Mutlu ve Sağlıklı Bir Dünya İnsanı

Dilara Erdem kimdir?

dilara profil fotoSeyahat etmeyi çok seven, motosiklet tutkunu, Kaş’a aşık, koşan, temiz beslenen, yoga yapan ve hayatını sadeleştiren harika biri Dilara Erdem. Aslında her şey, 10 yıl çalıştığı Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’nden ayrılıp İstanbul’a taşınmasıyla başlıyor… Dilara ile, hayatındaki radikal kararları nasıl aldığını, eşiyle olan “USin99days” macerasını, sadeleşme hikayesini, nasıl sağlıklı beslendiğini, kıymetlisi D-Lite‘ı ve daha bir sürü şeyi konuştuk. Hadi hemen okumaya başlayın 😉

Merhaba Dilara, hoş geldin. Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

1974 yılında Ankara’da doğdum. İlkokul, ortaokul ve liseyi İstanbul’da okudum. Nişantaşı Kız Lisesinin son mezunlarından olabilirim 🙂 . Liseden sonra ODTÜ Sosyoloji’yi kazanmamla beraber Ankara’ya geri döndüm. Annemle babam ayrıldıktan sonra her ikisi de İstanbul dışında yaşamaya başladığı için benim de İstanbul ile bir bağım kalmadı. Dolayısıyla, evlenip de İstanbul’a dönene kadar (yaklaşık 20 yıl) Ankara’da yaşadım.

Sosyoloji okumak bilinçli bir tercih miydi?

Aslında tam olarak değildi. ODTÜ’de okumak bilinçli bir tercihti daha çok 🙂 . Sadece orada okuyabilmek için  puanımın tuttuğu bölümleri (sosyoloji ve psikoloji ) yazmıştım .

Üniversite hayatından sonra çalışma hayatına geçiş nasıl oldu?

Okul bittikten hemen sonra benim için çalışıp para kazanma gerekliliği bulunuyordu. Fakat sosyolji mezunu olunca öyle hemen iş bulamıyorsunuz. Bir yandan da tam olarak ne yapmak istediğimi bilmiyordum ve hep bir İstanbul’a geri dönme çabam vardı. İstanbul’da baktığım işler olmadı ama enteresan bir şekilde Tepe Grubu’nun (Tepe Home) Ankara Bilkent’te açılacak şubesinde müşteri ilişkileri departmanında işe başladım. Bir süre sonra da eğitim departmanına geçtim. Müşteri ilişkileri, iletişim, satış teknikleri gibi konularda hem kendim eğitim aldım, hem de personele eğitim verdim.

Mağazacılık kariyerim Tepe Home’dan sonra Sarar Grubu’nda müşteri ilişkileri uzmanı olarak devam etti. 6 ay kadar da burada çalıştıktan sonra Gilan Mücevher A.Ş.’de müşteri ilişkileri sorumlusu olarak çalışmaya başladım. Orada çalıştığım iki yıl, hayatımda en güzel para kazandığım dönemdi diyebilirim ta ki rahmetli Ecevit anayasayı masaya fırlatana kadar. Sonrası malum; dolar uçtu, satışlar düştü… Tabii biz yine müşterilerimizi özel günlerinde, ürünlerimiz hakkında bilgilendirerek satışlarımızı artırmaya çalışıyorduk ama o dönemde insanların düşüneceği belki de en son şey lüks tüketimdi.

Aslında müşteri ilişkilerini, kurumsal iletişimi seven biri için lüks tüketim sektörü keyifli bir çalışma alanı gibi duruyor?

Belki de öyledir ama bana ters bir durumdu. Herkesin, yalnızca gönülden inandığı işi hakkıyla yapabileceğini düşünüyorum. Bir de para, hiçbir zaman benim hayatımın merkezinde olmadı. Elbette ihtiyaçlarımız için gerekli, ama paraya bağımlılığı ve lüks tüketime bu kadar fazla para harcanmasını abartılı buluyorum.

Ben, orta halli bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm ve haliyle herkesi de bu dünyadan zannediyordum uzun bir süre 🙂 . Ne zaman ki; inanılmaz paraların sadece bir gün takılıp sonra kasaya kaldırılacak mücevherlere verildiği dünyayı gördüm, nutkum tutuldu… Belki başkasını hırslandıracak bu durum beni aksine sektörden soğuttu. Tüm bunlara krizin çıkması ve şirket içi yönetimin de değişmesi eklenince ayrıldım işten.

Aslında o zamanlar, gereksiz tüketim meselesine kafayı takmıştım ama onunla ilgili bir şeyler yapmak sonraki yıllara kaldı.

dilara tekli foto

Evet o konuya ayrıca değineceğiz 😉 Ama önce işten ayrıldıktan sonra neler olduğunu merak ediyoruz…

Ayrıldım ama neye güvenerek? En fazla 1-2 ay kadar beni idare edecek param vardı. Önce biraz dinlenirim diye düşündüm ama yine de içim çok rahat değildi tabii. Sonuçta yanlız yaşıyorum ve hayatımı idame ettirebilmem için para kazanmam lazım. Neyse, o dönem bir arkadaşım, benim iş aradığımı öğrenince; Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’ne yeni bir yönetimin geldiğini, kalite ile ilgili bir şeyler yapmak istediklerini söyleyip aldı CV’imi. Temel kalite kavramları ile ilgili daha önce eğitimler almıştım ama o kadar yani, çok da bildiğim söylenemezdi. Bu arada, hastanelerden çok korkan ve hastanenin o kendine has kokusunu duyunca bayılan bir çocuktum. Hastanede çalışmak aklıma en son gelecek şey idi.

Dedikten sonra…

Dedikten sonra, hayatımın en güzel yıllarının o hastanede geçeceğini nereden bilebilirdim?  Önce hastanenin vizyon sahibi genel direktörü ile görüşmüş ve çok etkilenmiştim. Bu yeni yönetim,  JCI akreditasyonu (Sağlık hizmetleri organizasyonlarının, bakım kalitesini artırmak için tasarlanmış bir dizi standardın gerekliliklerini karşılayıp karşılamadığını saptamak üzere merkezi Chicago’da bulunan bağımsız bir kurum tarafından değerlendirilmesi süreci) alanında çalışma yapmayı planlıyordu. Benim bu konuda herhangi bir bilgim yoktu ama zaten kimsenin de çok bilgisi yoktu . Hepimiz birlikte öğrenecektik, öyle de oldu gerçekten. Biraz araştırma yapınca akreditasyon konusu değişik ve güzel geldi.  Sonuç olarak; maaşı çok az olan hiç bilmediğim bir işte ve en önemlisi hastanede çalışmaya başladım. Çeşitli eğitimler aldım ve zamanla işi öğrendim. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri bana hayatımın en güzel iş ortamını sundu diyebilirim. İnanılmaz derecede akıllı insanlarla çalıştım, gerçekten onlara çok şey borçluyum. Tek tek hepsinin hayatımdaki yeri çok önemlidir. O yıllarımı hep güzel hatırlarım.

İnsanın hayatında yaşadığı her şeyin, karşısına çıkan herkesin bir nedeni, bir misyonu olduguna inanıyorum. Mesela, Gilan’dan ayrılmamış olsaydım bu kadar güzel bir ortamda çalışamayacaktım belki de…

Hastanede, böyle bir alanda çalışmak neler kazandırdı sana?

Hacettepe’de çalıştığım 10 sene içinde çok güzel işler yaptık. 2005 yılında JCI’ın merkezinin bulunduğu Chicago’ya giderek 1 haftalık bir eğitim aldık. Bir denetçi ekibiyle beraber oradaki hastaneleri gezdik ve hastanelerin belli “standart maddeleri”ni uygulayıp uygulamadıklarını denetledik. Denetçilerden çok etkilendim. Çok bilgililerdi velerini inanılmaz iyi yapıyorlar. Ben de onlar gibi olmak istedim ve neler yapabileceğimi araştırdım. Tıbbi geçmişim olmadığı için sağlık işletmeciliği konusunda (Türkiye’de muadili bir bölümde) yüksek lisans yapmam gerekiyordu. Ancak bu konu ne yazık ki Türkiye’de çok bilinmiyordu. Dolayısıyla yaptığım işin merkezi, bu standardın çıkış yeri olan Amerika’da yüksek lisans yapmalıydım ama nasıl? Çok sevdiğim bir denetçiden Minnesota Üniversitesi’nde, orta ve üst düzey yöneticiler icin ISP programı (Independence Study Program) olduğunu öğrendim. Okula sürekli gitmiyorsun. Önce 1 ay kampüse giderek, yoğun bir program alıyorsun, kalan 11 ayda da her ay düzenli olarak ödevlerini yapıp gönderiyorsun ve okumalarını yapıyorsun. 3 yılın sonunda da diplomanı alıyorsun. Harika, bayıldım…  Veee Minnesota Üniversitesi’nde “Healthcare Administration” uzaktan eğitim programına başladım. Böylece 2 yıl boyunca her temmuz ayında Minnesota’ya gittim ve çok yoğun programlara katıldım. Dolayısıyla; hastanede sadece kalite odaklı çalışıyorken (kalite koordinatörüydüm) bu eğitim programı sayesinde insan kaynakları, finans, etik, hukuk gibi konular hakkında da bilgi sahibi oldum. Ancak progran 3. yılında mali anlamda sıkıntılar yaşadım ve maalesef itimimi tamamlayamadım. Fakat bu konu içime hep dert oldu. Sonra, madem Amerika’da yapamadım Türkiye’de araştırayım, belki burada tamamlarım, dedim ve Atılım Üniversitesi’nde sağlık işletmeciliği yüksek lisans programına başladım. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri, çalıştığım 10 yıl boyunca bana bir yüksek lisans diploması ile hem yurt içinde hem de yurt dışında farklı bakış açılarına, inanılmaz güzel vizyonlara sahip akıllı insanlarla tanışma ve çalışma imkanı sağladı. O yüzden yeri bende çok ayrıdır.

Ankara'dan İstanbul'a dönüş...

Peki, ne oldu da bu güzel çalışma hayatı bitmek zorunda kaldı?

Tam o sıralarda evlenme kararı alarak İstanbul’a taşındık. Eşim zaten İstanbul’da yaşıyordu. Ben de, bu güzel çalışma ortamının kazandırdığı müthiş deneyimlerle işimden ayrıldım.

İstanbul’da nasıl bir hayat seni bekliyordu?

Tabii İstanbul’a gelirken, burada ne yapacağım sorusu vardı kafamda. İstanbul’daki hastanelerde kalite koordinatörü olarak çalışanların hepsi arkadaşımdı ve işlerinde çok mutlulardı. Dolayısıyla bu hastanelerde bir iş bulabilmem zordu ama bir yandan da başka sektörde çalışmak istemiyordum.  Sonra eşimin de tavsiyesiyle biraz dinlenip düşünmeye karar verdim. Tabii bu arada, İstanbul’u terk ettiğimde 18 yaşındaydım ve o zamandan bu zamana değişen şeyler (trafik, kalabalık, gürültü, agresif insanlar, kaos...) bana kafayı yedirtmedi değil. Ankara’da ağaçlıklı, sakin bir yerde yaşıyordum ve mutlu, mesut bir hayatım vardı. Ama İstanbul’da herkes mutsuz görünüyordu… Çocuğu olanlar çocuklarını göremedikleri, büyümelerine tanık olamadıkları için mutsuzlar. Bir çoğu, “çocuklarımla, sevdiklerimle vakit geçiremeyeceksem ne yapıyorum ben bu hayatta?” diyor. Aynen ben de böyle düşünüyorum, “Ne yapıyoruz biz?” Bütün gün ailenden daha çok gördüğün insanlar, iş arkadaşların. İnsanlar yaptıkları işte de mutlu olmadıkları için bir süre sonra birbirleriyle de didişmeye başlıyorlar. Bazen de hiç bir iş yapmamalarına rağmen yine de kübiklerin içine girmek zorunda kalıyorlar. İşte böyle ortamlarda çalışan insanlar kaçacak bir yer arıyor. Herkesin aklı fikri gitmekte ama kimse buna cesaret edemiyor.

Ama siz cesaret ettiniz…  😉 “USin99days”  den bahseder misin biraz?

Tabii ki… Aslında bu, kocamla evlenmeden önce planını yaptığımız bir çılgınlıktı. Minnesota Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptığım yıllarda Amerika’da bir çok şehri de gezme fırsatım olmuştu ama Batı Amerika’yı hiç görmemiştim ve San Francisco’yu çok merak ediyordum. Eşim de yazılım işinde olduğu için Silikon Vadisi’ni görmeyi çok istiyordu. Seyahat etmeyi ikimiz de çok seviyoruz ama bu seyahatimizde, yerel insanlarla bir arada olmak ve turist olarak değil de oran yerlisiymiş gibi yaşamak istedik. (Zira bir şehrin ancak bu şekilde tanınabileceğine inaniyoruz.) Önce San Francisco’da bir ev kiraladık. Üç ayı San Francisco’da, son 10 günü de New York’ta geçirdik. Hayatımızda hep yapmak istediğimiz bir şeydi bu. Burada doğduk, burada öleceğiz diye bir şey yok, sonuçta… Gerçi benim hayalim, böyle bir deneyimi İtalya’da yaşamaktı ama Amerika oldu.   Bu 3 ay, hayatımızın en guzel zamanıydı diyebilirim. (USin99days) Elbette biraz para harcadık ama inanın her kuruşuna değdi. Çünkü orada gördüğümüz, yaşadığımız, tecrübe ettiğimiz her şey o kadar değerli ki hala… Döndükten sonra bir sürü şeye bakış açımız değişti.

usin99days

Neye bakış açınızı değiştirdi mesela ?

En önemlisi şu galiba; hayatını illa bir yerde geçirmek ya da sadece tek bir şey yapmak zorunda degilsin. Dünyanın her yerinde her şeyi yapabilirsin.  Benim bugün, sağlıklı yaşamla ilgili yaptığım her şeyin temeli orada atıldı mesela. Hayatımın her dönemi spor yapan bir insan oldum ama beslenme konusunda çok iddiali değildim. Tatlıya asla hayır diyemezdim. Ama San Fransico’da her zevke uygun mutfak, glutensiz, vegan, raw yemekler, smoothieler beni benden aldı gerçekten ve beslenme alışkanlığımı yavaştan değiştirmemi sağladı.

Orada şunu da gördüm: İnsanlar sabahları çok erken kalkıyorlar, koşuyorlar, yürüyorlar. Sonra işe gidiyorlar. Tek dertleri; akşamları nerede, ne yiyecekleri, hafta sonu nereye gidecekleri. Onları, ekonomik ya da politik olarak rahatsız edecek bizdeki gibi bir şey yok hayatlarında. Çok mu vurdumduymazlar, çok mu cahiller, hayır. Orada kaldığımız süre boyunca sosyal sorumluluk projelerinde çalışan bir sürü insanla tanıştık. Hepsi de hayatlarına bir  şekilde katkı sağlamak için uğraşıyor ama kendilerinden asla ödün vermeden.

Tabii bir de şu var: Amerika’nın batısı gerçekten çok farklı, tipik Amerikan şehirleri gibi değil. Mesela San Francisco, dünyanın en liberal şehirlerden bir tanesi. Alışık olmadığın insan tipleri sana rahatsızlık verecek manzaralar oluşturabilir. Ama bu senin sorunun. Çünkü orada kimse kimseyle uğraşmıyor. Çırılçıplak dolaşan bir adam bile gördüm düşünün 🙂  Gelişimizin iki ya da üçüncü gününde, evimizin önündeki caddede, oradaki LGBT onur yürüyüşü düzenlendi. Bizi en çok şaşırtan şey şu oldu. Caddeye siren sesleriyle polis araçları geldi. Artık yürüyüşün bittiğini düşünmüştük ki, araçların içinden San Francisco polis teşkilatındaki tüm LGBT polisler resmi kıyafetleriyle çıktı:) Ardından İtfaiye departmanı, aynen resmi kıyafetleriye… Burada öyle bir manzarayı düşünemiyorum bile. Her şey bu kadar açık olduğu ve insanlar bu kadar rahat hareket ettikleri için de ne bir taşkınlık, ne de bir rezalet oluyor. Gezdiğimiz diğer yerlerde (Amsterdam Coffee Shop’lar vs.) de benzer şeylere tanık olduk… Devlet serbest alanlar yaratıp, oraları çok iyi denetliyor. Biz ise burada vatandaşlar olarak bir sürü şeyi düşünmek, bir sürü şeye dertlenmek, kafa yormak zorundayız ne yazık ki...

İş hayatı ile ilgili olarak ise: işini doğru yaptığın sürece esnek çalışma saatleri mümkün. Örneğin Cuma günü evden çalışabilirsin, böyle şeyler problem olmuyor. Geç gelmek, hasta olduğun için mazeret izin almak gibi şeyler de yok. Ama hastalık izni aldığımız hangi zamanlarda işe gitmeyecek kadar hastaydık ki ? Mutlu olduğun işi mutlu olduğun şartlarla yaparsan hastayken de çalışabilirsin. Buna da bayıldım .

Sonuç olarak; gerçekten sana bağlı olan şeyleri değiştirebilirsin. Biz o kadar uzun yıllar elimizde olmayan şeyler için üzüldük ki değiştirebileceğimiz şeylere odaklanmayı öğrenemedik.

Bazen hiç bir şeyi değiştiremeyecekmişiz gibi geliyor. O zamanlarda kendimize bakıp kendimizi değiştirmeye çalışmalıyız diye düşünüyoruz…

Aynen öyle. Farklı kültürlerden insanlarla ilişki kurdukça “evet, başka bir hayat mümkün” dedik.

Peki sonra? Türkiye’ye döndünüz…

Döndükten sonra Ankara’da akreditasyon konusunda hizmet veren bir firmada danışmanlık, eğitim, denetim konularında proje bazlı freelance çalışmaya başladım. Çünkü kurumsal hayata dönmemeye kesin kararlıydım. Bu koşullar oluşana kadar bekleyebilmemde eşim de çok destek oldu sağolsun. Akredite olmak isteyen bir hastane projesinin bekliyor olması da tam istediğim iş oldu 🙂 . Bu projeye başladıktan 3 ay sonra başka bir hastane daha çıktı ve onlarla da 1.5 yıl kadar çalıştım. Haftanın üç-dört günü öğleden sonra (benim tercihim) hastanede çalışıyordum. Kalanını da evden yürütüyordum. İnandığım ve sevdiğim bir işi büyük ölçüde zaman ve mekan bağımsız yapıyordum. Tek bir bilgisayar ile istediğim manzaraya karşı çalışabilmeye bayılıyordum 🙂 

Bu kadar esnek çalışınca insan tatile de fazla ihtiyaç duymuyor, zaten tatilde gibisin.

Bu hissi çok iyi biliyoruz 🙂

Bazen sabah uyanıyorum ve “bugün günlerden neydi?” diyorum. Harika bir duygu bu.

Freelance çalışma şartlarını isteyen herkesin kendine göre oluşturabileceğine inanıyorum. Bence mutlu olmak için sevdiğin işi yapacaksın ama önce neyi sevdiğini bulmak için kendine biraz zaman vereceksin. Başkalarını değil, kendini dinleyeceksin.

Üniversiteden mezun olduğumda teyzemin yanına Brüksel’de 3 ay dil okuluna gitmiştim. Sınıf arkadaşlarım arasında 19 yaşında iki Avusturalyalı kız vardı. Babaları onlara demiş ki “Çocuklar, dünyayı görmek istemez misiniz, okula sonra da devam edersiniz.” Kendi paralarını da kendileri kazanıyorlardı. 19 yaşında! Tercümanlık, çocuk bakıcılığı gibi işlerde saatlik para kazanıp, az tüketip 6 aydır böyle yaşıyorlardı. İnanılmaz şaşırmıştım. Yabancılar gezmeye ve başka hayatları tanımaya çok açıklar. Konfor alanından çıkmamız gerektiğini düşünüyorum ama bizim kültürümüzde ebeveynlerimiz bu konularda biraz daha katılar.

Sağlıklı hayat ve D-Lite

Bu arada hayatında bir de D-Lite var!  Onun hikayesini de anlatabilir misin?

Son 1.5-2 yıldır sektörümdeki işler çok azaldı. Çünkü çok maliyetli bir iş. Arada denetimlerim oluyor ama işlerim birkaç günümü alıyor en fazla. Böylece D-Lite için de zamanım oluyor.

Bana yurtdışı tecrübemin bir hediyesi aslında sağlıklı ve doğal atıştırmalıklar. Tatlıya çok düşkünüm ve genetik olarak diyabete çok yatkınım. O yüzden atıştırmalıklarımı evde yapmaya başladım. Zamanla yediğim miktar azalmaya başladı ve rafine şekeri istemez ve hatta yiyemez oldum. Benim için inanılmaz bir aşama oldu. Eşimiz dostumuz bu atıştırmalıkları çok sevdi ve talep etmeye başladı. En tutuculardan bile geçer not alınca bunu bir işe dönüştürmeye karar verdim. O zamanlar raw-food bu kadar yaygın değildi. Bu işi yapmaktan çok mutluyum, internet üzerinden sipariş alıp iki gün içinde alıcılara kargoluyorum. Genel olarak iyi gidiyor diyebilirim. Hatta bir yer açmam için telkinler alıyorum ama maliyetini ve bir mekana bağlanma durumunu göze alamıyorum. Butik kalmak istiyorum. Her bir siparişime kendime yapıyormuş gibi özeniyorum ve bunu kaybetmek istemiyorum.

Aslında bu işi yapmamın temelinde “herkes bu sağlıklı besinlerden yesin” yatıyor. Bu işten para kazanmak gayesiyle çıkmadım yola. Sağlıklı gıdaları hazırlamak çok maliyetli olduğu için de çok fazla meblağlar kazanmak zor açıkçası. Benim amacım insanlardaki yeme alışkanlığını değiştirmek. İnsanlara bu konuda ilham olmak için de çok çaba sarfediyorum; okuyorum, yazıyorum, çiziyorum... Ben de bu işe birilerinden görerek, ilham alarak başladım. Bu hayatta ilham olmak, bildiklerimi paylaşmak istiyorum. İş hayatım için de geçerli bu durum. Zamanında bir şekilde benden çok şey saklandı, doğru bilgiye ulaşmak için çok uğraştım. İnsanların, bildiklerini başkalarıyla paylaşmayıp kendilerine saklamalarını çok bencilce ve sağlıksız buluyorum.

İnsanlar giderek daha bencil, daha benmerkezci oldular. Bildiklerini paylaşmak isteyenlerin sayısı da azaldı sanki?

Bence insanlar, dünyadaki en zalim ve en kötü yaratıklar. Sapiens’de de bahsediliyor, tamamen “yıkma” üzerine kurulmuş bir yapı söz konusu. Çok acayip gerçekten…

Dünyanın kanseriyiz resmen.

Doğa (İngilizce olarak “mother nature” tanımını da çok severim)’nın bir gün bizi ezip geçeceğine inanıyorum. Geçsin de zaten…

Geçenlerde Bolu Göynük’e gittiğimizde 7 asırlık bir çınar ağacı gördük. İnanılmaz bir gövdesi vardı. Çok etkilendim, ona dokundum, sarıldım… Ancak ne yazık ki; ben ağacı, çiçeği incitmemeye çalışırken, öpüp severken insanların doğaya karşı bu umursamaz ve yıkıcı davranışları beni çıldırtıyor.

Ben doğayı çok seviyor ve gerçekten de önemsiyorum. Ağaç dikiyorum, dikeceğim de; çiçeklere iyi bakıyorum, arıları besliyorum. Pisliğimi, çöpümü sokaklara atmıyorum, son dönemde özellikle kozmetik alışverişi yapmayı da bıraktım, sadeleşmekle birlikte çok ciddi bir değişim geçirdim. Zeytinyağlı sabun kullanıyorum, doğaya zarar vermeyen organik içerikli malzemeleri tercih ediyorum. Hiçbir şeyi israf etmemeye çalışıyorum. Herkesle el ele tutuşup Belgrad ormanında gösteri yapmam gerekirse onu da yaparım ama bunun pek işe yaramadığını düşünüyorum.  Bireysel olarak yapabileceğim şeylere odaklanmaya çalışıyorum.

ay cicekleri

Kesinlikle, herkesin önce kendi bireysel devrimini gerçekleştirmesi lazım.

En iyi direnişin, insanın kendi ruhsal ve fiziki bütünlüğünü koruması olduğunu düşünüyorum. Seni alt etmelerine, bozmalarına, yok etmelerine izin vermemen gerek. İşte tam da bu yüzden insanın kendi bedenine zarar verecek şeyler yapmasını hiç anlamıyorum. Kafandakileri hayata geçirebilmek için bedenine ihtiyacın var, o yüzden ona iyi bakmak zorundasın.

Ben de bunun için uğraşıyorum. Elimden geldiği kadar doğru şeyler yemeye çalışıyorum. Düzenli spor yapıyorum, yürüyorum, koşuyorum. Kilo alırsam gideceğim noktayı biliyorum, niye kendime zarar vereyim?

Hayatım boyunca diyet yaptım, son 6 senedir ise sağlıklı besleniyorum ve hiç olmadığım kadar iyiyim, her şeyi de yiyorum. Ama rafine şeker, kötü yağlar gibi zararlı şeyleri yemiyorum. Mümkün olduğu kadar çiğ tüketiyorum, buharda pişiriyorum besinleri.

Eşin de spor ve beslenme konusunda sana uyum sağlıyor mu?

Eşim benim kadar spor yapmıyor ama beslenme tarzımız değiştiğinden beri o da bayağı kilo verdi. Zaten ben ne yiyorsam ona da aynısını yapıyorum. Özetle, kendimize iyi bakıyoruz.

Tabii bir de hayatımızda motosiklet var. Şehir trafiğiyle motor kullanarak başa çıkıyoruz. Gerçekleşeceği günü iple çektiğim en büyük hayallerimden biriydi aslında motor kullanmak. 3 yıldır hayatımızda araba yok. En ufak bir boş zamanımızda bile seyahat ediyoruz. İpsala’dan çıkıp Alexandrapoli’ye gidiyor, balık yiyip ertesi sabaha dönüyoruz. Motosiklet, hayatımızı çok kolaylaştırdı. 25 yaşımdan beri olabilirdi bu motosikletli hayat ama 40 yaşımda kısmet oldu. Zamanı şimdiymiş demek ki.

Aslında her şey olması gerektiği zamanda, olması gerektiği yerde ve kişiyle oluyor. Sen yırtınsan da, zamanı gelmediyse olmuyor. O yüzden gereksiz yere yırtınmayı bırakıp biraz da akışa bırakmak gerek. Bazen spordan sonra esnemenin ardından kendimce meditasyon yapıyorum. Bu sırada akan nehirdeki bir ağaç dalı gibi hissediyorum kendimi. Yeri geliyor bir yere takılıyorsun, orada bekliyorsun daha güçlü su gelsin de seni oradan alsın diye. Gerçek hayatta da böyle oluyor. Diyelim ki bir sıkıntın var, çözemiyorsun, orada debeleniyorsun. Sonra bir şey oluyor, hafif bir dalga geliyor, hoop seni oradan alıyor.

Anda kalmayı başarmak için geçmişle de artık ipini koparman gerekiyor. Bunu yakınımdakilere bile anlatmakta zorlanıyorum; onlara kendi değişimimi anlatıyorum. Çünkü geçmişle ilgili bir şey yapamayız artık. Sen bana bunu yaptın, bu niye böyle oldu diye düşünerek zaman geçmez. Olan biteni geri dönüp değiştiremeyeceğimize göre onlarla savaşmayı bırakmamız gerek.

Genel olarak hayat felsefenin, motivasyonunun bunun üzerine kurulu oldugunu anlıyoruz söylediklerinden?

Kesinlikle. Geçmişte çok vakit kaybettim, 35 yaşımda farkına vardım bazı şeylerin. Bu süre bir kayıptı bence, daha erken farkedebilirdim.

Ama insan bunu 45 yaşında da öğrenebilir, 60 yaşında da. Hatta hiç farkına varmayabilir. O yüzden geç olduğunu düşünmüyoruz.

Evet, doğru aslında.  35 yaşında fark etmem de bir şans. Belki de 50 yaşıma gelecek ama hiç farketmeyecektim bile… Kıymet bilmek lazım, gerçekten de şanslı olduğumu düşünüyorum.

Bu hayatta en cok önemsediğim şey, mutlu ve huzurlu olmak.

Biraz da Kaş’a gidelim… Kaş hayatınıza ne zaman ve nasıl girdi?

Aslında ben hiç şehir insanı değilim ve hep ileride başka bir yerde, daha ufak bir yerde yaşamayı hayal ettim. Yıllardır yaz tatillerimi Kaş’ta geçiririm, bundan üç yıl önce de kocamı Kaş ile tanıştırma projesinin bir parçası olarak Kaş’ta bir ev kiraladık. Eşim daha önce hiç gitmemişti ama o  seyahatimizde o da çok sevdi Kaş’ı. Daha sonra Kaş tutkunu çok yakın bir çift arkadaşımızla birlikte Kaş Yeniköy’de bir arsa aldık. Projesi çizildi, önümüzdeki 2 yıl içerisinde Kaş’ta yaşıyor olmayı umuyoruz:)

Kaş’ta neler yapmayı planlıyorsunuz?

Ben toprakla, yine mutfakla ilgilenmeyi çok istiyorum. Eşim ve arkadaşlarımızdan birisi köydeki çocukların eğitimiyle ilgili bir şeyler yapmak istiyorlar. Yine birimizin dalgıçlık sertifikası var, Kaş bunun merkezi biliyorsunuz. Sıkışırsak yapacak işimiz çok. Evi yaptıktan sonra parayla işimiz azalacak. Çünkü daha önce yerleşenlerden biliyoruz ki oralarda hayat çok ucuz, para öncelik olmaktan çıkıyor. Datça’da yaşayan bir arkadaşımız, oradaki aylık masraflarını 1300 TL olarak hesapladı mesela. Düşünebiliyor musunuz? Tek hayalim bunu yapabilecek ömür ve sağlık. Bunlar için de kendimize iyi bakıyoruz, iyi besleniyoruz, spor yapıyoruz…

Dönelim İstanbul’a,  bir günün nasıl geçiyor?

Çok erken kalkıyorum, tam bir sabah insanıyım. Haftanın üç günü kendime çizdiğim bir program dahilinde evde spor yapıyorum, kalan iki günde de koşuyorum. Mutlaka bir sabah kahvesi, e-postalar, Instagram (Gezi’den beri Twitter kullanmıyorum, Facebook ise sadece çok gerektiğinde), kahvaltı… Bunlar bittiğinde saat 11.00 civarı oluyor. Varsa D–Lite siparişlerimi hazırlıyorum. Bu arada evin işleri varsa onları da hallediyorum. Hiç işim yoksa en az bir saat kitap ya da dergi okuyorum. Saat kurarak, programlı bir şekilde yapıyorum. Kitaplarım elektronik ama dergilerim hala fiziksel 🙂 , satın almaktansa paylaşmayı tercih diyorum. Bu yılın başından beri de bloglarımdan biri olan JourneyToBlue.com’a “52liste” projesini hazırlıyorum.

Ama asıl hedefim Kaş’a yerleştiğimde bir kitap yazmak. Biyografilere bayılıyorum. Çok enteresan bir hayat hikayesi olan teyzemin hayatını kaleme almak planlarım arasında!

Dilara ve eşi

Bu arada eşinle aynı dünya görüşünü, benzer hayalleri paylaşman da bir şans. Tamam, sonuçta eşini sen seçtin ama o şahane adam örneğin bir İstanbul aşığı olabilirdi. Ya da kurumsal hayatı seven biri olabilirdi.

Anlaşamadığımız noktalar var tabii. Örneğin o başka bir ülkeye yerleşmek istemez. Bense gitmeyi düşünüyorum zaman zaman. Çevremde birçok kişi değişik ülkelere gittiler ve güzelce hayatlarını kurdular. Ülkede olan biten ve bunlara karşı bir şey yapamamak beni çok üzüyor. Doğaya olan yıkıcı tavrımız, birbirimize olan saygısızlığımız… Nefes alamadığımı hissediyorum bazen. O ise “burası bizim, buraya karşı sorumluluğumuz var” diyor. Çok mecbur kalırsak zaten gidermişiz. Neyse; biz de Kaşa yerleşeceğiz, ben orada kitap yazacağım, çok kalabalık ve sıcak olduğu yaz aylarında ev değiş-tokuşuyla ya da evimizi kiraya verip geliriyle de dünyayı gezeceğiz. Hayalimiz böyle  .

Bir yerde bir süre yaşamak kesinlikle üç-dört gün turistik gezi yapmaktan çok farklı. Çok farklı şeyler görüyorsunuz ve bu size çok iyi geliyor. Bunu yapabilecek bir düzen de kurabileceğiz inşallah. Gezip görmekten asla vazgeçmememiz gerektiğini düşünüyorum, yurtiçi-yurtdışı fark etmez.

Daha önce biraz bahsetmiştin ama şimdi biraz daha detaylandıralım istiyoruz. Agresif ve hırslı Dilara’dan, daha spirütel, hayatın anlamına kafa yoran, kendini sadeleştiren Dilara’ya geçiş nasıl oldu?

35 yaşımda . Eskiden biraz agresif ve gergin bir insandım, doğrudur. Annem ve babam ayrıydı ve babamla ilişkimin de çok iyi olduğu söylenemezdi. Haliyle bir kız çocuğu olarak kendimi hep yalnız ve terkedilmiş hissettim. Herkesle, her şeyle kavgalıydım ama en büyük kavgam annem ve babamın ayrılmasıylaydı. Birbirlerine bu kadar aşık, filmlerdeki gibi mutlu bir ailem varken neden bir anda bitmişti her şey ve ayrılmışlardı? Yıllar boyunca bu boşanma olayı hayatımın her noktasına etki etti ve sonucunda ben de genelde mutsuz, sıklıkla demotivasyon yaşadım. Tabii ki hayatımın güzel zamanları da vardı ama çok çabuk demoralize oluyor, iyi anlarımın kıymetini de pek bilemiyordum. 35 yaşıma geldiğimde bildiğin bir “aydınlanma” yaşayana kadar hayatımda hiç dua etmemiştim; sürekli başıma gelen birtakım şeyler sonrası “Neden en kötü şeyler hep benim başıma geliyor? Neden istediklerime sahip olamıyorum.” sorularını sorup dururdum tanrıya

35 yaşımda elimde bitmiş bir ilişki, kaybedilmiş bayağı bir kilo ve sıfırdan kurma yoluna girdiğim bir ev vardı. Ne zaman ki tanrıya, evrene adam akıllı dua etmeye, o evdeki hayal ettiğim hayatımı, yaşamıma girmesini arzu ettiğim karakterde insanları tek tek tanımlamaya, anlatmaya başladım işte o zaman bazı şeyler de değişmeye, hayatım da yavaştan düzene girmeye başladı. Neden ben demeyi bırakıp hayatımda olan tüm güzel şeyler, tüm yaşadığım tecrübeler için şükretmeye başlamak; bir güce sığınmak ve onu sürekli yanımda hissetmek, ondan güç almak milattır diyebilirim.

Şükretmek, hayata olumlu bakmaya çalışmak, anda kalmaya çalışmak çok kolay olmadı elbet, ama geçmişle tüm sayfaları kapatmayı başardım. Mutsuzluğum, agresifliğim, babamın eksikliği, anne-babamın ayrılması, parasızlığım, hepsi geride kaldı. Sadece şu an ve bir dakika sonrası vardı. Dolayısıyla anda kalmayı ve bundan keyif alabilmeyi öğrenmeye başladım. Ve yürekten inanıyorum ki şükrettikçe, teşekkür ettikçe yolum açıldı. “Neden ben?” diye ağlamak yerine “teşekkür ederim, şükrederim” demeyi öğrendim.

Sadeleşmek, bizim de üstünde çokça durduğumuz kavramlardan bir tanesi… Sen nasıl başladın sadeleşmeye ya da başladınız?

Aslında önce eşimle sadeleşiyoruz” diye bir proje başlattık. Kitaplarımızı, CD‘lerimizi, kullanmadığımız ve iyi durumda olan fazla eşyalarımızı Instagram üzerinden STK’lara bağış karşılığı hediye ettik.  Bu ülkeyi kurtaracaksa STK’ların kurtaracağına kesinlikle inanıyorum. Kah adımadım.org ile koşarak, kah Tema, Akut vs.’e destek vererek elimden geleni yapıyorum. Eşim de müzik grubu ile benzer şekilde konserler veriyor. Bu projede açık artırma yaptık, en yüksek teklifi veren ürünün sahibi oldu. Nesin Vakfı’na (felsefe köyü inşaatı için) yaptığı bağışın makbuzunun fotoğrafı karşılığında ürünü kendilerine gönderdik. Bazıları bunu kavrayamadı, çok düşük tekliflerle ürünü almaya çalıştılar ama bazıları astronomik denebilecek fiyatlara ürünü aldılar çünkü amaçları bağış yapmaktı. Böylece hem evimizi sadeleştirmiş olduk hem de Nesin Vakfı’na çok güzel bir bağış toplamış olduk.

Peki bunu bir iş modeline dönüştürerek, fazla eşyalarını vermek isteyenlerle bu açık artırma sistemini bir araya getirmeyi düşündünüz mü?

Bunu herkese açık bir platform haline getirmeyi çok istedik. Eşim bir yazılım şirketi sahibi olduğu için buna imkanımız da var. Ancak işlerimizin yoğunluğu nedeniyle bir türlü fırsat yaratamadık. Bu da Kaş projelerimizden birisi olacak gibi görünüyor.

Anladığımız kadarıyla işten ayrılma sürecinde eşin sana hep destek olmuş. Peki ya arkadaşların, istifa edip de freelance çalışmaya başlamanla ilgili olarakDilara ne yapıyorsun? 9-6 bir işe girseydin en azından sabit bir maaşın olurdu?” falan gibi tepkiler verdi mi? Ya da “Artık bunu da sormayın” dediğin sorular aldın mı?

“E şimdi ne yapacaksın?” diyen oldu tabii. Ama en çok yaptığımız seyahatlerle ilgili gelen sorular rahatsız ediyor. “Ne kadar çok seyahat ediyorsunuz? Ay gene nereye gidiyorsunuz?” gibi… USin99days projesini yaptığımızda 2 tane e-posta aldım: “Bildiğim kadarıyla siz çalışmıyorsunuz, kocanız mı çok zengin acaba? Nasıl bu kadar uzun süre kalabiliyorsunuz? Nasıl geçiniyorsunuz? Nasıl bu kadar çok geziyorsunuz?” Gerçekten bu ne cüret? “Sana ne?” değil mi ama…

Daha önce röportaj yaptığımız Senem Tongar’ın, “Nereden buluyorsun bu kadar gezecek parayı?” gibi sorulara harika bir cevabı vardı. Biz de çok beğenmiştik “Ben sana arabanı nasıl aldığını soruyor muyum?” Evet, Senem bu soruyla cevap veriyormuş .

Evet cevap aslında bu. Seyahatte ne kadar harcayacağın senin tercihin. Diyelim ki senin iki tane çocuğun var. Çocuklarının iyi eğitim alması için onları özel okulda okutuyorsun. Senin okullara verdiğin o parayla ben de geziyorum işte. Tercih meselesi. Hayır, insanların gösterdikleri cüreti zaman zaman anlamakta güçlük çekiyorum.

Tamam ben de hayata karşı çok meraklı ve heyecanlı bir insanım. Ama insanların özel hayatı hiç ilgimi çekmiyor. Herkes ne yapmak istiyorsa yapar. Elimden geldiğince kimseyi de eleştirmemeye, yargılamamaya çalışıyorum.

Son sorumuza geçelim o zaman. Plazadan Dünyaya’yı ilk duyduğunda ne düşündün, şu iki saat sonunda ne düşünüyorsun?

Galiba bir yıl önceydi, İrem projeyi bana ilk anlattığında. (PD- O zaman proje aşamasındaydı, site daha açılmamıştı) İsminiz de zaten bir fikir veriyor amacınızla ilgili. “Tamamen kölelikten kurtulmuş, kendi şekillendirdikleri dünyada yaşamaya çalışanlar” için bir site olmalı diye düşünmüştüm.

Benimle röportaj için ilk iletişime geçtiğinizde sitenizi inceledim, röportajları okudum, çok hoşuma gitti. Zaten biyografi okumayı çok severim. Herkesin bu dünyaya bir şeyleri başarmak için geldiğine inanıyorum. Hiç ummadığım insanların enteresan hikayelerini okuyunca da çok heyecanlanıyorum.

Bir de seyahat bloggerlarını inanılmaz bir keyifle okurum. İyi kurgulanmış, iyi yazılmış yazıları okumaktan çok keyif alıyorum ve bir sürü şey öğreniyorum, ilham alıyorum, mutlu oluyorum. O anlamda sizin yapmaya çalıştığınız şeyin de çok anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak ilham olmak çok güzel, bence iyi de bir şey yapıyorsunuz. Belki kocamın dediği doğru hakikaten. “Sen sevdiğin, insanların sevineceğine inandığın bir şeyi yap, arkasından onun takdiri gelecektir“. Umarım sizinki de böyle olur.

Çok teşekkür ederiz. Biz de ona inanıyoruz aslında; bir şeye çok emek verirseniz, inanırsanız, severek çalışırsanız hayalleriniz gerçekleşir. Daha çok yeniyiz ama hayallerimizi gerçekleştirmek için çok çalışıyoruz.

Bir de yeri gelmişken belirtmek istiyoruz; kurumsal hayatı çok seven insanlar olduğunu da biliyoruz, asla kurumsala “tu kaka” demiyoruz. Sadece “alt tarafı iş hayatı” , bu kadar ciddiye almayın diyoruz. Dışarıda da bir hayat var. 9-6 çalış ama çıktıktan sonra hobinle uğraş. Herkesin bir hobisinin olması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü ne yazık ki hala, emekli olduktan sonra ne yapacağını bilmeyen insanlar var.

İşte öyle olunca, emekli olduktan sonra karı-koca didişiyorlar .

Ya da yaşı ilerlediği, zorlandığı halde işi bırakamayan insanlar var. “Ne yapacağım ben evde?” diyerek çalışmaya devam ediyorlar. İşte bu yüzden bir farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz.

Peki, takipçilerimize ne önerirsin? Hayalinin peşinden koşmak isteyen ancak cesaret edemeyenlere…

Aslında hayatı çok ciddiye almamak, basit düşünmek lazım. (hep bir ağızdan, “Alt tarafı hayat” ). Benim bu hayatta en çok önemsediğim şey mutlu ve huzurlu olmak. Bunu bulduğun an’ın, yer’in, kişi’nin peşinden git.

Kesinlikle imkansız diye bir şey yok. Biraz zaman alıyor ama istediğin oluyor. Yeter ki iste, ancak istedikten sonra yapabiliyorsun. Bir şey olmuyorsa yeterince istemiyorsun veya bunun için yeterince çalışmıyorsun demektir.

Hayat çok dertlenmek, geçmişi çok fazla eşelemek, değiştiremeyeceğin şeylerin ardından kafa yormak için çok kısa ne yazık ki. Ben 30 yaşındayken lise arkadaşımı kaybettim. 9 aylık dünya güzeli bir kızı vardı, o sırada ben nelerle uğraşıyordum. Ama o gidince anladım ki hiç ölmeyecek gibi yaşıyoruz. Ama hep şunu söylüyorum -çevremdeki arkadaşlarım da çok iyi bilirler- yarın uyanamayacakmışım gibi yaşıyorum artık. Aslında temel olarak buna dikkat ediyorum. Kimseyi kırmayayım, üzmeyeyim; kimseyle kötü ayrılmayayım; anda kalmaya çalışıp mutlu huzurlu hissedeyim; iyi bir şeyler yapayım, üreteyim, yaptıklarım işe yarasın demelerimin kökeninde aslında bu var.

Çok teşekkür ederiz, harika bir sohbetti.

Ben teşekkür ederim.

dilara erdem dortlu foto

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Rakı-balık mı şarap-peynir mi? Eskiden şarap-peynirdi, artık rakı-balık
  2. Uçak mı yelkenli mi? Deniz… Tabii ki yelkenli tercih ederim.
  3. Vezir mi Piyon mu? Vezir
  4. Siyah mı beyaz mı? Beşiktaş (kahkahalar) Siyah
  5. Tek mi çift mi? Çift
  6. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan? Bilmiyorum çok karışık bu (kahkahalar). Yumurta tavuktan
  7. Parmak arası terlik mı sandalet mi? Parmak arası terlik. Kaşta hayatımı sadece parmak arası terlik ve askılı elbise ile geçirmeyi hayal ediyorum.
  8. Pizza mı Lahmacun mu diye sormak istiyoruz ama galiba sormasak daha iyi 🙂 Arada bazı Pazar günleri lahmacun siparişi veriyoruz 🙂

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Mutlu ve Sağlıklı Bir Dünya İnsanı“ için 3 yorum yapılmış.

  • Ulku akman

    (Ağustos 9, 2017 - 5:40 pm)

    Röportajının beni çok etkiledi hayata emek verenlerden siniz istediklerini yapabilmek için zaman planlaması müthiş bazılarını 68 yaşımda olmama rağmen deneyeceğim

  • […] için bir enstrüman olarak düşünmekte (Bu konuda Dilara çok güzel şeyler söylemişti). Sadece bir vücudumuz var ve hayatta güzel şeyler başarabilmek için onu sağlıklı tutmak […]

  • Öznur

    (Kasım 24, 2017 - 2:00 pm)

    Çok beğendim röportajı. Öğrenmeye, öğrendiklerini aktarmaya çalışan, çalışmayı seven, cesur, kendini geliştiren, bunu sadece kendi için yapmayan biri gözlemledim ve çok beğendim.

    Allah’a emanet olun.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir