Mutlu Bir Girişimcinin Hikayesi: Happy&Trendy

Ezgi Aktan kimdir?

Ekran Resmi 2018-09-04 14.19.58Mutlu bir kurumsal hayattan sonra çalıştığı şirketin Türkiye’den çıkmasıyla girişimciliğe geçiş yapan, başarılı, çalışma disiplini ve pozitif enerjisi ile bizi etkileyen biri Ezgi Aktan. Happy&Trendy‘nin kurucusu olan Ezgi ile eski kurumsal hayatını, girişimciliği, kendi markasını nasıl kurduğunu, hızlı yükselişini ve hayata dair daha bir çok şeyi konuştuk.
Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun ve çalıştın?

Akhisar doğumluyum ama İzmir’de büyüdüm. İzmir Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım. Ege Üniversitesi’nde okurken aynı zamanda Anadolu Üniversitesi’nde de işletme okudum. Üçüncü sınıftayken, bir uluslararası ilişkiler öğrencisi olarak, Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmak hayaliyle bakanlıkta staj yaptım ve o dönemde bu mesleğin aslında bana hiç uygun olmadığını anladım.

Pazarlama, ticaret ve insan ilişkileri yönümün daha kuvvetli olduğunu keşfettikten sonra da uluslararası pazarlama ve ticaret alanında yüksek lisans yapmaya karar verdim. Ve Hollanda’da Tilburg Üniversitesi’nde iki buçuk senelik yüksek lisans programını tamamladım. Türkiye’ye döndükten sonra da Nielsen’de çalışmaya başladım. Aslında İzmir’de yaşamayı çok isterdim ama iş imkanları çok kısıtlı olduğu için maalesef mümkün olmadı. Nielsen’de iki buçuk sene çalıştıktan sonra Dunnhumby’e geçiş yaptım. Türkiye’den çıkana kadar da (yaklaşık 7,5 yıl) Dunnhumby’de çalıştım. Türkiye’den gitmeseydi sanırım oradan emekli olurdum. Çünkü gerçekten çok memnundum. Hem çalışma ortamı, arkadaşlar vs. hem de şirketin çalışanlarına yaklaşımı açısından inanılmaz bir şirketti. Özel yaşam ve iş dengesini kurabilmenizi çok güzel sağlıyordu.

Pek alışık olmadığımız türde bir şirketmiş 😉

Kesinlikle… Çalışanını korur ve özel hayatına saygı duyardı. Böyle olunca da kimse bu durumu suistimal etmez, aksine canla başla çalışırdı. Hatta verilen hedeflerin daima üzerinde bir performans gösterirdik.

Şimdiye kadar röportaj yaptığımız kişilerin aksine senin güzel bir kurumsal hayatın olmuş… 🙂

Evet, çok konforlu bir iş hayatım oldu gerçekten. 🙂 Nielsen’de çalışırken de çok şanslıydım, harika yöneticilerim vardı. Dunnhumby’de de öyle. Kaan Sekban’ın şovunda anlattıklarının hiç birini yaşamadım mesela. Yaşasaydım da tepkim sizinkiler gibi olurdu muhtemelen…

Üniversite tercihinde ailenin etkisi oldu mu?

Hayır, hiç olmadı. Hem sayısal hem de sözel derslerim iyiydi aslında ama ben ne doktor ne de mühendis olmak istiyordum. Sosyal ilişkilerin daha yoğun olduğu bir iş yapmak istedim. O yüzden de lisede eşit ağırlık, üniversitede de uluslararası ilişkiler okumayı tercih ettim. Ailemin bu konuda hiç baskısı olmadı, tercihlerime her zaman saygı duydular.

Peki, uluslararası ilişkileri seçmen konusunda seni ne etkiledi? Bir idolün var mıydı?

Ailem siyasetle hep çok yakından ilgiliydi. CHP’li ve aktif olarak da siyasetin içinde olan bir ailede büyüdüm. O yüzden evimizde sürekli olarak futbol (annemin aşırı derecede Galatasaraylı olmasından dolayı 🙂 ) ve siyaset konuşulurdu, hala da öyle. Hem annem hem de babam, gerek gençliklerinde yaşadıklarından gerekse de kültürel birikimlerinden dolayı, siyaset konusunda çok bilgililerdir. Bir şey sorsanız derinlemesine anlatırlar. Sanırım uluslararası ilişkiler okumamda ailemden aldığım bu kültürün etkisi oldu. Ama tabii daha önce de bahsettiğim gibi üniversitede okurken Dışişleri Bakanlığı’nda yaptığım staj sonunda aslında bu mesleğin bana göre olmadığını farkettim. Orada siyasetteki kadar muhalif ve özgür olamıyorsunuz maalesef. Belli kurallar var, onlara uymak zorundasınız ve hükümetin görüşü ile uyum sağlamak durumundasınız. Sonuç olarak; İzmir’de gayet muhalif bir ailenin içinde büyümüş biri olarak kamuda çalışmaya uygun olmadığımı anladım. Daha serbest ve özgür çalışmalıydım. Aslına bakarsanız özel sektörde çalışırken de bir çok kez ülke müdürümle ters düştüğüm olmuştur. Ama tabii oradaki kurallar kamudaki kadar katı değil.

Peki Dunnhumby Türkiye’den çıktıktan sonra hayat nasıl devam etti? Farklı bir kurumsal firmada çalışmayı düşündün mü?

Dunnhumby’da, “9-6 mesai” kavramı yoktu. İşin sorumluluğu tamamen çalışana aitti. İsterseniz 4 saat çalışıp, işinizi bitirip çıkabilirdiniz. Tabii böyle bir hayata ve konfora alışınca klasik çalışma koşullarında başka bir kurumsal firmada çalışmak zor geldi. Bir de tabii Dunnhumby’da çalışırken oğluma çok zaman ayırabiliyordum. Ama sabah 7’de çıkıp akşam 8’de eve geleceğim bir işte çalışırsam onun da psikolojisi etkilenecekti. Ben de bir süre dinlenmeye karar verdim. Ama tabii çalışmamaya alışmamış bir insan olarak ancak 1,5 ay dayanabildim 🙂 . Kurumsal ortama direkt dönmeyeyim ama ufak ufak da beni oyalayan birşeyler yapayım derken bir arkadaşımın önerisiyle Pinterest’i incelemeye başladım ve…

Happy&Trendy doğuyor...

“Happy and Trendy” doğuyor galiba 😉

Evet… 🙂 Aslında her şey şöyle başladı: Oğlum doğduğundan beri, onu değişik kıyafetlerle şık ve özenli giydirmeye çalışırım. Ancak maalesef erkek çocukları için farklı kıyafet bulmak zor, genelde hepsi birbirinin aynı. Oysa kız çocuklarında seçenek çok. Arkadaşımın önerisiyle incelemeye başladığım Pinterest’te hep bebekle ilgili olan şeylere baktığımı farkettim. Ancak Türkiye’de bazı ürünler yok, hep aynı tarzda kıyafetler ve aksesuarlar var. Farklı ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Bana özel olmayacağı için al-sat yapmak da istemedim. Bu arada şunu da söyleyeyim; elime iğne – iplik almış bir insan değilim, kurdele yapamam 🙂 . Ama tasarım konusunda biraz yetenekli, zevkliyim sanırım 🙂 . İşe ilk önce farklı kumaşlar araştırarak başladım. Sanırım 2,5-3 ay sürdü bu süreç. Merter, Unkapanı, Denizli, İzmir… Gezmediğim yer kalmadı. En sonunda İzmir’de istediğim tarzda kumaşlar buldum. Bu arada; çok basit ama piyasada olmayan, farklı on-on beş çeşit ürün kafamda oluşmaya başlamıştı bile.

Peki bu ürünleri kim dikiyor?

Onun hikayesi de çok enterasan. Şimdi ben işin içine girince anladım ki, Türkiye’de 5-10 kişinin çalıştığı küçük atölyeler kalmamış, hepsi batmış. Ama benim üretim hacmim ilk başlarda fazla olmayacağı için böyle küçük atölyelere ihtiyacım vardı. Sonra, İSMEK’lerde dikiş nakış kursları olduğunu ve orada üretim yapacak birilerini bulabileceğimi öğrendim. İSMEK’e gittiğim bir gün bu tip kursları veren bir hocaya derdimi anlattım. Beni o kadar tersledi, üretim yapacak birini orada bulamayacağımı söyledi ve kaba bir şekilde arkasını döndü gitti. Bir kaç saniye dondum kaldım, hiç böyle bir tavır beklemiyordum. Tam o sırada başka bir kursiyer, o anki halime acıdı diye tahmin ediyorum, yanıma geldi ve konuşmalarımıza kulak misafiri olduğunu, istediğim gibi bir yer bildiğini söyledi. Sarıyer’de tarif ettiği atölyeye gittim. Gerçekten de beni çok tatlı karşıladılar ve işi kurmamda inanılmaz destek oldular. İlk etapta az sayıda ürünle ilerlemek istemiştim ancak kısa bir süre sonra planlarımın dışına çıkmak zorunda kaldım. Çünkü insanların talepleri hem artmaya hem de çeşitlenmeye başladı. İlk ürünlerim; battaniye, balıktan çamaşır torbası, dantelli bebek önlükleri ve ahşap bulutlardı. Ama çok talep geldi, mevsim değişti, biraz da biz kendimizi tutamadık ve sonuçta 300 çeşit ürüne ulaştık. Tabii şu da var; fark yaratabilmek için kumaşınızın kaliteli olması gerekiyor, en önemli şey kumaş. Kumaş konusunda biraz daha araştırma yapmaya başladım ve pamuklu kumaşa baskı yapan bir yer buldum. İşte o zaman işin şekli çok değişti. Çünkü artık tamamen kendi istediğim desenleri bastırabilmeye başladım. Böylece ürünlerim tamamen bana özel oldu. Bu arada, ürün çekimlerimizi Zeynep’ciğim yaptı sağolsun 🙂 .

Desenleri sen mi çiziyorsun ?

Öyle bir yeteneğim yok. Önce çizim desteği aldım, sonra da desenleri satın almaya başladım. Ama hiç bir zaman aldığım desenleri olduğu gibi kullanmıyoruz, muhakkak bir yerini ya da en azından rengini değiştiriyoruz. Bu şekilde yeniden tasarladığımız desenlerle ürettiğimiz bir pamuklu çocuk oyun halısı var mesela Türkiye’de eşi benzeri yok. Piyasada genelde sentetik ve terleten ürünler var.

Bir de şu var; bir anne olarak istemediğim, sevmediğim ya da memnun olmadığım şeyleri ürünlerimde de kullanmıyorum. Mesela salonumun ortasına rengarenk, karman çorman desenli bir şey sermek istemediğim zamanlar oluyordu. Şimdi bu yüzden, daha pastel tonlarında, içi elyaflı, hem çocuğun rahatlıkla oynayabileceği hem de annenin gözüne hitap edebilecek desenler tasarlıyor ve şık oyun halıları haline getiriyoruz. Organik kök boyası kullandığımız bu halılar yıkanabildiği ve katlanarak taşınabildiği için çok talep görüyor. Avrupa da dahil olmak üzere bir çok yere gönderdik. Haliyle işin şekli değişmeye ve hızlanmaya başladı. Tabii ki bu süreçte instagram annelerinden ve influencerlardan da destek aldık. Bu infulencerlar arasında belli bir bütçeyle çalışanlar kadar tamamen bütçesiz, sadece kadın girişimcilere destek olmak için çalışanlar da vardı. Mesela Akasya Asiltürkmen beni ilk destekleyenlerden biridir. İnanılmaz bir kadın, çok mütevazı. Amacı gerçekten destek olmak. Kızı Pera’ya gönderdiğim ürünleri (instagram’da tanıtımını yaptığı zamanlar dışında da) kullandığını görmek beni çok mutlu ediyor.

Akasya Asiltürkmen ile çalışman kırılma noktası oldu diyebilir miyiz? Satışların ondan sonra mı bir ivme kazandı?

Akasya Hanım’ın gerçekten çok büyük desteği oldu. Daha sonra da bir çok anneyle çalıştım ama ilk destek verenlerden biri odur. Geçen sene özellikle Kasım ve Aralık ayında işlerimin hızı ve yoğunluğu arttı. Hatta biraz kontrolsüz büyüdüğünü bile söyleyebilirim. Hep stoklu çalışırken bir anda öyle bir noktaya geldik ki, siparişleri yetiştirememeye, sadece günü kurtarmaya başladık. Bir türlü stoka geçemiyorduk. Sonra Sarıyer’deki atölye ile şöyle bir karar aldık: Zamanlarının büyük bir kısmını benim işime ayıracaklar, trafikte vakit kaybetmemek ve bana yakın olmak (haliyle daha konforlu çalışabilmek) için Zekeriyaköy’e taşınacaklar. Şimdi atölye Zekeriyaköy çarşıda. Üstüne bir de depolama alanımız oldu. Ürünler hazırlanıyor, depolanıyor ve stoka giriyor.

ezgi aktan1O zaman şimdi daha kontrollü mü gidiyorsun?

Evet, Nisan’dan bu yana bu sistemde çalışıyoruz. Kesinlikle daha kontrollü bir durumdayım. Bir de bana; siparişlerin takibi, paketlenmesi ve gönderilmesi konusunda bire bir destek veren bir arkadaşım oldu. Artık atölye dışında iki kişi çalışıyoruz. Öncesinde gerçekten çok yoğundum. Tasarım, üretimle ilgili planlama, tedarik, atölyeye yönlendirme, sevkiyat, stok, reklam, pazarlama, mali işler, sipariş alma, fatura kesme ve paketleme yapıyordum. Gece 2’ye kadar paketleme yaptığım günlerim bile oldu. Ama artık daha rahatım. Tabii işler daha da büyüyecek gibi duruyor ama ona göre de pozisyonumuzu aldık, hazırlıklıyız. Ama şu bir gerçek 15-16 ayda bu kadar hızlı büyüyeceğini hiç tahmin etmezdim.

Tam da bu kadar hızlı büyüyeceğini tahmin etmiş miydin diye soracaktık?

Çok emek verdim, farklı bir şeyler yapabilmek için çok çaba sarfettim ve kendime her zaman güvendim. Bir noktada başarılı olacağıma inanıyordum ama bu kadar hızlı olacağını tahmin etmiyordum. Anneler arasında “Happy&Trendy” tarzının biliniyor olması beni hem mutlu hem de motive ediyor. Gönderdiğimiz siparişlerin neredeyse %99’undan çok güzel geri dönüşler alıyoruz. Bu bana maddiyattan daha büyük bir haz veriyor. Elbette ufak tefek sıkıntılar da yaşıyoruz. Mesela dört ay önce benden tulum almış ve kızına 5 kez giydirmiş bir müşterim çıtçıtlarla ilgili bir sorun yaşadığını belirtince hemen ürün değişimi yaptık. Müşterimi böyle küçük şeyler için üzmem, kalbini kırmam. Benim amacım ürünleri satıp kaçmak değil ki, kalıcı olmak ve müşteri sadakatini sağlamak. Ki sağladığımı da düşünüyorum. Bir ürün alan müşterimiz muhakkak sonrasında bir kez daha alıyor.

Happy&Trendy ile ilgili bir hedefin, hayalin var mı?

Açıkçası böyle kontrollü bir şekilde keyif alarak ilerlemek istiyorum. Daha hırslı davransam belki şimdi çok daha farklı yerlerde olurdum ama o kadar agresif davranmak istemiyorum. Çünkü iş ve özel hayatım arasında kurduğum bu güzel dengeyi sürdürmek istiyorum. Hayattan hiçbir zaman uçuk beklentilerim olmadı. Yurtiçinde ve yurtdışında iyi okullarda okudum, iyi bir kariyerim oldu ama hiçbir zaman “daha fazlası olsun” diye bir hırsım olmadı. Benim için parayı nasıl kazandığından ziyade nasıl harcadığın daha önemli. Çocuğumla, eşimle, ailemle, güzel bir hayat için keyif alarak harcayabiliyorsam güzel. Çevremden hep farklı ürünler de yap, büyük firmalarla çalış şeklinde öneriler geliyor. Evet, yapabilirim ama bir süre bu şekilde kaliteden ödün vermeden devam etmek istiyorum. Mesela; ne olursa olsun, müşteri takibini ben yapmak istiyorum 🙂 . Çünkü bu süreçte müşterilerim olan annelerle çok değişik ve keyifli muhabbetlerimiz oluyor. Bir yandan da hem mevcut hem de yeni ürünler konusunda beni motive ediyorlar. Bunlar beni çok mutlu ediyor.

Tabii sosyalleşmeyi de seviyorsun…

Evet, seviyorum. Bir de istiyorum ki; müşterilerim aldıkları üründen memnun olsunlar, kullandıkça mutlu olsunlar. O yüzden çok hızlı kargolama yapıyoruz mesela. Bugün aldığımız siparişleri hemen kargoya veriyoruz. Veya en geç ertesi gün kargoluyoruz. Bazen çevremden; “niye bu kadar strese giriyorsun, her yer 3-5 iş günü içinde gönderiyor…” şeklinde tepkiler alıyorum.

Ama tercih edilmenin sebeplerinden biri de bu olabilir…

Evet belki de… Bir de şu var; bir anne olarak ben nasıl hizmet almak istiyorsam, müşterilerime de öyle hizmet vermeye çalışıyorum. Müşterilerim sipariş ettikleri ürünleri günlerce beklemesinler, bir an önce ellerine ulaşsın ve kullanmaya başlasınlar istiyorum. Çünkü bir anne olarak, ben de öyle isterim 🙂 .

Kurumsal tecrübelerin girişimciliğe katkısı....

Yıllarca müşteri ilişkileri direktörü olarak çalışmış olmanın, tecrübelerinin yeni işine de katkısı olduğunu anlıyoruz bu anlattıklarından?

Kesinlikle. Kurumsalda çalışırken defalarca proje yönetimi yaptım. Aslında “Happy&Trendy” de –her ne kadar küçük çapta olsa da- bir proje yönetimi. Eski kurumsal hayatımdaki tecrübelerimi bu işime aktarıyorum gerçekten. Belki de o yüzden benden bir kaç sene önce veya benimle aynı anda hayata geçirilen bir çok markaya göre daha hızlı yol katettim. Tekstil konusunda amatör olabilirim ama pazarlamayı ve proje yönetimini biliyorum.

Ürünün ne olduğundan çok nasıl pazarlandığı daha çok önem kazanıyor diyebiliriz bu durumda.
Peki bu süreçte ailenden hiç “aman kızım sabit bir maaşın olsun” gibi tepkiler aldığın zamanlar olmadı mı? 🙂

Hiç öyle tepkiler almadım. Çünkü girişimciliği destekleyen bir ailem var. Bir dönem çalışmasam diye düşündüğümde; hem annem hem de babam “bu sana yakışmaz, her ne olursa olsun bir kadının çalışması lazım” dediler. Zaten benim de yıllarca evde oturayım gibi bir planım yoktu, sadece 5-6 ay belki 1 sene gibi bir süre ara vermek istemiştim. Gerçi çok hızlı sıkılıp, 1,5 ay sonra hemen işe başladım. Bir yandan da oğluma üreten, çalışan, emek veren bir anne figürü göstermek istiyorum.

Ezgi, şimdiye kadar yaptığımız röportajların içinde farklı bir yerde olduğunu söylemeliyiz. Kurumsal hayatta iken büyük bir sıkıntı yaşamamışsın; girişimci olmak için adım atmışsın, ailen desteklemiş… (kahkahalar).

Bütün bunları düşününce, benim çok da enteresan bir hikayem yok dedim aslında (kahkahalar).

Tam tersi çok enteresan olduğunu düşünüyoruz. Senin gibi birisiyle röportaj yapmadık, farklısın…

Gerçekten hem ailem, hem kurumsaldaki çalıştığım firmalar konusunda hep şanslıydım. Bu arada anne-babamın desteği, beni özgüvenli bir birey olarak yetiştirmelerini de çok önemli buluyorum. Bir kız çocuk olarak, “yapabilirsin, tabii ki yapacaksın” diyerek büyüttüler beni. Üniversitede okurken de, yüksek lisans için yurtdışına gittiğimde de bunun avantajını çok hissettim. Gerçekten onların beni yetiştirme tarzlarının bugünkü karakterimin oluşmasında etkisi çok büyük.

Bu arada girişimcilik konusunda eşimin de her zaman bana destek olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Mesela Happy&Trendy’nin kurulduğu zaman fatura programına ihtiyacım oldu. Ben almayı düşünürken sağolsun eşim yazdı programı (Microsoft’ta çalışıyor). Hatta bunlara alakasız isteklerim de eklenince, gece yarılarına kadar çalışmak durumunda kaldığı da oldu (kahkahalar).

Sonuç olarak dediğiniz gibi “kurumsal acılar”ım olmadı, çok şanslı olduğumu düşünüyorum bu konuda.

Bunları duymak da bizim mutlu ediyor. Senden önce çok fazla üzücü “kurumsal hayat” hikayeleri dinledik. Hiç mi iyi kurumsal firma yok diyorduk ki senin hikayenle karşılaştık. Gerçi Dunnhumby Türkiye’den çekilmiş ama belki dönerler ilerde 🙂

Olabilir, belki de dönerler. Tekrar Türkiye’ye gelirlerse beni arayacaklarını biliyorum.

Ne yaparsın peki, gider misin?

Düşünürüm, orta bir yol bulmak isterim. Çünkü bu işi asla sonlandırmak istemem. Gerçekten ben bir “marka” yarattım. Tek bir ürünüm yoktu ama marka tescilim vardı (kahkahalar).

Yaptığım iş kuralına uygun olsun istedim. Yaratmak, bir marka oluşturmak, o kadar da basit bir şey değil. Şimdi böyle bir şey yakalamışken, kolay kolay bırakmam. Ama dediğim gibi Dunnhumby farklı bir firma olduğu için öyle bir fırsat olursa, eminim ki farklı bir formül bulunur.

ezgi aktan2

Peki, Dunnhumby Türkiye’den çekilmeseydi bir gün kurumsal hayatı bırakmayı düşünür müydün? Hayallerini ve yaptığın işi hiç sorgulamış mıydın?

Aslında içten içe bir gün kendi işimi yapacağımı hissediyordum. Çünkü ticari zekası yüksek, deneyimlerini ailesiyle paylaşan girişimci bir babanın kızıyım. Babamla çok benzeriz. Mesela tatil için gittiğimiz yerlerde bile etrafı inceleyip çeşitli ticari projeler geliştiririz birlikte. O yüzden bir gün kendi işimi yapacağımı hep biliyordum ama bu biraz ani oldu. Dunnhumby Türkiye’den çıkmasaydı uzun süre orada çalışırdım. Çünkü çok keyfili bir ortamım vardı. Dolayısıyla Dunnhumby’da çalıştığım süre boyunca hiç kurumsal hayattan sıkılmadım. Ama şimdilerde bazen sırtımda 20 kiloluk kumaş rulosuyla Bomonti’nin ara sokaklarında dolaşırken; kendi kendime “Plazada stilettolarımla takılıyordum, burada ne yapıyorum?” dediğim oluyor 🙂 . Tabii sürekli bu ruh halinde değilim, birkaç defa geldi geçti desem daha doğru hatta. Çünkü bugün tekrar kurumsal hayata dönmeye karar versem, dönerim ve başarılı olurum. O konuda bir güvensizliğim yok. Yani kafaya koysam yine yaparım ama şu an tercih etmiyorum. Bundan üç sene sonra ne olur bilemiyorum tabii…

Okuyucularımız arasında çok fazla kendi işini kurmak isteyen ya da en azından düşünen kişiler var. Akıllara gelen ilk şey de genelde “çok fazla sermaye ister” oluyor. Sen ciddi maddi bir sermaye ile mi girdin bu işe?

İlk başta çok ciddi bir sermaye ile değil, ufak bir sermaye ile girdim. Tabii ne yapacağınıza da bağlı; bazı işlerde çok çok küçük sermaye gerekiyor, bazı işlerde çok daha büyük sermaye gerekiyor. İş büyüdükçe kendini döndürebilmesi için bir miktar maddi destek gerekiyor.

Benim yaptığım işte bir üründen gelen siparişe göre 3 tane yaptırıyorum gibi bir durum yok. Mesela bir halı deseni için en az 50-100 tane yaptırıyorum. Yaptırdığım yere toplu para ödüyorum ama onları tek tek satıyorum. Bir sene kadar çarkı döndürmek için dışardan destekledim diyebilirim ancak son 5 aydır iş kendi kendini çevirir hale geldi. Özetle yapılacak işe göre sermaye işi çok değişir bence.

Bir de doğru zamanda, doğru adımlar atmak lazım diye düşünüyorum. Ben eğer ilk günden bu markayı kuruyorum, dükkanı da açtım, oturdum bekliyorum deseydim, 5 ayın sonunda tamamen bu işi bitirmiştim. Onun yerine bir sene boyunca home-office çalıştım, stok için evimdeki depolama alanlarını kullandım. Çok önce yanıma birini alabilecekken, almadım. İş gerçekten kendini döndürebileceği yere kadar devam ettim. Bir süre gerçekten çok fazla kendime yüklendim. Çünkü işin kendini döndürmesine ihtiyacım vardı.

Genelde çok acele edildiğini düşünüyorum. Bir fikir bulunduğunda, e-ticaret (ya da instagram’dan satış tarafındaysalar) birden çok fazla yatırım yapıyorlar, sonra bu ürünler ellerinde kalıyor. Hamleleri çok erken yapıyorlar; düzenli giderleri cepten karşılarken iş geliştirmeye yönelemiyorlar. Bu yüzden çok iyi gidebilecek bir iş, belki 5-6 ay sonunda tamamen bitmiş oluyor. O yüzden benim önerim, bir anda böyle çok büyük hamleler değil de sakin sakin, önünü görerek işi devam ettirmek.

İlk başladığımda ürünler ve desenlerle ilgili deneme yanılma yöntemi ile ilerledim. Bazı ürünler çok satılırken bazıları daha az satıldı. Ona göre de daha fazla satılanlara ağırlık verdim. Şimdilerde ise herhangi bir desenle ilgili projeksiyon yapabiliyor, hangisinden ne kadar satabileceğimi öngörebiliyorum.

Bir iş günün nasıl geçiyor?

Ay çok hızlı geçiyor (kahkahalar). Günü bırak, bir hafta nasıl geçiyor onu bile anlamıyorum. Sabah kalkması, oğlumun kahvaltısını hazırlaması, yedirmesi, okula bırakması (pimpirikli bir anne olduğum için servis şoförlüğü de yapıyorum) ile güne başlıyorum. Sonra atölyeye geçiyorum. O günle ilgili siparişlerin ve yapılacak yeni ürünlerin planlamalarını yapıyorum.

Bu arada da sürekli olarak instagramı, storyleri canlı tutmaya çalışıyorum. İlk etapta bunun ne kadar önemli olduğunu anlayamamışım. Ben bir ürünü post olarak paylaştığımda, insanların o sayfayı biraz inceleyeceğini düşünüyordum. Gerçekler öyle değilmiş. Her ne kadar ürünün altına bütün bilgileri yazsam da bu bilgileri yeniden soran çok oluyor. Bir de storylerde ürünleri hatırlatmak gerekiyor. Bunu yapınca da siparişler geliyor.

O yüzden instagram/story kısmı da ciddi bir mesai. Çünkü oraya kaliteli bir şey çekmek, işte güzel bir şey koymak gerekiyor. Aslında iyi olduğum bir kısım değil ama elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum onu da. İşte zaten bu planlama, siparişti falan bir bakıyorum Yaman’ın okul çıkış saati gelmiş. Onu okuldan aldıktan sonra benim işle ilgili fiziki kısmım bitiyor. Eve dönüyoruz ve biraz onunla zaman geçiyorum, biraz gelen mesajlara cevap veriyorum. Farklı mecralardan sipariş geliyor, ben de gelen siparişleri sistemimize giriyorum. Gerçekten 7/24 süren bir iş. Özellikle anneler, bebeklerini uyuttuktan sonra ancak telefonunu eline alabiliyor. Öyle olunca da gece 10’dan 2-3’e kadar sipariş veriyorlar. Sonra gece 3’te bir mesajla hangi ürünü, hangi bedende istediği, iletişim bilgileri, ödeme şekli vs. geliyor. Bu mesajlar önceleri çok garip gelse de, kendi tecrübelerimi düşününce normal gelmeye başladı. Yaman bebekken gece 3’te emzirmeye kalktığımda, uykum da kaçmış oluyordu, o sırada sipariş dahil birçok işimi online olarak halledebiliyordum.

Cumartesi-Pazar dahil sürekli açık bir mağaza olunca ve her dakika iletişim içerisinde olmak gerekiyor. Gelen sorulara anında cevap vermek çok önemli. Ancak bu şekilde sorular satışa dönüyor, yoksa “sonra cevaplarım” derseniz, potansiyel müşterinin dikkati ve ilgisi dağılmış oluyor, çoğunlukla da vazgeçiyor. Bu sebeple elimde telefonumla yaşıyorum, o biraz sıkıntılı (kahkahalar).

WhatsApp Image 2018-09-04 at 13.13.42

Az önce dediğin gibi fiziki olarak bir mağaza açmış olsaydın, çok daha farklı olabilirdi. Gerçi bir yandan geleneksel olarak mağazalar devam ederken, bir yandan da e-ticaret siteleri başka bir alan yarattı kendine.

Aynen. En baştan vergi numaramı aldım, şirketi kurdum, ürünleri faturalı gönderiyorum.

Tabi insanlar instagram’daki veya başka mecralardaki online satışlarda farklı uygulamaları görüyorlar. Bu işi doğru yapan birilerinden ürün satın almak önemli. “Değişim- iade yok” yazan firmalar görüyoruz mesela. Bir kere bu durum tüketici kanununa da aykırı. Canım istemedi, rengini beğenmedim diyerek bile değişim ya da iade talebinde bulunabilir müşteri.

Bunun gibi farklı şekillerde müşterilerin dili yandığı için güvenmekte zorlanıyorlar aslında e-ticaret sitelerine. Bu noktada bize influencer annelerin gerçekten çok faydası oldu. Çünkü insanlar, bu annelerin önerdiği markalara güveniyor. Bize de bu şekilde gelen çok müşteri oldu. Birçoğu “ilk kez instagramdan/online ürün alıyorum ama ‘x’ annede sizi gördüm, o ürünleri kullanıyorsa güvenilir bir markasınız” diyerek alışveriş yaptı. Online ürün satın alırken, markaların şartlarına bakmak çok önemli, uyarmadan geçmeyelim.

İş-özel hayat dengesini kurabilmek....

Röportajın başından beri öğrendik ki, rahat bir kurumsal yaşamın olmuş. Şimdilerde ise rahat bir girişimci anne olduğunu söyleyebiliriz. Sabah kahvaltını oğlunla birlikte yapıp sonra onu okula bırakıyorsun. Okuldan sonra da birlikte zaman geçiriyorsunuz. Bunların, anneliğini gönlünce yaşayabilmen adına çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Ama şunu da merak ediyoruz, iş ve özel hayatını dengelemek için sen kendi adına daha önce ne yapıyordun, şimdi ne yapıyorsun?

İşin açıkçası; iş-ev ve Yaman üçgeninde kayboluyorum. Son dönemde kendim için az şey yaptığımın farkındayım, özellikle Yaman küçükken neredeyse hiçbir şey yapmıyordum. Tabii o zaman biraz hormonel, biraz duygusal bir durum var. Annem-babam hadi biz bakıyoruz, sen çık dediklerinde bile aklım evde kalıyordu, dışarı çıktığımda keyif almıyordum. O zamanki şirketim Dunnhumby sağ olsun, 2 yaşına kadar emzirebildim ve bu süre boyunca yurtdışındaki hiçbir organizasyona katılmadım.

Eskiyi düşündükçe, artık kendime daha fazla zaman ayırdığımı söyleyebilirim. Haftada iki gün spora gidiyorum ve bundan çok keyif alıyorum, iyi geliyor. Ayarlayabildiğim zamanlarda arkadaşlarımla Boğaz’da kahve içip yürüyüş yapabiliyorum. Oğlumun büyümesi ve okula başlamasıyla müsait olan zamanlarda kaçamak yapabiliyorum.

Ben çocuğumun yanında olmak istiyorum. Tabii ki çalışmak zorunda olan veya işiyle daha mutlu olan insanlara saygı duyuyorum, ama anlamadığımı söylemek istiyorum (kahkahalar). Çocukların size çok fazla ihtiyacı var.

Eşim de iş yeri konusunda şanslı, gece mesaiye kaldığı zaman yok gibi. Oğlumuz büyürken, onunla güzel zaman geçirebildi. Yaman’la olmamızın onun gelişimine sağladığı katkıyı da çok net görebiliyoruz. Bu emeklerimizin ondaki yansımalarını gördüğümüz için çok mutluyum. Bu arada kariyerim konusunda içim çok rahat. Bunun için mi bunca yıl okudum gibi bir kaygım yok. Güzel işlerde çalıştım, güzel deneyimler kazandım. Şimdi de yaşamak istediğim hayat için bu deneyimlerimi daha farklı bir işe aktarıyorum.

Şu anki işin de zaten, o yaşamak istediğimiz hayatı yaşamak için bir araç.

Evet kesinlikle. Yani bazı insanlar gerçekten yaşamak için değil de, çalışmak için çalışıyor, ondan çok büyük bir haz duyuyor. Ben de zevk aldığım bir işi yapıyorum ama benim gerçekten yaşamımı devam ettirebilmek için bir araç.

ezgi aktan3

‘Alt tarafı iş hayatı’ diyebiliyorsun yani?

Kesinlikle derim. Bugün, bir sebepten dolayı bu işi yapamasam, kapatmak zorunda kalsam, başka bir şekilde devam ederim. İstedikten sonra bir çözüm bulunur. Benim için önemli olan sağlık. Ailemde ve çevremde sağlıkla ilgili bir sorun yoksa, geri kalan her şeyin (iş, para, ev, okul ) çözümü bulunur.

Yeterli emeği verdiğimiz zaman bence altından kalkamayacağımız bir şey yok. Girişimci olmak isteyen herkese bunu söylüyorum. Girişimcilik dışardan bakıldığında çok kolay, çok rahat zannediliyor. Gerçekten o kadar kolay bir şey değil, çok fazla çaba sarf etmek gerekiyor. Ben bu şekilde hayatımı devam ettirebilmek için geri plandaki her şeyi düşünmek ve planlamak zorundayım. “Ya işte ne var; oradan onu aldın, buradan bunu aldın, internetten sattın oh ne kadar kolay.” gibi bir şey yok yani, ciddi bir emek var arkasında. Okuyanların bunu da bilmelerini isterim.

Instagram’daki girişimci hayatlar süper, insanlara çok çekici geliyor. Ancak işin doğasının daha farklı olduğunu, ilk ağızdan duymak gerekiyor. Evet, belki işini ayarlıyor, oğlunu okula bıraktıktan sonra bir arkadaşınla kahve içebiliyorsun ama…

Ama gece geç saatlere kadar da çalışıyorum…

İnsanın kendi zamanını yönetebilmesi iyi bir şey. Diğer yandan, tanıştığımız kimi insanlar da, “ben asla kendi işimi yapamam. 9-6 çalışırım, 6’dan sonra eve geldiğimde olay tamamen bitmeli” diyor. Bu bir tercih meselesi aslında. Mesai bittikten sonra işi düşünmeyi bırakabilen biri 24 saat düşüneceği bir işi olsun istemiyor.

Aynen. Öyle düşünenlere çok saygılıyım, kafayı boşaltmak gerekiyor.

Müşterilerle iletişim....

Girişimcilik hikayelerinde yaşanılan zorlukları da çok önemsiyor ve merak ediyoruz. Senin karşılaştığın zorluklar, olumsuzluklar oldu mu/oluyor mu? Özellikle müşterilerle ilgili…

Bir yere girdiğimde, yardıma ihtiyaç duyduğumda güler yüzlü birilerinin benimle ilgilenmesini isterim; genelde de öyle yerlere gitmeyi, oralardan alışveriş etmeyi tercih ediyorum. Evet biliyorum, Türkiye’deki hiçbir sektörde koşullar adil değil, çalışanlar hakkettiğini almıyor. Ancak çalışanlar, mevcut şartları kabul ederek işe giriyorlar. Şartlarım kötü, patronum bana kötü davranıyor diyerek, hiç kimsenin bunu müşteriye yansıtmaya, çalışırken surat asmaya hakkı olmadığını düşünüyorum. İşimizi en iyi şekilde yapmakla yükümlüyüz. Memnun olmadığımız konularda mücadelemizi müdürle, patronla ayrıca vermeliyiz. Bu iki konu birbirinden farklı şeyler ve maalesef bunları ayırt edemiyoruz. İşte tam da bu yüzden sendikalaşmak çok önemli, ülkemizde bu konu çok fazla önemsenmediği için bugünlere geldiğimizi düşünüyorum.

Benim işime dönecek olursak; bu kadar hızlı ilerlememde müşterilerimle kurduğum sıcak diyaloğun payının büyük olduğunu düşünüyorum. Müşterinin ne istediğini, varsa sorununun ne olduğunu önce anlamaya sonra da çözmeye çalışıyorum. Zaten içten bir karşılamanın ardından sorunun ne olduğunu anladıktan sonra gerisi geliyor. İnternetten ilk defa alışveriş yapan bir anneannenin çekincelerini anlayıp, yaptığım açıklamalarla güven sağlayınca sorun hemen çözülüyor.

Bütün takipçilerimize buradan seslenmek istiyorum (kahkahalar): Karşıdakinin -online ortamda da olsa- bir insan olduğunu hatırlayalım ve sadece “FYT” (fiyat) diye mesaj atmayalım. Medeni bir selam vermek karşınızdakini de mutlu eder. Yoksa karşı taraf olarak ben de sadece “59” desem nasıl bir iletişim olur? (kahkahalar). Böyle olsa iletişim baştan yanlış başlar ve biter. O yüzden bir “merhaba” demekten de kaçınmamak iyi olur, karşıdakini mutlu eder diye düşünüyorum. Elbette kimseyi eğitmek benim haddime değil ancak böyle de bir diyalog kurulabilir diye göstermek istiyorum. Karşılaştığım bazı diyaloglar kırıcı olabiliyor. Bazen insanlar çok gergin olabiliyor ve bunu karşı taraftakine yansıtabiliyor. Bunu farkedince ona göre bir tonla diyalog kurmaya çalışıyorum, sonuçta kimse kimseye zorla bir şey satmaya çalışmıyor. Şükür bugüne kadar çok az ürün iadesi aldım. Bir seferinde bir bayan sert bir ifadeyle satın aldığı ürünün renginin böyle olduğunu düşünmediğini, değiştirmek istediğini yazdı. Ben de “hiç problem değil, sizin içinize sinmediği sürece bizim için hiçbir anlam ifade etmez, biz bunu aynen iade alırız“ dedim. İadeyi yapmak için adresimi vs. aldı. 10 dakika sonra “düşündüm de biz aslında bunu çok sevdik, oğlum da sevdi, bu bizde kalsın” dedi (kahkahalar).

Sen ilk başta sert çıksaydın olaylar daha farklı gelişebilirdi…

Aynen. Bu sefer karşımdaki daha da agresifleşecekti, sonuç olarak benim günüm kötü geçecekti. Halbuki böyle negatif bir enerjiye ihtiyacım yok. 100-200 TL’lık bir ürün için ne ben karşımdakini kırarım, ne kendimi yıpratırım. Bu düşünceye göre davranınca da sağlıklı iletişim kurarak ilerliyorum.

İnsanların psikolojisi çok değişik gerçekten.

Kesinlikle, Yoksa hiç kimse bir mağazaya girip de böyle herhangi bir ürüne “fiyat?” diyebilir mi ya? (Kahkahalar, bu arada Zeynep’in FYT’yi anlamadığı ortaya çıkar ve kahkaha artar). Bir mağazaya girip ürünün fiyatını sormanın da bir adabı vardır; “merhaba” dersin, “bu ürünün fiyatını öğrenebilir miyim?” dersin. Çok aşırı kibarlık beklemiyorum ama sağlıklı bir iletişim olmalı.

Çok ekstrem örneklere denk gelmedim ama özellikle instagram annelerine, influencerlara ne yorumlar yapıyorlar, neler yazıyorlar… Sosyal medyada linç kültürüne de şahit oluyoruz, çok zor bir mecra. İnsanlar her konuda istedikleri gibi (filtresiz olarak) konuşabileceğini, yazabileceğini düşünüyor.

Bir de sözcükler aslında iletişimin %7-8’ini oluşturuyor. Ses tonu, mimik ve jestlerle, yeri geldiğinde dokunmayla iletişim kuruyoruz. Dolayısıyla sosyal medyada hiçbir tonlama, mimik olmadan sadece sözcükleri kullanarak iletişim kurarken duygularımızı yansıtamayabiliyoruz.

Emojiler sağolsun, onlar yardım ediyor. Yoksa nasıl duygularımızı yansıtacağız bilmem. Tonlama bence çok önemli. Aynı cümleyi iki farklı tonda söylersin, birinde çok tatlı olur, öbüründe çok sert. O anlamda sadece yazışmayla idare etmek gerçekten çok zor oluyor.

Allah kolaylık versin senin gibi işini bu mecradan yürütenlere.
Pekiii gelelim son sorumuza 🙂 Plazadan Dünyayı ilk duyduğunda (kahkahalar) – hiç duymamış gibi yap şu an- ne hissetmiştin, nasıl bulmuştun? Şimdi bizi tanıdıktan sonra –gerçi Zeynep’i tanıyorsun- (kahkahalar) ne hissediyorsun?

İsim olarak “Plazadan Dünyaya” bence çok dahiyane bir fikir, çok içten.

Çok teşekkür ederiz.

Geçenlerde, Deniz Karadeniz’in ilk yardım eğitimine gittim. Eğitimin adı; “öpünce geçmeyen uflar”. Yaman doğduğundan beri aslında böyle bir eğitim almak istiyordum. İsimden etkilenip gittim bu eğitime, çok güzel geçti.

Aynı şey sizde de geçerli. O gerçekliğe dair, bambaşka bir şey yaşanıyor oralarda ve Plazadan Dünyaya bunu çok doğru anlatıyor. Zeynep’ten dolayı sizleri biraz tanıdığım için rahatlıkla söyleyebilirim ki, arka planda çok büyük bir emek veriyorsunuz. Birçok insana yardımcı oluyorsunuz. Böyle girişim hikayelerini, insanların çabalarını, emeklerini bu şekilde duyuruyor olmanız çok önemli. Hem bu tavrınızı hem de cesaretinizi çok takdir ediyorum.

Tekrar çok teşekkür ederiz. Son olarak bize ve takipçilerimize önerilerin var mı?

Size haddime değil, estağfurullah. Siz zaten hem insanlara ilham veriyorsunuz, hem de ilham verici hikayeler paylaşarak onları cesaretlendiriyorsunuz. Takipçilere önerim, çok klişe olacak ama… Mutlu olduğunuz bir işte çalışmak çok önemli. Bu her zaman başarı getiriyor. Tabii ki emek olmadan başarıya kolay ulaşılmıyor. Hiçbir işi küçümsemeyin. İş ahlakınız olsun, yaptığınız işe saygı duyun, işinizin gereğini yapın, verdiğiniz sözü yerine getirmek için elinizden geleni yapın.  Zaten ondan sonra başarı, takdir, para, her şey otomatik olarak geliyor. Ben hayatım boyunca buna inandım ve bu şekilde de ilerlemeye devam ediyorum.

Bu samimi ve keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

dörtlü foto

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı kahve mi? Çay
  2. Mavi mi yeşil mi? Mavi
  3. Siyah mı beyaz mı? Siyah
  4. Vezir mi piyon mu? Vezir
  5. Yelkenli mi uçak mı? Uçak
  6. Parmak arası terlik mi topuklu ayakkabı mı? Parmak arası terlik
  7. Şarap-peynir mi rakı-balık mı? Şarap-peynir
  8. Bostancı mı Karşıyaka mı? Bostanlı mı Karşıyaka mı? (Soruyu soramadık 🙂 ) Karşıyaka (o Bostanlı değil Göztepe olmayacak mıydı! (Kahkahalar) biz Göztepeliyiz.
  9. Instagram mı Twitter mı diyeceğiz ama sormaya gerek yok gibi duruyor? 😉 İş için tabii ki Instagram ama özel hayatta Twitter’ı da çok takip ediyorum.

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir