hiç problem etmem. Babam diş doktoru. Ben bir ara ayrı yaşadım ama annemin rahatsızlığından da sonra artık ailemle yaşıyorum. Ablam Çınarcık’ta yazlığımızda kalıyor.

Hakikatten muhteşem bir ailem var. Çok komiklerdir. Bazen “Sekbanlar” diye onları gizli çekip instagrama koyuyorum ☺.

Peki senin istifa kararına tepkileri nasıl olmuştu?

Bunun geleceğini biliyorlardı aslında. Ama anne baba olarak tabii ki kenarda bir birikimim varken bu kararı almamı tercih ederlerdi. Evet, çok destekler ama biliyorum ki ben “bankaya dönüyorum, oyunculuğu da hobi olarak yapacağım” desem babam sevinçten boynuma atlar. Ama onlara da kızamıyorum çünkü şu an benim babam 67 yaşında ve evde düzenli geliri olan tek kişi o. Dolayısıyla tabii ki üzerinde bir baskı hissediyor. Ben de bu baskıyı babamın üstünden almayı, bankada çalışırken ki gibi onlara destek olabilmeyi istiyorum. Onlar bana çok şey verdiler, ben de en azından binde birini onlara verebilmek isterim. Hep duam şu: “Allah’ım bana bereketli işler nasip et ki ben de anne ve babama akıtayım.” En büyük motivasyonum anne ve babamla dünya turuna çıkmak için para kazanmak. Hiç büyük hayallerim yok.

Ailen destekledi, arkadaşların yüreklendirdi. Hiç olumsuz bir şey olmadı mı?

Tabii çevremdeki kişiler için, arkadaşlarım için bu çok kremalı bir hikaye. Güzel bir hikaye. Herkes bana “devam et, başarılı ol, vazgeçme” dedi.

Peki “yeter artık bana bunu sormayın” dediğin bir soru var mı?

Para hep soruluyor. Aslında arkadaşlarım bunu beni düşündükleri için soruyorlar. Ama yine iyi niyetle söylenmesine rağmen şu lafı sevmiyorum: “Senin mizahın bu ülkeye fazla.” Ben öyle düşünmüyorum. Benim yaptığım mizah bir şekilde bir çok insana uyuyor. Mizahım çok A+ değil bence. Sonuçta herkes az çok haşır neşir olduğu sosyal medya, herkesin içinde olduğu beyaz yaka hayatı, herkesin izlediği televizyon dizileri, herkesin maruz kaldığı olaylar… Üstelik bunları çok basit bir dille anlatıyorum.

Beni daha çok insanların ketum kalmaları rahatsız ediyor. Mesela isim vermeyeyim, “Kaan şu bankayı bırak, kendi şovunu yap” diye beni cesaretlendiren büyüklerimden biri, ben kendi şovumu yapmaya başladığımdan beri bir tane bile postumu like’lamadı ya da paylaşmadı.

Ama iyice ün kazanmaya başlayınca da çıkıp “Kaan’a ben söyledim kendi şovunu yap diye.” diyecekler…

Onlar var ya…(mimiklerini görmeniz lazımdı burada ☺) Kupalarını çekmeceye koyup böyle…(kahkahalar) Bir şey beklediğimden değil ama… Sosyal medyada şunu çok net görüyorsunuz. Kim sizin gerçek arkadaşınız, kim sizin düşmenizi istiyor, kim sizin dostunuz, kim sizin dostmanınız… “Seni facebook’ta gördüm galibaaa” Yani onlar beni rahatsız ediyor. Zaten o insanları ben artık takip de etmiyorum. Onlar da beni takipten çıkarsın, görmesin istiyorum. Ben mesela beni takipten çıkaranları bloklarım. Demek ki beni görmek istemiyor diye düşünüyorum.

20170223_KaanSekban_02_SB

Ve sen onu takip et diye 15 fotoğrafını like edip senden cevap alamayınca unfollow edenler, ve de seni takip edip geri takip alınca unfollow edenler…

İkincisini duymamıştım. Onu yabancılar yapıyor galiba daha çok. Türklerde de oluyor mu?

Onlardan öğrenmiş olabiliriz 🙂 Peki Kaan, bizi ilk duyduğunuzda aklında ne oluşmuştu? Şimdi ne düşünüyorsun?

Kulağıma çok cesaretli geldi. İsim de çok hoşuma gitti. İlerde organizasyonlar yapabileceğiniz, komünite kurabileceğiniz, seminerler düzenleyebileceğiniz bir yere evirebilirsiniz (ki, öyle planlarımız var. :)) Bir de, sitede daha eğlenceli yazılar okumak daha keyifli olur ve bence daha çok sevilir. Daha zengin ve daha lezzetli olur. Sadece röportaj sıkıcı olur. Sürekli yenilenmek lazım. “Plazadan Dünyaya” sözünün arkasını doldurabilmek lazım. Siteniz çok güzel ama çok ciddi. Oysa ki siz o kadar ciddi değilsiniz, çok cicisiniz. “Alt tarafı iş hayatı” da ciddi bir slogan değil. Şu an daha rahatım karşınızda, döküldüm size:)

İnsanları dökme işini becerebiliyoruz galiba. Övünmek gibi olmasın, bunu ilk defa duymuyoruz 🙂

Bir de ben buraya gelirken bir kişiyle görüşeceğimi düşünüyordum. Üçünüzün birden gelmesi çok hoşuma gitti. Gidebildiğiniz kadar böyle üçlü gidin. “Üçünüz birlikte anca çekilirsiniz” demek istemiyorum aman yanlış anlamayın (kahkahalar).

Biz anladık anlayacağımızı, kalkın kızlar! (kahkahalar) “Her Şey Aşktan” filminde de rol aldın bu arada, o nasıl oldu?

Şöyle oldu. Andaç Haznedaroğlu’nun atölyesinde Andaç Hoca, ilk Ayşe’yi keşfetti. Ve o filmi birlikte yazdılar. Yani bu Ayşe için çok daha büyük bir sıçrama. Benim de küçük, tatlı bir rolüm var. Benim için iyi bir deneyim oldu, sevdiğim ve saydığım insanlarla çalıştım. Zaten bu sektördeki işlere salt oyunculuk açısından değil, network açısından da bakmak gerekiyor. Her yeni iş yeni networkler demek. Örneğin Vakıfbank reklamında yönetmen o kadar tatlıydı ki. Bana “seni artık her işimde istiyorum” dedi. Nereden ne çıkacağını bilemiyorsunuz. Hep çok tatlı, pozitif ve mütevazı olmalısınız.

Peki sence oyuncu olmak isteyen farklı bir meslek okuyan bir üniversite öğrencisi ne yapmalı?

Çok zor bir soru. Öğrenciyken bunun altyapısını mutlaka yapmalı. Okulun tiyatro kulübüne mutlaka gitmeli ve deliler gibi çalışmalı. Artık gençler çok üretken. O da üretebiliyorsa sebat edip bunun altyapısını yapmalı. Yazabiliyorsa yazmalı.

Biz henüz o noktaya gelemedik ama dünyada sadece kaşına, gözüne, boyuna, posuna bakılarak oyuncu olmuyor insanlar. Üretebilmesi gerekiyor. Yönetmenlik, yapımcılık yapabilmesi gerekiyor. Artık oyunculuk bir paket. Oyuncu olarak bir hikaye anlatabiliyor olmalısın.

Sadece oyunculukla para kazanabileceğini düşünmek biraz iddialı. Türkiye’de çok güzel/yakışıklı iseniz dizi oyuncusu olarak para kazanabilirsiniz. Yetenek çok önemli değil. Ama ben altın bilezik olayını önemsiyorum. O okulunu bitirsin, eline o altın bileziği alsın. Alsın ki sevmediği işlere hayır deme lüksü olsun. Bir oyuncu iş bulamadığında – ki çok zaman başına gelecektir bu- bir işten para kazanıyor olmalı. Bunun planını yapmalı. Bu garsonluk da olabilir. Amerika’da bizlere “gerekirse garsonluk da yapabilirsiniz. Bu bizim için hiç sorun değil. Çünkü biz açlıktan ağzı kokan oyuncular görmek istemeyiz.” derlerdi yapımcılar.

Broadway’de Stardust diye bir cafe var ve garsonlarının hepsi oyuncu. Sahibinin vasiyetiymiş.

Çok isterim ben de öyle bir yer işletmek.

Ama burada “vah vah, garsonluğa düşmüş” diyecekler diye kimse yapmak istemez.

Türkiye’de oyunculara da değer verilmiyor ki. Bir motivasyonu yok oyuncunun. Adam akıllı bir ödül yok. Kendini kanıtlayabildiğin tek şey bölüm başına aldığın ücret.

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı kahve mi? Çay
  2. Canon mu Nikon mu? Canon
  3. Parmak arası mı sandalet mi? Parmak arası
  4. Vezir mi piyon mu? Vezir
  5. Tek mi çift mi? Tek
  6. Pizza mı lahmacun mu? Pizza
  7. Twitter mı Instagram mı? Instagram
  8. Siyah mı Beyaz mı? Beyaz
  9. Mac mi Pc mi? Pc
  10. Uçak mı yelkenli mi? Uçak
  11. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan? Tavuk yumurtadan

 

Çok teşekkür ederiz 🙂

Rica ederim.
20170223_KaanSekban_Dortlu_SB

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Kırmızı Perdenin Önündeki Komedyen“ için 1 yorum yapılmış.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir