Kırsal Hayat Bir Cennet mi?

100 beyaz yakalıya plazadan çıkış için hayalini sorduk, üç popüler cevap aldık:

  1. Bir sahil kasabasında, ufak bir dükkan (kitapçı ya da kafe) işletmek.
  2. Dünyayı dolaşmak.
  3. Şehir dışında bir bahçeli ev alıp bağla bahçe ile uğraştığı bir hayat sürmek…

🙂

ciftlik_kaynak

Geçenlerde gördüğümüz bu resmi facebook sayfamızda paylaşmıştık. “Ah, keşke” yorumlarının arasında bir “Siz tek derdiniz çürüyen domates oluyor sanın…” yorumu vardı ki, bize bağ-bahçe hayatının bilmediğimiz bir yüzünü gösterecek, bir ufuk açacaktı, belliydi…

Ricamızı kırmayan ilgili yorumun sahibi Göksu, bize konuk yazar olmayı ve çiftlik hayatı tecrübesini bizimle paylaşmayı kabul etti. Kendisine çok teşekkür ediyoruz.

**********

Merhabalar PlazadanDünyaya;

Öncelikle siteniz hayırlı, yolunuz açık olsun. Ben sizi çok büyük zevkle takip ediyorum, umarım çok daha fazla takipçiye ulaşırsınız.

Size, kısa başlıklar halinde kırsal hayatın zorluklarını anlatmak istiyorum. Haziran ayında ikinci bebeğim dünyaya geldi ve okullar da kapanınca ailece Çatalca’da yaşayan anne ve babamın yanına gittik. Tüm yaz tatili boyunca Çatalca’da kırsal çiftlik hayatı yaşadık. Çatalca’daki ev 4 dönüm arazi üzerine kurulmuş yazları ve hafta sonları gidilen bir ev. (Gerçi babam artık sürekli orada)

Yaşadığımız başlıca sorun, şaşırtıcı gelecek ama, ürün fazlalığı. Biliyor musunuz, aslında topraklarımız o kadar bereketli ki, hiç bir hormona ihtiyaç yok. Örneğin 10 kök domates bir çok aileye yetebiliyor. Ya da akşam yatarken küçücük bir kabak, sabah kalktığınızda kocaman bir sürü kabağa dönüşmüş olabiliyor. Bu kadar ürün ne yapılacak? Biz çok büyük bir aile değiliz, tüm ürünleri tüketebilmemiz mümkün değil. Annem de bu ürünleri toplayıp komşularına dağıtıyor.

Başta kendi yetiştirdiğiniz ürünleri sevdiklerinizle paylaşmak  çok keyifli. Ancak zamanla bir görev ve hatta eziyet halini almaya başlıyor. Bir kere 4 dönüm üzerinde yapılması gereken gerçekten çok fazla iş var. Ürünlerin sulanması, toplanması, hayvanların beslenmesi, tüm alanın temizlenmesi, süpürülmesi… Annem ve babam durmaksızın çalışıyorlar. Açıkçası keyifli zaman geçirmeyi amacıyla sahip oldukları evlerinde keyif yapamadan ömürlerini geçiriyorlar. Özellikle ilkbahar ve yaz mevsimleri çok yoğun geçiyor. Bunlara ek olarak, çok fazla ürün olduğu için toplamakla bitmiyor. O kadar emek verdiğiniz ürünün dalında çürümesi de can acıtıcı.

Gündüz sıcakta çalışamıyorsunuz çünkü Çatalca’da 40-45 derece bir sıcaklık söz konusu. Çayınızı içip uzun uzun oturup sohbet edeceğiniz, hiçbir şey yapmadan gazetenizi kitabınızı okuyacağınız, o güzel bahçenin tadını çıkaracağınız, güneşlenip salıncakta sallanacağınız güzelim akşamüstü saatlerinde ürün toplamaya başlıyorsunuz. Çünkü gündüz o sıcakta yapamadığınız işleri akşamüstü yapmanız gerekiyor.

Ezilecek olan ürünlerin başka özel bir kaba konması, ürünün çeşidine göre sepet, kovaya, poşetlere konması, arabalara yerleştirilmesi… Ertesi gün bu ürünler İstanbul’daki tanıdıklara dağıtılıyor.  Bir de bu ürünlerin işlenmesi var. O kadar patlıcanı ne yapacaksınız? Tamam kavurup buzluğa atıyoruz, konserve yapıyoruz da nereye kadar? Bizler küçük aileleriz, öyle kocaman geniş aileler değiliz. Hem her şey mevsiminde güzel. 20 şişe patlıcan yaptık kışın yemek için ama kışın karnabahar çıkıyor, brokoli çıkıyor, onu yemeye de fırsat olmuyor. Sonuçta herşeyi tadında bırakıp 3-4 kavanoz bir şey yapıp diğer ürünleri dağıtmak tek çözüm oluyor. Dediğim gibi bu belli bir noktadan sonra ciddi bir görev olup gerçekten bıktırıcı hale gelebiliyor.

Belki pazarda satacak olan bir kişiyle anlaşıp satışını yaptırmak mümkün ama bunu da başka bir beceri ve çaba işi. Aslına bakarsanız pazara verebilecek kadar da çok ürün yok. Miktar ne size yetecek kadar az, ne de satış için anlaşma yapılabilecek kadar çok.

Bu ürünlerin yarattığı efor, sıkıntı ve yorgunlukla ilgili kısmı. Bir de şöyle bir durum var,  örneğin geçen sene pek domates olmamıştı. Babam “bu sene de olmayacak” diye düşünerek fazla ekmiş. Ama bu sene de domates çok oldu. Yani öyle bir şey ki bir sene çok olan şey ertesi sene hiç olmuyor ya da bir hastalık geliyor hepsi gidiyor. Olmayacak diyorsunuz bir sürü ekiyorsunuz bu sefer hepsi oluyor, elinizde kalıyor. Murphy çiftlikte :)

Diğer bir zorluk komşularla ilgili. Bizim çiftlik evimiz ayrı ayrı parsellerden oluşan, köy merkezine yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde olan bir konumda. Örneğin siz organik beslenmeye önem veriyor, “ben ilaç kullanmayacağım, ben toprak ne veriyorsa onu alacağım, böcekse böcek, kurtsa kurt, hepsi kabulüm” diyorken yan komşunuz aynı düşüncede değilse çok ciddi sıkıntı doğuyor. Sınırınızda ağaçlar oluyor ve ağaçların ilaçlama zamanı geliyor, bunun rüzgarı var, yağmuru var, arısı var. Yan komşunuzdaki ilaçlama sizin bahçenizi de etkiliyor. Özellikle benim için çok ciddi bir sıkıntı bu. Ayrıca haklarında ne düşünürsen düşün, komşularınla optimum düzeyde iyi olman gerekiyor çünkü birbirinize çok ihtiyacınız oluyor. Gerektiği durumlarda yardım isteyecebileğiniz birilerinin olması çok önemli. Çok hoşlanmasanız da aynı şehir hayatında olduğu gibi ikiyüzlülük yapıp “idare etmek” gerekiyor. Yani ilişkiler şehir hayatındakinden çok farklı değil.

Sonra tamir işlerini çok iyi bilmeniz gerekiyor. Yani çatıda bir sıkıntı olsa çıkıp o tuğlayı değiştirebiliyor olmanız gerekiyor. Musluk damlatıyorsa onu değiştirebilmeniz gerekiyor, bahçedeki kuyuda bir sorun varsa en azında teşhisini koyabilmeniz  gerekiyor. Çünkü müstakil yerlerde gerçekten bahçenin ve evin sorunları kesinlikle bitmiyor. Ve her seferinde o işin uzmanını bulmak ve o uzmanın eve gelmesini sağlamak günlerce vaktinizi alabiliyor. Kendi yaşamımızdan bir örnek vereyim:  Bahçeyi sulamada kullandığımız kuyulardan biri çalışmamaya başladı. Babam –ki kendisi elektrik işlerinden çok iyi anlar– elektrikle ilgili bir sıkıntı olduğunu anladı ama sorunu çözemedi. Sorup soruşturup yörenin en iyi elektrik ustasına ulaştı. Usta ertesi gün öğleden sonra gelebileceğini söyledi. Ertesi günün tamamını evin içinde bekleyerek geçirdik.  Adamı akşamüstü aradığımızda, “yok abi işim çıktı, ben yarın gelicem” cevabını aldık. Böyle bir üç gün geçirdik. Yaptığı iş bozuldu bir hafta sonra tekrar çağırmak zorunda kaldık. Ayrıca bu adamlar orada tek oldukları için şehirde 10 TL’lik işi 50 TL’ye yapıyorlar. Gördüğünüz gibi, kırsal hayat, sinirsiz- stressiz bir hayat değil kesinlikle.

Bir başka sıkıntıyı da havalar soğudukça fark etmeye başladık. Tahmin edebileceğiniz gibi, ısınma ciddi bir problem, üstelik doğalgazın gelmiş olduğu Çatalca’da :). Doğalgazla ısıtmak çok maliyetli olacağı için –ki bana sorarsanız ısınması mümkün değil– bir odamıza bir de mutfağa soba kurduk. Eski usül, bir odada yaşıyoruz. Şehirde belli bir konfora alışmış insanlar olarak bu şekilde yaşamak bize kolay gelmiyor. Ayrıca her sabah odun toplayacaksınız, sobayı yakıp temizleyeceksiniz… Bunlar da aynı tamir işleri gibi ayrı bir yetenek ve enerji istiyor.

Umarım bu söylediklerim size kırsal hayatın dikensiz gül bahçesi olmadığı konusunda yeterince bilgi verebilmiştir.

Görüşmek üzere…

***

Dışarıdan cennet gibi görünen çiftlik hayatını, tecrübe etmiş birinden dinlemek çok iyi oldu. Tekrar teşekkürler.

Göksu Karayel Ersoy

Konuk Yazar  hakkında:

1978 doğumlu, doğma büyüme İstanbullu. İTÜ Şehir Bölge Planlama mezunu, özel bir bankada İnşaat-Gayrimenkul biriminde çalışıyor. Evli ve artık iki çocuklu.

Siz de bize konuk yazar olmak isterseniz mailinizi bekliyoruz.

Konuk Yazarlar

author_6

Yazılarıyla bizi zenginleştiren, bize motivasyon ve ilham kaynağı olan, ne kadar teşekkür etsek az gelecek olan dostlarımız...

Kırsal Hayat Bir Cennet mi?“ için 5 yorum yapılmış.

  • Celal Erdogdu

    (Aralık 13, 2016 - 2:14 pm)

    Çok haklı bir tespit. Kırsal hayat, arada gidilip tadı çıkarılacak birşey değil. Arada bir gitmek, ızdırap olur çünkü yapılacak iş birikir. Üretim varsa yani ürün varsa, iş daha da zor. Bu tip hevesleri olanların, önce bunu test etmesi şart. Herkesin yapabileceği bir yaşam türü değil. Benim tespitim bu işler, yaşlılıkta değil gençlikte bile çok zor yapılan işler. Göksu eline sağlık, çok güzel yazmışsın.

    • İrem Devseren

      (Aralık 13, 2016 - 2:23 pm)

      Biz de sana katılıyoruz ve Göksu’ya bir teşekkür de buradan ediyoruz.:)

    • Fatma aydın

      (Haziran 28, 2017 - 3:52 am)

      Ben de kirsalda yasıyorum. Hicte oyle keyif yapamayacak durumda degilim. Ekip bicmiyorum sadece meyva agaclarim var.dolayisiyla vaktim de bol. Her an keyif yapiyorum. Yine de kendi sebzenizi yetistirmek istiyorsaniz size yetecek kadar ekin.fazla ugraşmazsıniz o zaman.

  • Mutfak - Plazadan Dünyaya

    (Aralık 30, 2016 - 8:52 am)

    […] konuk yazarlarımızdan Göksu’nun Kırsal Hayat Bir Cennet Mi? yazısı yayınlandıktan sonra aklıma düştü size ‘Mutfak’ kitabını anlatmak […]

  • […] farkettik ki işin rengi çok da toz pembe değil. Konuk yazarlarımızdan Göksu Karayel Ersoy “Kırsal Hayat Bir Cennet mi?” yazısında kendi tecrübelerini […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir