Minyatür Bahçelerin Mimarları

Ayşegül Uğurlu ve Emre Özberk kimdir?

15 yıl mimarlık yaptıktan sonra –mesleklerini çok sevmelerine rağmen- istifa ederek hobilerini işe dönüştüren iki cesur mimar, Ayşegül Uğurlu ve Emre Özberk. Bu tatlı çiftle, aldıkları radikal kararları, yeni hayatlarını, minyatür bahçelere ve bitkilere olan meraklarını ve tabii ki Paspas’ın Bahçeleri‘ni nasıl kurduklarını konuştuk.
Merhabalar ve hoş bulduk 🙂 . Kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Nerelisiniz, nerelerde büyüdünüz, nere(ler)de okudunuz?

aysegul ugurlu emre ozberkEmre – 1975, Kayseri doğumluyum. İlk ve ortaokulu Kayseri’de okuduktan sonra babamın işi sebebiyle İstanbul’da yaşamaya başladık. Kadıkoy Anadolu Lisesi ve sonrasında da Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım. Aynı zamanda Bilgi Üniversitesi`nin Domus Academy işbirliği ile yürüttüğü “Tasarım Kültürü ve Yönetimi” programının ilk mezunlarından biriyim.

Ayşegül – Benim mimarlık eğitimim de Emre’ninki ile benzer aslında. 1978 doğumluyum. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım.

İş hayatınız nasıl başladı?

Emre – Üniversite 3.sınıfta iken Nevzat Sayın Mimarlık Hizmetleri`nde çalışarak başladı iş hayatım. Sonraki 15 yıllık mimarlık hayatımda da farklı mimarlık ofislerinde çalıştım.

Ayşegül – Ben de mezuniyet sonrası ilk Nevzat Sayın’ın ofisinde çalıştım. Sonra da 15 yıla yakın farklı mimarlık ofislerinde…

Mimarlık okumak ikinizin de hayali miydi? Yoksa okul tercihlerinizde ailelerinizin etkisi var mıydı?

Ayşegül – Benim hayalimdi. Zaten üç tercih yapmıştım: İTÜ, YTÜ ve Mimar Sinan Mimarlık. Hep mimar olmak istiyordum, mimarları takip ediyordum, çizimler yapıyordum… Çok severek okudum ve çok severek çalıştım. Son 4-5 yıla kadar….

Emre- Ben tamamen tesadüfi bir şekilde kendimi mimarlık fakültesinde buldum. Ama sonra çok tutkuyla bağlandım mesleğime. Uzun bir süre de mimarlık dışında başka herhangi bir iş düşünemez şekilde çalıştım.

Ayşegül – Tabii bunda, üniversiteden mezun olduktan sonra Nevzat Sayın gibi hem çok iyi bir mimar hem de çok iyi bir insan ile çalışmaya başlamamızın da etkisi büyük. İş hayatına şanslı bir başlangıç yaptık.

Emre – Eski jenerasyon mimarlık ofislerinde usta çırak ilişkisi vardı. Ancak günümüzde çoğunlukla daha büyük ve kurumsal ofislerde mimarlık yapılıyor. Bizim şansımız, Nevzat Sayın ile çalışarak neredeyse en baştan bir mimarlık eğitimi almak ve mesleğimize olan tutkumuzun perçinlenmesi idi.

İstifa kararları sonrasında Paspas'ın Bahçeleri'nin doğuşu...

Peki sonra ne oldu da bozuldu bu durum ve istifa etme kararı aldınız?

Ayşegül – Zamanla daha kurumsal mimarlık ofislerinde çalışmaya başladık. Usta-çırak ilişkisi olan ofislerde daha genç insanlar çalışıyorlardı. Yaşınız ilerleyip deneyim kazandıkça ya kendi mimarlık ofisinizi açıyorsunuz ya da daha kurumsal firmalarda çalışmaya başlıyorsunuz. Ama böyle firmalarda ne yazık ki okullarda okutulan bildiğimiz, heyecan duyduğumuz mimarlığı yapmak çok mümkün olamıyor. Hem nitelikli projelerde çalışmak hem de gerçek anlamda mimarlık yapmak zorlaşıyor. Benim için ilk kırılma böyle oldu. Sonra 2011’de oğlumuz Kerem doğdu. Doğum izninden döndüğüm zaman iş yerimde aynı pozisyonla karşılaşmayınca da istifa etmeye karar verdim. Son çalıştığım ofiste kadın-mimar-anne üçlüsünün aynı bünyede olabileceğine dair bir inanç yoktu.

Emre – Kurumsal mimarlık ofislerindeki atmosfer bambaşka oluyor. Projeler büyüyor, çalıştığınız insanların sayısı, sorumluluklarınız ve stres giderek artarken iş dışında kalan zamanınızın miktarı ve kalitesi azalıyor. Ve bu durum çok hevesle başladığınız işten giderek soğumanıza neden oluyor. Benim için de kırılma noktası buydu galiba.

Bu mutsuzluk hali, yavaş yavaş birikti ve beni istifaya kadar götürdü. O dönemde (2014) Katar’da oldukça büyük, uluslararası bir projede çalışıyordum. Sorumluluğumun fazla olduğu bir proje olduğu için de herşeyi bir anda bırakıp gitmem çok mümkün değildi. Fakat bir şekilde Katar hükümeti projeyi belirsiz bir süre için askıya alma kararı verdi. Bunun bir işaret olduğunu düşündüm ve bir günde karar vererek istifa ettim.

Ayşegül – Bu istifa kararları çok kolay alınmadı aslında. Bir dönem her yaz Marmaris Selimiye’ye tatile giderdik ve akşamları sahilde yürürken hep aynı konuşmaları yapardık. “Bu kış kesin istifa ediyoruz!” Sonra bir dahaki yaz yine aynı yolda yürüyoruz ve bu yıl kesin bırakacağız diye plan yapıyoruz. Bir sonraki yıl pusetle birlikte yürüyoruz 🙂 . (gülüşmeler) Böyle böyle 4-5 yaz Selimiye’de hayal kurduk, acaba yapabilir miyiz diye… Ama sonunda yaptık, iyi ki de yaptık.

minyatur bahce
Fotoğraf: Deniz Başar Erol
“Paspas’ın Bahçeleri” nasıl doğdu? İstifa etmeden önce planlamış mıydınız?

Emre– 2007 yılında hep çalışmayı hayal ettiğim büyük bir İngiliz mimarlık ofisinde işe başladığım dönemde bitkilere ilgilenmeye ve büyük bir hayranlık duymaya başladım. Zaman içinde bonsai sanatı ilgimi çekmeye başladı. Amatörce kendi bonsailerim üzerinde çalışmaya başladım. Bonsailerle ilgilenirken beni etkileyen şey kusursuz formda minyatür ağaçlardan çok ağaçların altında varolan ve kimsenin de pek farkında olmadığı minik mekanlardı.

Bu küçük ağaçların altına minik bahçe mobilyaları koysak nasıl olur diye düşündüm ve minik denemeler yapmaya başladım. Kedilerin mama kaplarını kullanarak, çeşit çeşit mobilya ve bitkilerle minyatür bahçeler yapmaya başladım.

Bir gün bir arkadaşımız, minyatür bahçelerimizi görüp çok beğendi ve başka bir arkadaşına hediye etmek için yaptığımız bu bahçelerden birini almak istedi. Böylece ilk kez 2008 yılında minyatür bahçelerimizden birinin satışını gerçekleştirmiş olduk. Ve sonrasında da bahçe taleplerinin devamı geldi.

Ayşegül – Zamanla, bu yaptığımızı bir iş haline getirip, bundan geçimimizi sağlayabilir miyiz diye düşünmeye başladık. Tabii ikimizin birden işten ayrılıp bu işe başlaması gibi bir şey söz konusu olamazdı. 2012`de yani ilk minyatür bahçemizi yaptıktan 5 yıl sonra ben ayrıldım işimden. Sonra 2014’te de Emre ayrıldı. Kademeli bir geçiş oldu, bir anda cesaret edemedik.

Emre – Evet, önceleri iş stresinden kaçıp sığınılan bir nevi meditasyon olarak başlayan ve uzunca bir süre de mimarlıkla paralel giden bu minyatür bahçe fikri zamanla hayatımın büyük bir bölümünü işgal etmeye başlamıştı. Ve Ayşegül’ün de dediği gibi hayatımızı bu şekilde sürdürebileceğimize dair bir inanca sahip olunca da 2014’te mimarlığı tamamen bıraktım.

Ayşegül – Emre bir odada oturup, bir şeyler üretmeyi, tasarlamayı çok sever. Mesela bir obje tasarlar , tasarım tescilini alır. Tasarım yarışmalarını takip eder, katılır. Bu minyatür bahçelerin de bir tasarım objesi olarak tescilini aldı henüz Türkiye`de Minyatür Bahçe, Terraryum vb. şeyler yokken. Yani Paspas’ın Bahçeleri öyle bir anda hayata geçmedi, 11 yıl boyunca evrile evrile bugünkü halini aldı.

O zaman 2011-2014 arasında, Emre Bey istifa edene kadar işleri nasıl yürütüyordunuz? Zor olmadı mı?

Ayşegül – Benim iki yıldır kurduğum bir altyapı vardı zaten. Üretimi Emre yapıyordu, benim de satış pazarlama, iş geliştirme gibi bir misyonum vardı. Gerçi hala da öyle. Mesela Emre gece yarısı iş seyahatinden geliyor ve -ertesi gün toplantısı olduğu halde- müşterilere gönderilecek ürünleri hazırlıyordu. Onun ikinci mesaisi de akşamları başlıyordu.

Emre- Aslında profesyonel yaşamımızdan kalan bütün vakitlerimizi bu işi yaparak geçiriyorduk. Gece-gündüz çalışıyorduk desek yalan olmaz. Ama ne kadar yorucu olsa da çok keyifli bir dönemdi. Herşey bir hobi olarak başladı belki ama üzerine gerçekten çok emek sarfettik. Bulunduğunuz iş ortamında çok mutlu olmayınca aklınızda hep alternatif bir yola sapma düşüncesi oluyor. Paspas’ın Bahçeleri de böyle doğdu aslında. Minyatür bahçeler üretmeye başladıktan kısa bir süre sonra kafamızda hep bunu gerçekten bir işe dönüştürebilir miyiz sorusu vardı. Ama bu süreç bizde biraz uzun sürdü. Biz, hem çok gözü kara insanlar olmadığımız hem de sermayemiz olmadığı için temkinli davrandık. Ailemizde kendi işini yapan, ticaretle uğraşan insanların olmamasının da bunda payı olabilir tabii.

emreozberk
Fotoğraf: Deniz Başar Erol
Evet ama insanın yaptığı işi sevmemesi, çok bunalmış olması da böyle radikal kararlar almasında itici bir güç olabiliyor. Oysa ki siz işinizi son yıllara kadar severek yapıyordunuz. Çalıştığınız kurumla veya iş ortamıyla ilgili sorunlarınız olsa da işi sevmek tüm bu olumsuzlukları tolere etmiştir belki de. Yani, mimarlığı bu kadar sevmeseydiniz belki daha hızlı davranırdınız?

Ayşegül – Evet, doğru olabilir. Bir de tabii şu var; mimarlık istiyorum diye yıllarca eğitim almışım, çalışmışım. Bir anda istifa edip tamamen farklı bir iş yapmaya başlayınca mahalle baskısına da maruz kalabiliyorsunuz.

Gece gündüz çalışarak, belli bir süre hem mimarlığı hem de Paspas’ın Bahçeleri’ni birlikte yürütmeniz gerçekten çok etkileyici! İşinizi çok severek ve tutkuyla yaptığınız çok belli…

Emre- Gerçekten yorucu ve yıpratıcı bir süreçti. Zaman zaman bunaldığımız da oldu ama dediğiniz gibi yaptığımız işi çok seviyorduk, hala da seviyoruz. Her ne kadar mimarlıkla doğrudan ilgisi olmasa da “Paspas’ın Bahçeleri”nin içinde ‘tasarım’ olması bizim için önemli. Dolayısıyla o yoğun temponun içinde, yapmaktan çok keyif aldığımız bir işe vakit harcıyorduk. Öyle olunca da, işten kalan zamanımızı çok konsantre ve verimli şekilde değerlendirebiliyorduk. Hatta şu an bazen işler istedigimiz hızda ilerlemediğinde o günleri düşünerek biraz öz eleştiri yapıyor, “Tek bir günde onlarca iş yapıyorduk eskiden…” diyoruz kendi kendimize 🙂 . Zamanın göreliliği işte… Yoğun iş yaşamından kalan zamanı daha verimli kullanabiliyorduk o zaman. Çünkü başka bir alternatif yoktu.

Ayşegül – Tabii o zamanlar sadece ikimiz çalıştığımız için işin her aşaması ile biz ilgileniyorduk. Ürünlerin minyatür bakım kitapçığını bile biz baskı alıyor, kesiyor ve yapıştırıyorduk. Ama şu an bir ekibimiz var. Haliyle onun getirdiği bir rahatlık da yok değil 🙂 . Şimdi 7 gün 24 saat bize ait diye düşünüyoruz ama yine de yetmediği zamanlar oluyor…

Peki, mimarlık yaparken çalıştığınız ortamlar değişmeseydi, kurumsallaşmanın getirdiği olumsuzlukları yaşamasaydınız yine de böyle radikal bir karak vererek istifa eder ve Paspas’ın Bahçeleri’ni kurar mıydınız? Sonuçta mimarlığı çok severek yapıyordunuz….

Ayşegül – Evet doğru söylüyorsunuz, mutlu olsaydık bırakmazdık mimarlığı. Paspas’ın Bahçeleri’ni ötelerdik muhtemelen.

Emre – Bence de öyle. Çünkü mimarlığı çok severek yapıyorduk ve dilediğimiz koşullarda mimarlık yapma imkanımız olsa muhtemelen devam ederdik…

Ayşegül – Evet seviyorduk ama ikimiz de çok stresliydik. Emre’nin yurtdışı iş seyahatleri çok oluyordu. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak çok yorucu bir süreçti.

aysegulugurlu
Fotoğraf: Deniz Başar Erol
“Paspas’ın Bahçeleri”nin yürümeyeceği duygusuna kapıldığınız, başka arayışlara girdiğiniz oldu mu hiç?

Ayşegül – Olmadı galiba. Ümitsizliğe kapıldığım zamanlar oldu ama hep birşeyler çıktı ve işler ilerledi. Başka bir şey yapmayı düşünmedik ama birimizin mimarlığa geri dönmesi gibi bir “B” planımız vardı hep. Ama böyle bir aksiyon almamızı gerektirecek bir durum olmadı.

Emre- Benim cevabım çok net, hiç ümitsizliğe kapılmadım. Bu işe ilk başladığımz zaman (11 sene önce) ne teraryum ne de minyatür bahçe vardı. Ürünlerimizin “canlı” bir şeylerle “tasarım”ı biraraya getirdiği için çok özel ve orijinal olduklarına inanıyordum. Yıllarca aldığımız tasarım eğitimi ve pratiği, hayranlık duyduğumuz muhteşem güzellikteki bitkilerle biraraya geliyordu. Ama tabii daha önce de söylediğimiz gibi girişimci bir ruhumuz olsa da ticari düşünce genlerimizde olmadığı için ilk adımı atmak biraz zaman aldı.

Hatta hep espiri yapardım; haber değeri olan özel şeyler üretiyoruz, bir gün New York Times bunları haber yapabilir diye…

Paspas'ın Bahçeleri New York Times'a haber oluyor...

Ki yaptı!

Emre- Ayşegül benden habersiz bir New York Times muhabiriyle bağlantı kurmuş ve yaptığımız işi anlatan bir e-mail göndermiş. Bir gün sonra gelen cevap mailinde, minyatür bahçelerimizden çok etkilendikleri ve bizimle röportaj yapmak istedikleri yazıyordu. Tabii inanılmaz mutlu olduk. Sonra röportaj yapıldı ve böylece 2012`de The New York Times’da bizimle ve minyatür bahçelerimizle ilgili bir haber yayınlandı.

Harika!

Emre – Ben her ne kadar inanarak söylesem de bu aslında bir espiri konusuydu 🙂 . Sonuçta çok şaşırdık ve heyecanlandık.

New York Times’dan önce Türkiye’den hikayenizle ilgilenenler olmuş muydu?

Ayşegül – Ev-Bahçe dergisinde güzel bir röportajımız yayınlanmıştı. Ama New Yok Times’dan sonra çok dikkat çektik. Türkiye’deki önemli gazetelerin neredeyse hepsinde çok geniş biçimde yer almaya başladık. NTV vb birçok televizyon kanalındaki tasarım programlarında bize ve bahçelerimize yer verildi.

Yurt dışından sipariş aldınız mı?

Ayşegül – Aldık. New York Times`da yayınlanan haberden sonar Amerika’dan gelen birçok siparişimiz oldu ama İstanbul’da olduğumuzu fark etmeden vermişler siparişi 🙂 . Amerika’ya yurt dışından canlı bitki ve toprak gönderimi yasak olduğu için bu siparişleri gerçekleştiremedik. Ancak bizden ürünümüzü alıp Avrupa’da çeşitli ülkelere bahçelerimizi götürenler oldu.

minyatür posta kutusu
Fotoğraf: Deniz Başar Erol
Buradan bireysel olarak alınıp götürülmesi haricinde, sizin yurt dışına gönderim ile ilgili planlarınız var mı? Yani o kadar büyümek hedefleriniz arasında mı?

Emre- Bu işe ilk başlarken hedefimiz mutlu ve huzurlu bir şekilde, sevdiğimiz işi, kendi işimizi yaparak yaşamımızı sürdürebilmekti. Bu hedefimiz hala değişmediği için çok büyümek gibi bir amacımız yok. Çok şükür hedeflediğimiz noktadayız. Bundan sonrası için, büyümekten ziyade, daha kaliteli, daha farklı ürün ve hizmetler sunmakla ilgili hedeflerimiz var. Yurtdışı ile ilgili de, bize gelen bir kaç teklif oldu. Bunları değerlendiriyoruz ama birincil hedeflerimiz arasında değiller.

Bu soruyu özellikle çok merak edildiği için sormak zorunda hissediyoruz kendimizi. Siz bu işi, bu satış rakamları, bu ciro vs. ile ömür boyu yapabilecek durumda mısınız? Yani “bu iş sizi geçindiriyor mu?” diye sormak istemiyoruz ama…. (gülüşmeler)

Ayşegül- Emre “büyümeyelim” dedi ama fark etmişsinizdir, ilk günden beri aramızda bir iş bölümü var. Emre genelde sakin sakin masasında çalışır, yeni ürünler tasarlar. Ben ise daha çok iş geliştirme, büyüme gibi konularla ilgilenirim. İşe ve hayata bakış açılarımızın farklı oluşunu, birbirimizin alanına karışmayarak bir avantaja dönüştürdük. Bu konuya nereden gelmiştik?

“Geçinebiliyor musunuz?” diye sor-ma-mıştık (gülüşmeler)

Ayşegül – Şu anda evet, biz ve ekibimiz geçinebiliyoruz ama işi geliştirmek, büyütmek için her zaman daha fazlası gerekebiliyor elbette.

Emre- Biz bu işe işletme bilgimiz olmadan neredeyse her şeyi kendi çabamızla öğrenerek girdik. Fatura kesmeyi bile bu süreçte öğrendik. Öğrendiğimiz bir şey daha, hiç bir işletmenin aynı büyüklükte stabil kalma şansının olmadığı. Çevrenizdeki koşullar değişiyor bir kere. Biz bu işi yapmaya başladığımızda minyatür bahçe diye bir kavram yoktu ama şimdi var. Hatta mesaimizin bir kısmını, ürünlerimizi birebir taklit edenleri takip edip hukuki olarak yapabileceklerimizi değerlendirmek için harcamamız gerekiyor. Minyatür mektup servisi, kedi işleri ofisi, minyatür pasta servisi… hiç durmadan yeni ürünler ve hizmetler geliştirmek için çalışıyoruz. Yoksa geriye düşer ve bizi taklit edenler arasında kayboluruz.

Ayşegül – Yeni ürün ve hizmetleri gerçekleştirebilmemiz için daha çok çalışma arkadaşı ve dolayısıyla büyüme şart olabiliyor. Kısacası büyümek bizim için bir hedef değil ama hedeflerimizle birlikte doğal olarak geliyor.

Radikal kararlara çevrenin tepkisi...

“Ailelerimizde ticaretle uğraşan hiç kimse yok.” dediniz. Peki, istifa edip bu işi sürdürme kararınızı aileleriniz ve arkadaşlarınız nasıl karşıladı?

Ayşegül- Geçmişinde çeşitli girişimleri olan babam bizi çok destekledi. Hala her fırsatta desteğini ve bizimle duyduğu gururu belirtir. Diğer aile fertlerimizden bir olumsuz tavır görmedik ama hala bir gün mimarlığa döneceğimiz umudunu taşıyorlar.

Emre- Olumsuz tavır diyemeyiz ama endişe vardı hep. O endişe de çok doğal aslında, aynı endişe bizde de vardı. Çünkü bir çok meslektaşımızın isteyip de çalışamayacağı yerlerde çalışma şansına erişmiştik. Ailelerimiz yıllarca emek verdiğimiz kariyerimiz için endişe duyuyordu.

Biz ise tasarım birikimimizi farklı bir disiplinle bir araya getireceğimiz yeni bir adım olarak görüyorduk Paspasın Bahçeleri`ni.

Ayşegül- Biraz ukalalık gibi olabilir ama, bir yandan da “mimar olarak Türkiye’de daha yapabileceğimiz bir şey, çalışabileceğimiz bir ofis kalmadı.” diye düşünmenin kararımızı kolaylaştıran bir tarafı da oldu. Yani mimarlıkla ilgili hevesimizi almıştık. Bundan sonraki adım kendi mimarlık ofisimizi açmak olabilirdi. Ama bunun için de geniş çevre ve bağlantılar gerekiyordu. Sonuçta biz “Paspas’ın Bahçeleri” ni tercih ettik. Bir daha o zamana dönsek, yine bu tercihi yaparız.

Arkadaşlarımızdan da destek olanlar çok oldu. Hemen hemen tüm arkadaşlarımız mimarlık ve tasarım çevresinden ve hala bize gönüllü olarak destek veriyorlar. İlk günden beri yanımızda olan, bahçelerimizin profesyonel fotoğraflarımızı çeken, Deniz Başar Erol, Burak Başcumalı ve adını sayamadığımız bir çok arkadaşımızdan hem moral hem de iş anlamında çok destek gördük. Başar`ın çektiği fotoğraflar New York Times`da yayınlandı.

Tabi arkadaş çevremizden “Çiçek böcekle mi uğraşıyorsunuz, sonra görürüz sizi…” diyenler de oldu ama sonuç olarak genelde destek gördük diyebiliriz.

minyatur cicek
Fotoğraf: Deniz Başar Erol
O cesareti gösteremediği için, gösterenleri aşağı çekmeye çalışma durumu olabiliyor ne yazık ki.

Ayşegül – Biz mimarlar arasında ek uğraş arayışı çok fazla.

Aslında tüm mesleklerde çok fazla çünkü meslek seçimini bilinçli yapamıyoruz. 35’imizden sonra bir durup “Ben ne yapıyorum, hayat böyle mi gidecek?” diye sormayı akıl ediyoruz. Sizler gibi mesleğini çok sevenler de mesleğini sevmeyenler tarafından yönetilip iş koşullarından dolayı farklı arayışlara girebiliyorlar. Sitenizdeki şu ifadeyi çok sevmiştik: “Hayalimizdeki iş, kurumsal ortamda başka bir işe dönüştü.”

Ayşegül- Biz mimarlığı hala çok seviyoruz. Yurt içinde ya da dışında güzel mimari yapıları görmekten mesleki bir haz alıyoruz.

Emre- Kendimizi mimarlıktan, daha doğrusu tasarımdan kopmuş hissetmiyoruz. İçinde tasarım olmayan bir işi yaptığımı düşünemiyorum zaten. Kısaca kendimizi mesleğimizi bırakıp bambaşka mecralara geçmiş gibi hissetmiyoruz.

Konu mimariye gelmişken mimari zevklerinizi sorsak? Hangi dönem mimarisini seviyorsunuz örneğin?

Emre- Olabildiğince yalın, işlevselliği önceleyen modern mimarlık örneklerini kendimize yakın buluyoruz. Belirli bir dönemden bahsetmek gerekirse de 20.yy başındaki modern mimarlık örnekleri diyebiliriz. Mies Van Der Rohe her dönem bizim için ilham kaynağı olmuştur.

Peki sizce, sizin kişisel zevklerinize göre mimari açıdan en güzel şehir hangisi?

Ayşegül- Mimarlık ve şehircilik açısından sanırım Barselona diyebiliriz.

Biz “New York” cevabını beklemiştik mesela.

Ayşegül ve Emre- Tabi, pek çok güzel şehir var… Özellikle Avrupa`da. Eski kent dokusunun korunduğu ve nitelikli modern yapıların da kentle mükemmel biçimde entegre olduğu, mesela Almanya`da ve Hollanda`da çok başarılı mimarlık ve şehircilik örnekleri var.

İstanbul?

Ayşegül ve Emre- İstanbul ne yazık ki her geçen gün daha kötüye gidiyor. Korunması gerekenleri kaybediyoruz. Yeni yapılanlar ise kenti daha kimliksiz hale getiriyor. Ama tabi ki çok az da olsa başarılı yeni yapılar da var.

Yeni hayatın avantajları ve dezavantajları...

Bize anlattığınız ve burada gördüğümüz o naif, yaratıcı ve huzur verici iş ortamının, iş hayatınızın hiç dezavantajı yok mu?

Ayşegül- Ben iş arkadaşlarımı ve onlarla olan paylaşımlarımı özlüyorum bazen. Ofisin hareketliliğini, yalandan da olsa  doğum günü kutlamalarını, geniş katılımlı iş yeri organizasyonlarını severdim ben. Bir de bazen kendimi burada izole, gündemden uzakta hissettiğim oluyor.

Biz de evde tek çalışırken yalnız hissedip bir araya gelip kübik havası yakalamak istiyoruz. Ama üç kişi olmak yetiyor bize 🙂

Ayşegül- Biz de bunu sosyalleşerek kapatmaya çalışıyoruz, onun dışında çok mutluyuz.

Emre- Ben birlikte çalıştığım ekip arkadaşlarımı özlüyorum. Bir de mimarlığın doğası gereği sürekli bir proje teslimi telaşında birlikte çok sıkı bir iletişim içinde çalışmak gerekiyor. O sıkı iletişim, yakınlık halini özlediğim oluyor. Ekip ruhu ve birlikte bir şeyleri başarmak geride kalan kurumsal hayatımda özlem duyduğum şeyler.

Peki hem özel hayatta hem de iş hayatında birlikte olma durumunu nasıl yaşıyorsunuz?

Ayşegül- Bu soru bize çok sık soruluyor (gülüşmeler). Rayına oturtmamız biraz zaman aldı ama birbirimizin zayıf ve güçlü yanlarını keşfedip karışmadığımız bir işbölümünü oluşturunca sorun kalmadı. Emre daha titiz ve konsantre bir şekilde tek başına çalışır. Ben de fikri ürün haline getirmeye odaklanırım. Yani aslında çok da gün içinde birlikte çalışıyor gibi değiliz.

Bizde de benzer bir karakter farklılığı ve işbölümü var. Karakterlere göre zamanla oluşuyor o işbölümü.

Ayşegül- Evet çok doğru.

Emre- İkimiz de aynı tarz ve karakterde olsaydık da mutlu çalışırdık belki ama Paspasın Bahçeleri ileri gidemezdi muhtemelen. İşin o kadar farklı boyutları var ki; üretim, tasarımi ar-ge, reklam, pazarlama, müşteri ilişkileri, muhasebe… Çok farklı uzmanlık ve yetenekler istiyor. Dev firmalardaki koca departmanların hepsi bizde de var. Ben 3-4 tanesiyim, Ayşegül 5-6 tanesi..

Ayşegül- Ben daha çok iş yapıyorum (gülüşmeler)

Emre- Evet 🙂 . Ne kadar farklı yetkinliği olan kişi ile birlikte iş yaparsan o kadar iyi o yüzden. Benim ayrıntılara ve tasarıma, Ayşegül’ün de büyük resme ve üretime odaklanması sayesinde Paspas’ın Bahçeleri var olabildi. İtiraf etmeliyim ki, tahminimden çok daha iyi anlaşıyoruz iki iş ortağı olarak.

Biz biliyoruz ama röportajda da geçmesi açısından, “Paspas’ın Bahçeleri” isminin hikayesini anlatabilir misiniz?

Emre- Hazırladığım ilk minyatür bahçeler için farklı büyüklükteki mama kaplarını kullanmıştım. Sonrasında bahçelerimizin fotoğrafları çekerken ve web sitemizi hazırlarken de ölçeğin anlaşılabilmesi için ablamın kedisi olan Paspas devreye girmişti. Paspas aynı zamanda bahçelerimizin de isim babası oldu.

kedi isleri 1

Bir gününüzün nasıl geçtiğini merak ediyoruz… 🙂

Ayşegül- Sabah 7-7:30 gibi güne başlıyoruz. Ben gelen siparişlerin kontrolünü ve organizasyonunu yapıyorum. 9.30-10:00’da iş arkadaşlarımız geliyorlar. İstanbul içi yetişecek acil siparişlerin 12.00’a kadar hazırlanmış olması gerektiği için öğlene kadar çok yoğun oluyoruz. Sonra da 16.00 a kadar şehirlerarası kargolar yetişiyor. Ben ve ekipten 2-3 kişi bu günlük işlerle ilgileniyoruz.

Emre sabahları yeni bahçeler ve bitkilerle ilgili genellikle atölye dışında çalışıyor. Atölyeye öğlen ya da öğleden sonra geliyor. O buradaki işleri devraldığında da ben, kendi tarafımdaki iş geliştirme veya finans işlerini yapıyorum. Normalde 17.00 de mesaimiz bitiyor ancak Sevgililer Günü, Anneler Günü vb. yoğun zamanlarda daha geç olabiliyor tabii.

Tüm arkadaşlarla beraber çalışıyorsunuz değil mi?

Ayşegül- Hepsi sürekli burada değil. Haftanın belli günlerinde gelen, part-time çalışmayı tercih eden arkadaşlarımız var. Bir tek 3 yıldır ekibimizde olan Yunus Emre İpek her gün burada oluyor. O da aslında radyoloji mezunu, uzun süre acil servislerde çalışmış.

atolye-1

Çok enteresan. Mimarlık, tasarım kısmı anlaşılır da, radyolojiden ne kadar kesin bir dönüş olmuş.

Ayşegül- Acil servislerde çalışırken doğal olarak bunalmış. Onunla da tesadüf eseri çalışmaya başladık. Burada her şeyi biz yapmıyoruz, dışarda hazırlattığımız ürünler var. Mesela minyatür aksesuarlar yapan mimar bir arkadaşımız vardı. “Şu an arayışta olan bir arkadaşım var, sizin istediğiniz minyatür mobilyaların hazırlanmasında size yardım edebilir” dedi. Öyle başladık, 3 yıl oldu onunla da.

Ürüne göre değişiyordur elbette ama sipariş aldıktan sonra ortalama teslim süreniz nedir?

Ayşegül- İlk başladığımızda öyle değildi ama şimdi İstanbul içine aynı gün teslim ediyoruz. Yani bir müşteri öğlen saat 1’e kadar sipariş verirse, 5’e kadar ürünün elinde olacağını garanti ediyoruz. Şehirlerarası sipariş olursa, 3’e kadar verilen siparişlerde, aynı gün kargoya veriyoruz. Herkesin siparişi çok özel, hepsinin bir anlamı var. Bazen bu bir özür hediyesi, bazen evlilik teklifi oluyor, o yüzden gününde göndermek çok önemli.

Tabii onun sorumluluğu da sizde.

Ayşegül- Tabi tabi. Bu konuda çok dikkat ediyoruz. Mesela “Ebru’nun Bahçesi” yazılması isteniyor minik bahçe tabelasında. Yazının yanında minik kalp figürü olsun mu olmasın mı? Bu çok önemli bir detay. Siparişin kime gittiği de önemli. Yani sevgilisi değilse, patronuna gönderiyorsa ve biz yanlışlıkla kalp koyarsak durum karışabilir. Gerçi 10-11 senede çok vahim bir şey yaşamadık.

Emre- İlk başladığımızda siparişi aldıktan 3-4 gün sonra gönderebiliyorduk. Sonra ertesi gün gönderebilmeye başladık. Ciddi bir ön hazırlık aşamamız var, onun sayesinde seneler içinde gelişip hızlandık.

ebrunun bahcesi

Bitkileri nerede tutuyorsunuz, balkonda mı?

Ayşegül- Her bitkinin kendi türüne özgü ışık, sıcaklık, nem vb ihtiyaçları var. Bazılarının güney, bazılarının da kuzey cephede durması gerekiyor. İç mekan, dış mekan ayrımı isteyen bitkiler de var. Balkonlar ve salon tamamen Paspasın Bahçeleri`ne ait. Kot farkını kullanarak yaşam alanımızı ikiye böldük. Her bitkiye en doğru koşulu sağlamak içim maksimum gayret gösteriyoruz.

Emre- Aslında burası bir çok şeyin, bir araya getirildiği bir yer. Biz burada küçük bir kadroyla çalışıyoruz ama hem İstanbul içinde hem de dışında Paspasın Bahçeleri için dışardan destek aldığımız onlarca insan ve firma var.

Bursa`dan çalıştığımız, el emeği ile hazırladıkları inanılmaz güzellikteki minyatür objelerle bahçelerimize değer katan çok yetenekli bir iç mimar çift var mesela. (Nazan Işık Çakır-Çağkan Çakır) Minyatür Kitaplarımızın kapak tasarımlarını ve kurumsal kimliğimizle ilgili tüm çalışmaları Ayşegül`ün Almanya`da yaşayan grafik tasarım sanatçısı kızkardeşi İpek Uğurlu hazırlıyor.

Minyatür kitapları ve bazı orijinal minik objelerimizi neredeyse ilk günlerimizden beri polimer kil sanatçısı arkadaşımız Deniz Ganter hazırlıyor. El yapımı mobilyalarımız ve ahşap kaplarımız için de birçok farklı kişinin katkısı söz konusu.

Bu atölyenin dışında da ayrı ve daha büyük bir ekip var aslında. En büyük destek uzaklardan bir İskandinav ülkesinden geliyor. Ablam Norveç’te yaşıyor ve 2007’den beri bize sürekli Norveç ve İsveç’te gördüğü Dünya`nın başka yerlerinde pek de rastlama imkanımızın olmadığı çok özel objeleri bulup getiriyor. İlk başladığımızda burada benzerini bulamayacağımız, İskandinav tasarımı çok kıymetli, çok güzel aksesuarları kullandık, uzun zaman da böyle devam etti. Artık çok yetenekli, işini çok iyi yapan arkadaşlarımızla çalışıyoruz; kendi tasarladığımız aksesuarları kullanıyoruz çoğunlukla. Az önce de bahsettiğimiz gibi birlikte çalıştığımız, yaklaşık 15 kişilik bir çember var, etrafımızda. Onların tek tek elde yaptığı ürünleri kullanıyoruz.

minyatür post

Aslında diyorsunuz ya hani, bir sürü benzer işi yapanlar, taklit edenler çıktı diye. İki ürün yan yana geldiğinde fark ediliyordur. Sizin farkınız burada ortaya çıkıyor. Çünkü ürünler için sarf ettiğiniz emek, bu konuda çalışan insanlar, ablanızın oradan verdiği destek, bunların hepsi fark yaratan şeyler. O yüzden çok kıymetli.

Emre- Evet. Burada yine mesleki değerler devreye giriyor. Uzun süre tasarım eğitimi aldık. Ortaya bir ürün koyarken o ürünün, biz şu kadar yıllık mimarız ve yaptığımız budur diyebileceğimiz nitelikte olması bizim için önemli, diğeri bizi mutlu etmez. Elimiz beğenmediğimiz şeyi yapmaya gitmiyor.

Ayşegül- Örneğin, “bahçelerinizde insan figürü var mı?” diye çok soruluyor. Kadıköy çarşısında her boyda insan figürü satıyorlar, ben yıllardır Emre’ye bir insan beğendiremedim 🙂 . (kahkahalar).

Emre- Şu an bahsettiğimiz mimar arkadaşlarımızdan birisiyle yaklaşık 1 yıldır bir insan figürü üzerinde çalışıyoruz. Başka şeyleri halletmek çok kolay ama insan, -bir canlının minyatürü olduğu için- çok zor. Çünkü basit ve ucuz görünme riski çok yüksek. Kitsch’e dönüşme riski insan minyatüründe daha da belirginleşiyor. O yüzden fotoğraflar, numuneler gidiyor geliyor ve hala başlayamadık.

Ayşegül- İdeal insanı bulamadık. Gelen ilk numune gayet güzeldi, benim için uygundu aslında ama…(kahkahalar).

Emre- İşte ikisinin ortasını bulmaya çalışıyoruz. Zaten o yüzden en optimumu sağlamak için iş bölümü yapıyoruz.

Kurumsalda çalışan ama işinden mutlu olmayanlara tavsiyeler...

Kurumsalda çalışan ama işinden mutlu olmayan insanlara tavsiyeniz ne olur? Şunları yapın, şunları yapmayın gibi…

Ayşegül- Emre sen herhalde “işini iyi yap, gerisi gelir” gibi bir şey dersin. Ben “yavaş yavaş bırak, mutsuz olduğun yerde durma” diyeceğim. Yani mutsuz olmasına gerek yok hiç kimsenin diye düşünüyorum.

Emre- Yani evet zor bir soru. Herkesin kendi koşullarına göre değişiyor bu. Ama mutsuzsanız bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapmak gerek. Çünkü çaba sarfetmeden hiçbirşey kendiliğinden olmuyor. Mutsuzsan bırak demek kolay da, bunun sonrasını da düşünmek ve planlamak lazım.

Biz çok emek sarf ederek, 10 sene içinde, tam olarak kurumsal hayatı bırakarak bu işe başlayabildik. Bu fikir ilk aklımıza geldiğinde mimarlığı bırakmış olsak, belki şu anda çok daha iyi bir noktada olabilirdik ama belki de gerekli altyapıyı kurgulamadığımız için girişimimiz başarısız da olabilirdi. Emin olduğum şey, insanların umutsuzlarsa, hayatlarını değiştirmek için bir şey yapmaları gerektiği. Mutsuz olduğunuz yerde devam etmenin bir mantığı yok gibi geliyor bana.

emre ozberk

Bugüne kadar röportaj yaptığımız kişilere bu soruyu sorduğumuzda çok farklı cevapalar aldık. “Hemen aksiyon aldım.” diyen de vardı, “Önce paramı biriktirdim, kendimi garantiye alıp istifa ettim” diyen de.

Ayşegül- Bu biraz işin büyüklüğüne göre de değişiyor, sanırım. Mesela yüksek sabit giderleri olan, büyük bir işletme için yola çıksaydık ciddi miktarda sermayeye ihtiyacımız olurdu. Ama yaptığımız iş için sermayemiz olmadan, sadece maaşlarımızı bırakarak başladık. Maddi bir sermaye harcamadık ama zamanımızı ve emeğimizi harcadık tabii.

Çok fark ediyor değil mi, sermaye olmadan işe başlanması?

Emre- Kesinlikle. Aslında bu konuda iki riskli nokta var. Birincisi gerçekten sermaye gerektiren bir işe girmek çok kritik. İkincisi de bilmediğiniz bir işe girmek. Evet eğitimini almadığımız bir konuydu ama senelerce emek sarf ederek, yavaş yavaş öğrendiğimiz bir şeyi iş haline getirdik biz.

Paspas’ın Bahçeleri gerçekten sıfır sermaye ile kurulmuş bir iş aslında. Bu yüzden de ilk zamanlar stresi daha azdı. Yani bir anda biz de işi bırakıp, kredi çekerek ya da eşimizden dostumuzdan borç alıp bu işe başlasaydık, aldığımız risk çok daha fazla olurdu.

Ayşegül- Sanki şimdilerde az sermaye ile yapılabilecek güzel işler daha fazla. Biz başlarken instagram vb. mecralar da yoktu.

İnternetle beraber, alternatifler kesinlikle çok arttı.

Emre- Herkes için çok fazla imkan var. Dolayısıyla fark yaratacak, doğru fikirleri geliştirmek ve onun üzerine çaba sarf etmek gerek.

Ayşegül- Yani çok özgün bir şey yaratmak ve bunu duyurmak için uğraşmak gerekiyor. Bizim New York Times’da haberimiz çıktı, medyadan talep geldi ama sonradan hep biz nasıl daha fazla duyurabiliriz diye kafa yorduk.

Kesinlikle, artık her şey sosyal medyada dönüyor. Bir yandan işi yaparken, bir taraftan da sanal olarak yürüyen bir iş var, başka bir ofis gibi. Firmaların artık sosyal medya yönetimi diye departmanları var. Fiziki olduğu gibi sanal ortamda da sosyalleşmek gerekiyor artık.

Ayşegül- Bu işin içindeyseniz artık instagram, facebook hesabım yok diyemiyorsunuz. Kişisel olarak sosyal medya kullanmamayı tercih edebilirsiniz belki ama iş için mümkün değil. İnsanlar tanıştıklarında ilk olarak instagram hesabınızı soruyorlar.

Emre- Söylediğiniz gibi sosyal medya yönetimi diye bir iş var. 10 sene önce söyleseler, şaka gibi gelirdi ama gündem bu kadar hızlı değişirken, kesinlikle sosyal medya yönetimi gerekiyor. Takip ettiğimiz kadarıyla firmaların reklam bütçeleri de dijital reklama kayıyor. İnanılmaz bir dönüşüm içindeyiz. Bazı meslekler kaybolurken, aklımıza hiç gelmeyen işler ortaya çıkıyor.

Bizi de sosyal medyadan bulduğunuz için teşekkür ederiz (kahkahalar).

Ayşegül- Ben zevkle sizi takip ediyorum zaten. (PD: süper, çok mutlu olduk) Nasıl bulduğumu tam olarak hatırlamıyorum, sanırım arkadaşlarım sayesinde instagramda fark ettim.

Son olarak, Plazadan Dünyaya’yı ilk duyduğunuzda ne düşündünüz, şimdi bizi tanıdıktan sonra ne düşünüyorsunuz? 🙂

Ayşegül- Benim için aslında öncesi ve sonrası arasında çok değişiklik yok. Yani öncesinde de çok sıcak gelmiştiniz. (PD: yazılarla öyle hissettirebildiysek, süper). Görüşmeden önce dersimi çalıştım; sizin özgeçmişlerinize de, ayrı ayrı bloglarınıza da baktım. Dolayısıyla sizi tanıyordum zaten (gülüşmeler), o yüzden fazla bir şey değişmedi.

Kurumsal hayattan çıkıp yeni bir girişimde bulunmak isteyen arkadaşlarımız bize sorular soruyor. Kendi hikayemizi anlatıyoruz ama böyle derli toplu anlatma fırsatımız olmamıştı. Siz bunu düşünmüşsünüz, hayata geçirmişsiniz. İlk başta bu yüzden çok hoşuma gitmişti bloğunuz. “Ne güzel hikayeler paylaşıyorlar” demiştim. Makarna Lütfen’i zaten biliyordum, takip ediyorum ürün de aldım hatta oradan. Sonra geçen haftalarda yayınladığınız “Zeynep’in Harikalar Diyarı”nı da takip ediyorum ve çok seviyorum.

aysegul ugurlu

Zeynep’in Harikalar Diyarı ile röportajı skype üzerinden yaptmıştık. O da videolarında göründüğü gibi samimi ve eğlenceli biri. Haliyle röportaj da çok eğlenceli geçmişti 🙂 .

Ayşegül- Lohusa Anne`ye bayılıyorum. Benzer hikayeleri duymak güzel.

Bir de şu var; yıllardır bizimle röportaj yapıyorlar ama bu tarzda bir röportaj hiç yapılmamıştı. “Minyatür bahçe nedir? Ne yapıyorsunuz?” gibi daha klasik sorular sorulmuştu. Ama asıl ilginç olan hikaye kısmı, ben bunu hep vurgulamaya çalıştım.

Evet doğru, daha ticari bakıyorlar belki de.

Ayşegül- Evet. Benim de bloğunuzdaki bu hikayeler ilgimi çekti aslında. Mesela, Kaan Sekban neden bu kadar meşhur oldu? Hem çok yetenekli hem de güçlü bir hikayesi var.

Plazadan Dünyaya’yı ilk kurduğumuz zamanlarda onunla da röportaj yapmıştık bu arada 🙂

Ayşegül- Okuyacağım muhakkak. Ben hikayenin önemli olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde biz de bu işi kurarken, ilham verici bir şeyler olsaydı, bize moral verirdi. O yüzden sevmiştim zaten bloğunuzu.

Teşekkür ederiz. Dediğiniz gibi yaptığımız röportajlarda herkes kendi ilgi alanına göre bir şeyler bulabiliyor. Mesela Tuğba (Makarna Lütfen), röportaj sırasında KOSGEB’le ilgili bir sürü şey anlatmıştı. Gıda üretimi üzerine çalışmak isteyen bir girişimci bu bilgilerden faydalanabilir. Bizim amacımız bir yandan da insanların “Bak o yapmış, ben de yapabilirim” demesini sağlamak. Başarısız olanlar da var illa ki. Ama denemek önemli. Bir kere olmadı diye hiç olmayacak değil ya… İnsanları cesaretlendirmek için röportajlara çok önem veriyoruz. Size de böyle hissettirebildiysek ne mutlu bize.

Emre- Ben, sizi biraz geç takip etmeye başladım. Ama samimi bir röportaj olacağını tahmin ediyordum ☺ Fikir de bence çok güzel. Hakikaten bizim yakın çevremizde arkadaşlarımızın neredeyse tamamı işinde mutsu değil.

Ayşegül- 10 kişiden 7si mutsuzmuş. Geçenlerde öyle bir haber okumuştum.

Emre- O oran daha yüksek bile olabilir. Herkes bir arayış içinde ve insanlar çoğunlukla plazadan gerçek dünyaya geçmek istiyor. O yüzden bu hikayeleri görmek, sizin de söylediğiniz gibi insanların potansiyellerini farkedebilmesi açısından çok önemli. Kurduğunuz bu yapıyı çok önemsiyorum ve ilerde çok daha iyi bir noktaya doğru gideceğini düşünüyorum.

Ayşegül- Bu işe nasıl başladınız diye bize soranları, bundan sonra sizin bloğunuza yönlendireceğiz.

Süper 🙂 Çok seviniriz, teşekkür ederiz.

paspasin bahceleri dortlu foto

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı kahve mi?     Ayşegül- Kahve   Emre-  Çay
  2. Mavi mi yeşil mi?     Ayşegül- Mavi desek abest olacak bu kadar yeşilin içindeyken, yeşil diyelim.    Emre- Ben mavi diyeceğim. (kahkahalar)
  3. Siyah mı beyaz mı?     Ayşegül- Siyah     Emre- Siyah
  4. Vezir mi piyon mu?    Ayşegül- Piyon     Emre- Vezir
  5. Yelkenli mi uçak mı?  Ayşegül – Uçak     Emre – Yelkenli
  6. Pizza mı lahmacun mu?   Ayşegül – Pizza       Emre- Lahmacun

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir