Yasemin Sungur gibi yaşamak…

Yasemin Sungur kimdir?

Yapmak istediklerinin, daha 20’li yaşlarında bankada çalışırken farkına varan ve hayallerini gerçekleştirmek için “harekete geç”en, hayatının her döneminde Martı Jonathan’ın çağrısına kulak veren, işini aşkla yapan, öğrenmeye ve okumaya aşık biri Yasemin Sungur.
Yasemin Sungur’la; ilham veren hayat hikayesini, “Kitap ile Sohbet”i, Gümüşlük Akademisi’ndeki yazı kampını, “Harekete Geç” projesini ve tabii ki Martı Dükkanı’nı konuştuk.
yasemin sungur1Kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Nerelisiniz, nerede büyüdünüz, nere(ler)de okudunuz?

Ankara’da doğdum, büyüdüm ve okudum. Tabii 50 yıl önce, okul seçimlerimizde gerek ailelerimiz gerek bizler çok da bilinçli değildik. Ailem beni okula gönderirken, onların kariyer hayalleri çok da bana uygun değilmiş. Bu nedenle, annem beni kız lisesine göndermeyi düşünürken babam ticaret lisesine gitmem gerektiğini düşünüyordu. Çünkü bankacılık mesleği, babamın ilgisini hep çok çekmişti. Ve sonunda babam galip geldi ve ticaret lisesine gittim. Çok sıkıldığım bir öğretim dönemi yaşadığımı söyleyebilirim. Lisede ticari aritmetik, ekonomi gibi meslek derslerini hiç sevmediğimi; tarih, edebiyat, satış ve reklam gibi dersleri ise ne kadar çok sevdiğimi hatırlıyorum. O zaman birisi yetenek eğilimime baksaymış sosyal bilimler ve görsel sanatlar üzerine eğitim almama vesile olurmuş herhalde. El becerisi ve hayal gücüyle bir şeyler üretme becerim çok yüksek gerçekten. Ama bunu keşfetmem çok zaman aldı tabi…

Sevdiğiniz derslere bakınca eğiliminiz çok net anlaşılıyor aslında.

Kesinlikle. Edebiyat, tarih ve satış reklama bayılıyordum. O zaman “pazarlama” kavram olarak henüz Türkiye’de yoktu, “satış ve reklam” vardı. Reklam bile yeniydi hatta. O dönemde, ülke meseleleri ve sorunlarıyla da yoğun ilgilendiğimi hatırlıyorum. Çünkü 1980 öncesi; ülkemizin bir hayli karışık olduğu, gençliğin de o karışıklığın içinde kendine yol bulmaya çalıştığı önemli bir dönemdi.

Bu arada, hayatım boyunca kitap okumayı hep çok sevdim. Zaten çok erken başlamışım kitap okumaya. Lisedeyken Marx’ın Kapitali’ni okuduğumu hatırlıyorum mesela. Neden?! 🙂 (gülüşmeler) Yani, bugün baktığımda bile anlam veremiyorum. Klasikleri liseye geldiğimde bitirmiştim bile. Tabii bu kadar çok ve hızlı kitap okumamda ailemin payı büyük. Babam özellikle çok okurdu ve şiir yazardı. Yatağımızın başucuna küçük notlar bırakırdı.

Peki üniversite dönemi nasıl geçti?

Açıkçası üniversite için de bilinçli bir tercihim yoktu. Ama babam bankacılık mesleğini seçmişti bir kere… Hal böyle olunca da liseden sonra Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne devam ettim. 80’ler, devamsızlıkların olduğu, okulların neredeyse yarı yıl kapalı olduğu zorlu bir dönemdi. Üniversitenin lezzetini almadığım bir “üniversite dönemi” yaşadım diyebilirim. Ve sonra gelen bankacılık kariyeri…

Aaa bunu bilmiyorduk! 🙂

Evet, ne olduğunu bilmeden geçen 5 yıllık bir bankacılık kariyeri… Bir gün Ankara’daki Ziraat Bankası’nın önünden geçerken binasına hayran kaldım ve “Bankada çalışacaksam sadece burada çalışırım.” dedim. 🙂 Ve İtalyan kökenli bir mimar olan Giulio Mongeri’nin tasarlayıp yaptığı o harika binada iki güzel insanla çalışmaya başladım. Prof. Erdoğan Soral ve Ayla Kutlu. Okul kapalıydı, okuldaki hocam bankada Genel Müdürümüzdü… İlk müdürüm olan Ayla Kutlu’nun yazar olduğunu önce bilmiyordum. Çalışmaya başladıktan sonraki bir kaç gün içinde yazar olduğunu ve kitap yazdığını öğrendim.

Ayla Kutlu’nun müdürünüz olması müthiş gerçekten…

Hala ilişkimi sürdürdüğüm çok değerli bir insandır. Bu seneki Tüyap Kitap Fuarı’nın da onur konuğuydu. Geçen sene de kendisiyle “Yazar ile Sohbet” etkinliği yapmıştım. Ayla Kutlu’nun çok ilginç bir kariyer geçmişi vardır. Mülkiye mezunu ve İçişleri Bakanlığı’nın ilk kadın personel müdürüdür. Sonra da Ziraat Bankası’nda Personel ve Eğitim Müdürü olarak çalışmıştır.

Sizin edebiyatla yolunuz bir şekilde kesişecekmiş zaten. Ticaret Lisesi’nde ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okumanız, sonrasında bankada çalışmanız bile sizi engelleyememiş aslında.

Bankada çalışırken bankacılığın teknik tarafını da sevmedim. Hatta bankada çalışmaya başladığım ilk günlerde aldığım oryantasyon eğitimi sonrasında eğitmen olmaya karar vermiştim. Kesinlikle bankanın, salt bankacılıkla ilgili bölümlerinde kariyer yapmayacağım eğitmen olacağım dedim ama o süreç maalesef o kadar kolay değildi. 5 yıl kadar şubede çalıştım. İşi sevmeden çalıştığım, arkadaşlık ve insan ilişkileri ile hatırladığım bir dönemdir. Şöyle söyleyeyim; gişede çalışıyorum, havale servisinde havale yapıyorum, bilgisayar yok henüz, daktilo ve fasit var ve ben bankonun altında Wilhelm Reich okuyorum. 20’li yaşlarımdayım, kitle psikolojisi, kişilik çözümlemesi konuları ilgimi çekiyor, bir taraftan varoluşçuluk okuyorum…

Nasıl bir ironi…

Evet, o zamanlardan belliymiş psikolojinin ve felsefenin hayatıma gireceği. Zaten sonrasında da Ziraat Bankası’ndan istifa ederek tekrar okumaya, araya evliliği ekleyip bir da Can’ım oğlumu doğurup, davranış bilimleri okumaya karar verdim. O dönemde üniversitelerin gece bölümleri vardı, şanslıydık. Davranış Bilimleri okudum. Tabii bir yandan da özel sektörde eğitmen olarak çalışmaya başlamıştım. Profesör Muhan Soysal, İsmet Mucuk gibi özel insanlarla çalışma fırsatı yakaladım. İsmet Mucuk’un eğitimlerinde asistan olarak görev aldım, eğitimlerinin Ankara organizasyonunda görev yaptım. Artık kendi eğitmen yönümü de keşfetmeye başlamıştım ve yolum İnsan Kaynakları ile kesişmişti. O zaman adı tabi İnsan Kaynakları değil, “Personel Müdürlüğü, Personel İşleri” idi. Hatta daha önce “Beşeri İlişkiler”di. Keşke öyle kalsaydı ya da en azından içinde “ilişkiler” kelimesi olsaydı. “insan kaynakları” kelimesini biraz anlamsız ve eksik bulurum.

İstifa ettiğinizde, (her ne kadar o zaman evlenmiş ve ailenizle oturmuyor olsanız da) ailenizin, özellikle babanızın tepkisi nasıl oldu?

Sevgili babamı istifa etmeden önce kaybetmiştim (PD: Başınız sağ olsun). Tabii ki, devlet memurluğu o dönemde de önemli bir statü idi, ayrılmam ailemi şaşırttı. Ancak memuriyeti bırakmaya karar vermiştim ve kimseyi dinlemedim. İçimde sanat vardı hep, hatta uzun bir süre de çizim yaptım, kumaş desenleri çizdim.

Peki, bankadan sonra iş hayatınız nerelerde ve nasıl devam etti?

Bankadan sonra çalıştığım ilk şirket; yayıncı bir şirkete bağlı eğitim şirketiydi. Hem İsmet Mucuk’un ve Muhan Soysal’ın eğitimlerini organize ediyorlardı. Eğitime o kadar meraklıydım ki, -görevim olmamasına rağmen- bu iki ünlü profesöre, eğitimlerinde asistanlık yaptım. Bu şirkette çalıştığım süre boyunca, eğitim programı organize etmeyi ve eğitim operasyonları yapmayı öğrendim. Bir süre sonra da, ilk eğitim organize ettiğim şirketlerden biri olan Nashuatec’te “Eğitim ve Personel Müdürü” olarak çalışmaya başladım. Profesyonel iş hayatım 20 yıl sürdü.

Bu 20 yıl boyunca hep Nashuatec’te mi çalıştınız?

Hayır, Nasuhatec’ten sonra Ziraat Leasing’e geçtim. Türkiye’de leasing yeniydi ve Ziraat Leasing yeni kuruluyordu. Yeni bir konuydu, eğitimler organize ettik, leasing’i tanıtan eğitimler verdik. Ondan sonra eğitim ve organizasyon iş hayatımda hep oldu. Türkiye’de pek çok şehirde eğitimler verdik. Bir süre sonra Deloitte’a geçtim, oradan Microsoft’a, son olarak da Örsa Holding’de çalıştım ve 20 yıllık profesyonel hayatımı burada bitirdim. Ama bu arada okumaya, öğrenmeye, seminerler almaya devam ediyordum. Yurtdışındaki üniversitelerin Sertifika Programlarına katıldım. İletişim, Kişisel Marka, Koçluk, NLP konularında eğitim almaya devam ettim. Kendi şirketimi kurmaya karar verdim.

Aktif iş hayatım sürerken tekrar üniversiteye gitmek isteğim her yıl tazeleniyordu. Aktif ve yoğun iş hayatım bu zamanı ayırmama uygun değildi. Sosyoloji ya da felsefe okumayı düşünüyordum, bir gün kendi kendime dedim ki; “Yasemin, ilgi duyduğum konuları öğrenmen için illa okula gitmen şart mı?” 🙂 Hayır, hiç de şart değil… Bir kaç üniversitenin felsefe ve sosyoloji ile ilgili bütün yayınlarını aldım ve kendi kendimi çalıştırdım, arkadaşım olan hocalardan destek aldım. Çeşitli kursları takip ettim. Bir kaç üniversite bitirdim diyorum bazen.

Öğrenmek bu hayatta en önemli seçimim. Doğu kültürüne meraklıyım. Budizm ve tasavvufla ilgili kurslara katılıyor ve okumalar yapmaya devam ediyorum. Özetle; öğrenmek için kendinize bir sistem kurmanız yeterli.

Davranış bilimlerinde derinleştikçe şunu gördüm; insanın kendisini neyin mutlu ettiğini bulması lazım. Sokrates’in de dediği gibi; “Kendini tanı, o zaman başkalarını da evreni de tanıyacaksın.” Artık, “beni” neyin mutlu ettiğini biliyorum. Beni öğrenmek mutlu ediyor. Yeni bilgiler mutlu ediyor. Mesela 5 yıldır bir köy yaşantım var, köyü, toprağı, bitkiyi öğreniyorum. İstanbul bizim için işimizi yaptığımız, sosyal görevlerimizi gerçekleştirdiğimiz yer artık. Yaptığım tüm çalışmaların temelinde öğrenmeye duyduğum merak ve sevgi var artık.

Beni neyin mutlu ettiğini nasıl öğrendim? Aldığım bütün eğitimleri önce kendi üzerinde uyguladım. Sonuçta başkası için değil kendim için eğitim alıyorum. Öğrenme, birey merkezli gerçekleşir. Sen, kendi ihtiyaçlarının farkına varmadan öğrenme sürecine girersen öğrendiklerini deneyimlerinde kullanmazsan, bilgi kısa bir süre sonra senden uzaklaşır. Yani unutursun. Öğrenmenin temelinde sen olmak zorundasın. Bireysel öğrenmede zihnimiz, duyularımız inanılmaz bir şekilde çalışır ve öğrenmeyi %70 oranında bireyselleştiririz. Dış kaynaklı öğrenmede ise bu oran %30’larda. Öğrendiğimiz 10 bilginin 7’sini on gün içinde unutuyoruz.

Öğrenmenin bitmeyeceğine inanıyorum, okul öğrenciliğim bitmiş olabilir ama hayat öğrenciliğim devam ediyor…

20171102_PD_YaseminSungur_Rop_01

Şimdi biraz alakasız olacak ama, cildinizin bu güzelliğini neye borçlusunuz? 🙂

Öğrenmeye! (gülüşmeler)

Mutluluktan olabilir mi?

Yediğimiz ve düşündüğümüz neyse oyuz. İç huzuru çok önemli. Korku ve endişe insana ne yapar? Sevgi ve istek ne yapar? 57 yaşımdayım, iş hayatına erken başlamış olmanın avantajını yaşıyorum biraz da. Ülkenin siyasi ikliminden dolayı okula devam edemediğim için daha üniversitedeyken çalışmaya başladım. 1977 – 1980 arasında ülkemizde yaşananlar tam üniversite yıllarım. Önemli olan yaşadıklarımızdan kendimize nasıl fayda yaratabileceğimiz, ben öyle bakıyorum. Bugünün dünyasında ilişki yönetimi yani networking çok önemli, ancak insanı bencilliğe ve faydacılığa yönelten yanlış bir algı söz konusu. Tanıdığım insandan ne fayda sağlarım diye değil, bu insanla geçirdiğim süreçte karşımdakine, dünyamıza ne fayda sağlarım, neyi çoğaltırım, ne değer üretirim, paylaşırım diye düşünmek gerek.

Bir network eğitiminden aklımızdan kalan bir cümle. “Network’ü, o kişiden fayda sağlamak için yaparsanız o hemen belli olur. İlişkiyi beklentisiz kurmalısınız.“

Kişiden anlık fayda sağlamak yerine süreçten değer yaratmak. Değer yaratma asla tek taraflı olamaz. Almaya değil vermeye odaklanmalısınız. Bence önemi olan bireyin birey olarak var olması, öne çıkması. Tüm eğitimlerimde bunu öne çıkarıyorum. Hepsinin temelinde iletişim becerileri var ve önemli olan, bireyin kendisiyle iletişimini sağlamak.

Her yaptığımızın sorumluluğunu alabilsek dünya çok güzel bir yer olacak. Birey olarak kendimizi ve çevremizi fark etmeliyiz. Sabah nasıl kalktınız, ne düşündünüz, ilk neye baktınız, akşamdan kalma bir kararınız var mıydı sabah ile ilgili…

Yasemin Hanım, anlattıklarınıza bakınca hayattaki seçimlerinizin gerçekten “sizin seçimleriniz” olduğunu (lise ve üniversite tercihi dışındakilerin) ve kararlarınızı çok cesurca aldığınızı görüyoruz. İstediğinizi, hayal ettiğinizi yapmışsınız…

Kesinlikle. Yaşadığım her şeyin de bana en uygunu olduğunu düşünüyorum. Yani o süreçleri kendim için değere dönüştürdüm. Eskiden çok rahat söyleyemiyordum ama şimdi çok rahat söyleyebilirim. Seçimler konusunda hep çok cesur oldum, şimdi de cesurum. Ben seçim yaparken kaybetmeyi düşünmem. Her zaman kazanmayı düşünürüm. Kişiliğimdeki en önemli özelliğim bu sanırım. Bir şeyi yapmaya karar verdiğimde aklıma asla olumsuz bir şey gelmez sadece iyi düşündür, güzeli düşler ve olumlu adımlarla yürürüm…

Başınıza da gelmiyor o zaman… 🙂

Aynen, hayat görüşüm böyle zaten. Mesela, telefonum pek çok yerde vardır, rahatlıkla veririm telefon numaramı, kötü bir şey de olmadı. Geçen gün bir arkadaş, telefonunu bir yere yazdığını ve bir sürü abuk subuk insanın aradığından dert yandı. Neden? Çünkü korku var. Korku çağırıyor. Korku çok güçlü bir enerji. Korkarak başladığımız her şeyde bizi korku yönetir. Arkasından da endişe. Telefon numaranı, rahatsız olarak, korkarak bıraktıysan ne olur? Ben yaydığımız enerjinin boyutuna inanıyorum. Düşünceler, duygular, davranışlarımızla enerji yayıyor, bizi buluşturuyor, süreci oluşturuyor ve yaşanıyor.

Şimdi biraz geçmişe dönersek; Şunu merak ediyoruz; okul tercihlerini kendisi yapamamış ama sonrasında mutlu olduğu işi yapmayı başarmış bir anne olarak, oğlunuzun hayatındaki tercihlerine karşı tavrınız nasıl oldu?

Oğlum Can hayatıma girdikten sonra, – klasik bir söylemdir ama – önce benim öğretmenim oldu, daha doğrusu öğretmenim olmasını ben seçtim. Herkesin, bir sonraki nesilden bir öğretmen seçmesi gerektiğine inanıyorum. Can, zor bir öğretmendi. Tabii o bilinçli olarak zorlamıyordu beni, ben zorlanıyordum. Ama zorladığı için de öğrendim işte.

Anne ve baba olarak Can’ın mutlu ve sağlıklı bir birey olması bize göre her şeyden önemli. O yüzden; Can’ın meslek seçimi ya da iş hayatıyla ilgili olarak, bırakın baskı yapmayı, fikir söyleme aşamasında bile kendimi hiç bir zaman yetkin görmedim. Bu ülkenin ilk kariyer koçlardan birisi olarak, oğlumun kariyerine hiçbir şekilde müdahale etmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Onun seçimlerine saygı gösterdik. Makine mühendisi olmak istedi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği’nde okudu.

Hatta lisede çalışmaya başladı. Benim ilk web sitem başta olmak üzere farklı web siteleri için çalıştı, “İnovasyonun 10 emri” kitabını çevirdi. Şimdi de danışmanlık yapıyor, birkaç arkadaşıyla “geekyapar” isimli web sitesini ve projeyi devam ettiriyorlar. Ayrıca bir de youtube kanalları var.

Sizin gibi düşünen insanlar o kadar az ki… Çocuklar yerine ebeveynleri karar veriyor. Bu durumun; önce eğitim, sonrasında da iş hayatında insanlara ciddi zararlar verdiğini düşünüyoruz.

Bence insanlar kendi yeteneklerini keşfedip, onlarla ilgili bir iş yaparlarsa mutlu olabilirler. Aksi halde mecbur oldukları okullarda okuyup, mecbur oldukları işlerde çalışmaları insanları yalnızca mutsuz eder.

20 yıldır kariyer koçluğu yapıyorum, çok insanla çalıştım. Bazı insanlarla konuştuğumda, onun ne iş yapması gerektiğini görebiliyorum. Normalde gördüğümü böyle direkt de söylemem, bir yan yol aramayı tercih ederim. Ama bazen çok güçlü hissediyorum ve söylüyorum. Geçenlerde birlikte çalıştığım, kariyerinde çıkış noktası arayan bir arkadaşıma, ellerini kullanarak bir şeyler yapmasını önerdim mesela. O da seramik kursuna yazıldı. Yaptığı ilk ürünü görseniz inanamazsınız. “Hayal ettim ve yaptım” diyerek bir fotoğraf gönderdi, çok mutlu oldum.

İnsanın nasıl öğrendiği ve nasıl harekete geçtiği çok önemli. Bunun okullarda anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Eğitim sistemine baktığımızda, herkesin aynı yola sokulmaya çalışıldığını görüyoruz. Oysa herkes üniversite okumak zorunda değil. Herkes bir şirkete, kurumsal hayata girmek zorunda da değil. Tabii insanların bu konuyla ilgili kafası karışık değilse, karıştırmamak da lazım 🙂 . Ancak kişinin kendisi o noktaya gelmeli, biz sadece ona ışık tutabiliriz.

(İrem) – Çocuğum olduğunda ona baskı yapmam diye düşünüyorum. İstemezse üniversite okumayabilir, bunun için zorlamam. Mutlu olduğu işi yapsın isterim.

Umarım baskı yapmazsın. Annelik insanı değiştirebiliyor çünkü. Çocuğu görerek ve izleyerek hareket etmek lazım. Bu konuda yazdığım yazılar da var hatta. Anne-babalar yetişkin ve güçlü bireyler oldukları için çocuğa sadece kendi gözlerinden bakıyorlar. Dolayısıyla çocukları da, çocukların değil “kendi istekleri” doğrultusunda yetiştiriyorlar ve yönetiyorlar. Ki bence sorun burada başlıyor.

Aileler, gelecek endişesiyle çocuklarını, onların karakterine hiç de uygun olmayan okullara yönlendirebiliyorlar. Bırakalım çocuklar kendi seçimlerini kendileri yapsın. Herkes doktor, avukat ya da öğretmen olmak zorunda değil ki, belki bazıları marangoz olmak istiyor. Mesleki eğitimlere karşı bu kadar önyargılı olmamak lazım. Günümüzde, marangozluk, aşçılık, seramik sanatçılığı gibi meslekler yeniden çıkış yapmaya başladı.

Tabii biz de Can büyürken farklı şeyler tecrübe ettik. Mesela, lisede yapılan bir veli toplantısında, öğretmenleriyle Can yanımızda olmadan görüşmekten çok rahatsız olduk. Bir sonraki toplantı için çocukların dahil olmasını istediğimizde okul yönetimi kabul etmedi. Bunun üzerine eşimle, okul yönetimine “Can’ın velisi biz olabiliriz ama okulda Can kendi kendine yetkilidir. Bütün bilgiler bize Can arayıcılığıyla gelecektir.” diyerek bir mektup yazdık. Ve o mezun olana kadar hiçbir veli toplantısına gitmedik. (PD: inanılmazsınız!!!)

Can’ı bütün kararlarında özgür bıraktık. Zaten özgürlük dediğin, “soru sormak ve cevap bulmak”tan geçiyor. Can’a soru sormayı biliyorduk, o da cevap vermeyi biliyordu. Gizledikleri olmuştur, inanıyorum söylemesi gerekeni bize söyledi. Çocuklarımızın mahrem alanına girmememiz ve baskı uygulamamamız gerekiyor ki, daha özgür ve ses çıkarabilen bireyler yetiştirelim.

Gümüşlük Akademisi'ndeki Yazı Kampı...

yaseminsungur6Gelelim, Bodrum’un en güzel zamanında (Eylül’de) gerçekleştirdiğiniz harika Gümüşlük Akademisi’ndeki Yazı Kampına…

Gümüşlük Akademisi’nde yaptığımız, 7 günlük bir yazı kampıydı. Bu sene 3. sünü gerçekleştirdik. Yazmak, kendinize odaklanmak ve birazcık kendinizle birlikte yol yürümek istiyorsanız ideal bir çalışma. İçinde; yazmaya, düşünmeye, üretmeye yönelik pek çok egzersizin olduğu özel bir program. Bu sene tanıtımını yaparken, “sanki bir inziva gibi” ifadesini kullandım. Tam bir inziva değil ama inziva hissi var. Kampı sonunda katılanların hepsinin beğenisinin en üst seviyede olması da beni çok mutlu etti. Gelirken, sabah 6:30’da başlayan gün nasıl geçecek derken günün yetmediğini gördüler. Çünkü o kadar müthiş bir akışla ilerledi ki programımız haliyle günler yetmez oldu 🙂 Geçen haftalarda katılımcılardan biriyle karşılaştım. “Hala kamptayım, ara ara kamp zihnine geri dönüyorum. Orada yakaladığım hissi kaybetmek istemiyorum.” dedi. Çok hoşuma gitti…

Bunları duymak ne kadar güzel…

Katılımcıların etkinlikten aylar sonra bunu söylemesi gerçekten çok hoş. Yaşam içinde kendimizi biraz ihmal ediyoruz aslında. Çünkü kendimize nasıl bakacağımızı, kendimizi nasıl gözlemleyeceğimizi, nasıl keşfedeceğimizi, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığımızı bilmiyoruz. Bunları öğrenmek için de maalesef kendimize zaman ayırmıyoruz. İşte yazı kampında tam da bunun için “kendini keşfet” bölümü var. Yazıyla baş başa kalacağınız ve yazarken kendinizi keşfedeceğiniz bir atölye. Çünkü insanın, “Hangi durumda ne hissediyorum? Neden böyle hissediyorum? Böyle hissettiğimde ne oluyor?” gibi sorular sorarak önce kendi duyularını keşfetmesi gerekiyor.

yaseminsungur5

Biraz otomatik yaşıyoruz galiba?

Evet, otomatik yaşıyoruz. Yazı kampındaki program da, bu durumu birazcık değiştirmeye çalışarak insanları azıcık harekete geçirmeye ve düşündükleri her şeyi yazmaya yöneltmeyi hedefliyor. Hadi yaz! Konuşma, anlatma yaz! Çünkü son dönemde dinlemeye ve anlatmaya daha çok zaman ayırırken iletişimin olmazsa olmazlarından olan yazmaya çok az zaman ayırıyor insanoğlu. Mesaj yazıyor, yorum yazıyor hatta giderek sadece ‘like’lıyor.

Aslında dinlemeye de zaman ayırmıyor ki… Herkes kendi anlatmak istediğini anlatıyor ama karşısındakini dinlemiyor.

Dinlemek, anlatmaktan daha geri kalıyor. İnsan kendi duymak istediğini duyuyor çünkü. Bu önemli bir konu. Yazı kampında amacım; biraz ironi de yapmaya çalışarak, insanın kendiyle olmasına, kendi kendine anlatmasına yardımcı olmak. Bir yandan da yazı egzersizleri yaparak duygunun, duyunun ve durumun kağıda aktarılması ile ilgili beceri geliştiriyoruz. Bu çalışmanın yürütücüsü olarak (hocası demek istemiyorum çünkü hocalık yapmaya çalışmıyorum, bir şey öğretmiyorum. Tam anlamıyla liderlik yapıyorum, yönlendirmeye çalışıyorum.) demek istediğim aslında şu; son zamanlarda reçetelerle yaşamaya alıştık, hayatımızda hep reçete ister hale geldik. Mutlu olmak için, para kazanmak için, başarılı olmak için… Bu reçeteler çok tehlikeli.

Soru sormaya değil cevap almaya alıştık hep tabii.

Aslında insanın olağanüstü bir yeteneği var, sezgileri. Ancak bu yeteneğimizi kullanmazsak sezgilerimiz tembelleşir ve kendimize olan güvenimizi yitirmeye başlarız. Sezgilerimizi uyanık tutmak ve onlara güvenmek için sezgilerimizle konuşuyor olmamız gerekir. Bu, seçme hakkımızın da belirginleşmesini sağlar. İnsanların seçmekte zorlandıklarını gözlemliyorum. Menüden yemek seçmekte zorlanıyorlar. Sinemaya gittiklerinde hangi filmi seçeceklerinde zorlanıyorlar. Halbuki çok basit sorular var kendimize sormamız gereken. “Şu anda ne istiyorum? Şu anda burada olmak istiyorum. Neden? Çünkü burası benim için değerli bir yer, burada olduğumda kendimi değerli hissediyorum. Buradaki insanlar güler yüzlü vs.” Yani saptamalar yapıp sezgilerimizle burada ne hissettiğimizi hissediyor olmamız gerekiyor. Çok şekillendirilmiş ve aşırı kurallar konmuş iş hayatı, eğitim hayatı insanı kendi özünü kullanmaktan uzaklaştırıyor maalesef.

O seçimler zamanında “bizim adımıza” yapıldığı için, sonrasında da nasıl seçim yapacağımızı bilmiyoruz haliyle. Hatta bir seçim yapmak durumunda olduğunun farkında bile olmayan insanlar var.

İnsanlar, “Ya hata yaparsam! Yanlış olanı seçip de bir şey kaybedersem!” diye seçim yapmaktan korkuyorlar. Aslında hata yapmak bir kayıp değil, yanlış bir şeyi seçmek de kötü bir şey değil. Hepsi öğretici, hepsi bu yaşamdaki deneyimler hanesine konulması gereken öğretiler. Hayat; denenerek, denemeye devam edilerek yaşanır. “Tamam, bu oldu!” deyip bitiriyor muyuz? Hayır, beğendiğimiz şeyleri yapmaya devam ediyoruz. İşte neyi beğendiğimizi bilmek için de o ilk adımı atmamız lazım.

Mesela çok basit bir örnekle açıklayayım; birisine, “Sana bir şey ikram etmek istiyorum, ne içersin?” diye soruyorsunuz. “Fark etmez.” Cevabını alıyorsunuz. Boğazından geçecek şeyin fark etmiyor olması ne kadar kötü ve farkındalığın eksik olduğunu gösteren bir şey. Özellikle koçluk yaparken verdiğim eğitimlerde böyle bir şeyle karşılaşırsam üzerine gidiyorum biraz. Karşı taraf bu sefer savunmaya başlıyor; “Yok, fark etmediği için değil, önemli olmadığı için öyle söyledim.” diyor. Tamam ama önemli olmaması da kötü bir şey. Ya da “Sen ne içiyorsan ben de ondan içeyim.” diyor. Benim ne içtiğimi biliyor musun? Belki hiç sevmediğin bir şeyi içiyorum. Senin seçimin, senin miden, senin boğazın, senin tat duygun olmalı, benimki değil ki. Basit gibi görünüyor, ancak çok önemli bir konu bu.

Sonuç olarak; görüyoruz ki, çocuk adına seçimleri anne ve baba yapıyor. Ne içeceğine, ne yiyeceğine, ne giyeceğine karar veriyor ve onu dinlemiyor. Bir süre sonra da çocuk için ne içtiği önemsiz hale geliyor. Oysa ne içtiğim, bugün canımın ne istediği, bedenimin neye ihtiyaç duyduğu çok önemli. İste bunların hepsi duyularımızla sezgilerimizin açık olması sonucunda yaşayabileceğimiz şeyler. Onun için de uyanık olmamız gerekiyor. Sadece uyurken uyuyun, uyanıkken uyumayın. Neye dokunduğunuzu , neyi kullandığınızı far kedin. Hayat seçimlerden ibaret. Seçimleriniz de sizsiniz. Hayat bir kader değil, seçimlerinizi kader yaptırmıyor. Sizin seçtikleriniz kaderiniz oluyor. Eğer sen neyi düşüneceğini, neyi kullanacağını, neyi yaşayacağını seçmiyorsan başkaları senin adına seçiyor ve sonra sen buna “kader” diyorsun. Hayır. Kader, senin seçtiklerinle oluşuyor.

Mesela söyleşimizi benim çok sevdiğim harika bir kitapçıda yapıyoruz, Akademi Kitabevi. Aynı zamanda kafe olan, bir kütüphanesi ve çalışma bölümü bulunan bu kitapçının sahibi de bir yayıncı. İnsanlar, kitaplarını okurken kahvelerini de içebiliyorlar. İşte asıl mesele buradaki kitaplar… İnsanlar neden kitap yazıyor ve biz neden okuyoruz. Bu iki sorunun cevabı da çok önemli. Niye yazıyorlar insanlar? Siz kitap yazmayı düşündünüz mü hiç?

Kitap yazmak hayallerimizde var… Aslında halihazırda Plazadan Dünyaya’da da yazıyoruz zaten 🙂 Ayrıca çeşitli konularda yazılar yazdığımız şahsi bloglarımız da var.

Bakın işte ne kadar güzel. Peki neden yazıyorsunuz?

(Zeynep) – “Ben mesela paylaşmak için yazıyorum.” (Cevap verme sırası bize geçti 🙂 )

Neyi paylaşmak?

(Zeynep) – Blogum yemek üzerine olduğu için haliyle yemek tariflerimi ve gezdiğim yerlerdeki “yöresel mutfak” deneyimlerimi yazıyorum.

Aslında paylaştığın ne?

(Zeynep) – Benim.

Evet! Deneyimlerini, “seni” koyuyorsun ortaya. Çünkü senin dokunduğun, senin seçtiğin, senin yaptığın yemekler onlar. Hepsi senin öz hikayenden geliyor ve senin deneyimini paylaşıyor.

Bir yazar, (ne türde yazarsa yazsın) kendi hikayesinden akıtmak istediği bir şeyler olduğu için yazar. Elbette yazdıklarının hepsi kendi deneyimi değildir. Ama deneyimlerine hayal gücüyle ulaşır. Mesela sen yemeğini yaparken birebir bir reçeteyi kullanmayıp yemeğin içine kendinden de bir şeyler kattıysa, işte hayallerin ide girdi içeriye! Hayat hayallerden ibarettir. Bu yüzden hayallerimizi bütün hücrelerimizde hisseder şekilde yaşamaya devam etmemiz gerekiyor.

Kitap ile Sohbet...

Biraz da “Kitap ile Sohbet”ten bahsedelim mi?

Yazmaya geç başlamış olsam da her zaman çok kitap okuyan birisi oldum. Okuduğum kitaplarda da sadece kendi gördüğümü değil başkalarının ne gördüğünü de merak ettim. İşte, 10 yıldır süren “Kitap ile Sohbet”, okuduğumuz kitapları konuşmak üzere oluşturulmuş bir programdır. Hep söylediğim bir şey var; “Kitap ile Sohbet”, bencilce kendim için yaptığım bir etkinlik aslında 🙂 .

yaseminsungur8

Keşke her bencillik böyle olsa 🙂

Kendimle ilgili enteresan bir şeyi itiraf etmek istiyorum size. Amaçsız buluşmalarda vakit geçirmeyi sevmiyorum. Özellikle de sohbet bir rutine girmişse, çok sıkıcı oluyor, konuşana dinleyene bir şey katmıyorsa, insanı tüketen sohbetlere dönüşüyor. İnsanlar birbirinde kusur bulmaya başlıyor. Herkes her şeye karışıyor. Bu tür ortamlarda sıkılıyorum. Ufkumuzu açacak, ilham verecek konulardan konuşalım, ya da karşılıklı susalım istiyorum. Ama kitap öyle değil, bize zenginlik katıyor. Kitap üzerinden yapılan sohbet bitmiyor. Başkalarının hayatının üzerinde kendi hayatımıza bakıyoruz.

Bu yıl 10.sezon ve çoğaldık. Bu yaz Kitap ile Sohbet liderliği atölye çalışması yaptık ve 7 kitapdaşımız farklı yerlerde Kitap ile Sohbet yapmaya başladılar. İzmir’de Beril Erbil her Perşembe sabahı Yakın Kitapevinde saat 11.00 de, Kadıköy’de Didem Yeşim Pektok, Akademi Kitapevinde her Perşembe akşamı, Levent’te Pınar Örmen Alpay her Pazartesi saat 11.00’de kitapdaşlar ile buluşuyorlar. Çoğalmaya devam edeceğiz, bu konuda da harekete geçtik.

Harekete Geç!

yasemin sungur4O zaman “Harekete Geç”elim mi biraz da ? 🙂

“Harekete Geç Hareketi”, yıllardır şirketlerde uyguladığım bir eğitim, süreci iyileştirme, iyiyi ve güzeli keşfetme projesidir aslında. Bugün ise biraz değişerek bireysel bir projeye dönüştü. Online dünyayı ve sosyal medyayı kullanmayı seviyorum. Orayı kullanabileceğim bir sistem geliştirmek istedim. Amacım sınıf eğitimlerinde verdiğimiz bir sistemi bireysele taşımak ve bir kamp kurgusuyla harekete geç gelişim çalışmasını bir formata dönüştürmekti. Önce eğitim programı, sonra sınıf eğitimi oldu, şimdi de online gelişim programı. Sadece online ortamda, toplam 49 gün sürüyor. 21 gün canlı yayın var sabah 07.00 de.

O saatte de enerjiksiniz…

Evet, çünkü bahsettiğim gibi geceden kendime program yaparım, niyetler koyarım. Sabah enerjik kalkma kararını veriyorum. Akşam yatağa gidiş şeklimiz, sabah uyandığımızdaki ruh durumumuzu belirliyor.

Büyük kararlar önemli. Benim büyük kararım hayattan keyif alarak yaşamak. Bu olduğunda seçimler de buna uygun gelişiyor. Neden yataktan kötü kalkayım ki? Her türlü olumsuzluğa rağmen, yaşadığım için, nefes aldığım için mutluyum.

Eğitim, başladığımız 1 Temmuzdan beri tek bir gün aksadı. Sindirim sistemimde sıkıntı vardı. Tuvaletten yayın yapmayayım dedim (kahkahalar) O günkü eğitimi akşam yaptık.

Eğitimde kişinin kendi hayatını iyileştirmesine ve güzelleştirmesine dönük bilgi ve deneyimler var. Hayata bakış, hayata iyi bakış felsefesi. Yaşamı, kendi hayatını iyileştirme eğitimi. Bakış açısı: harekete geç. Hayatında ne istiyorsan, ne olmasını istiyorsan, ya da hayatında ne durup seni ağırlaştırıyorsa onu değiştirmek için harekete geç. Yapmak istediklerin için kendini harekete geçir. Hayal ettiğin kitabı yazmak, korktuğun o sınavı kazanmak, evlenmek, boşanmak, sağlığına kavuşmak… için kendini harekete geçir. Sorunumuz şu, “ben” den o kadar uzaktayız ki kendimizi nasıl harekete geçireceğimizi bilmiyoruz. Harekete geç hareketine katılanlar, eğitimin ilk haftasında yapabildiklerini görüp kendilerine şaşırıyorlar. Online eğitim bitti, ancak harekete geç bitmedi, bir mottomuz var; “harekete geçtik bir kere!” diyoruz. 49 gün bittiğinde fiziksel bir buluşma yapıyoruz. Çok sıkı arkadaşlıklar oluştu. Yaş, statü, eğitim vs. hiç ayrım yok. 3.ekipten bir harekete şöyle dedi; “daha önceden tanımadığım insanları bu kadar seveceğimi ve özleyeceğimi düşünemezdim, başkası söylese inanmazdım…”

En iyi yaptığımız şey, kabul etmesek de, bahane üretmek. Ben de diyorum ki, bu yeteneğini şimdi harekete geçmeye bahane üretmek için kullan. Ve bu mantık müthiş çalışıyor. Artık yetişkiniz, hayatımızın sorumluluğunu alıp, kendimize istediklerimizi yaptırtan olmak için harekete geçmeliyiz.

Farkına vardığında harekete geçmek mümkün oluyor, siz de katılımcıları bu anlamda silkeliyorsunuz aslında. “Harekete Geç” bundan sonra nasıl devam edecek?

Sırada kitap var. Kitap kısa sürede hazır olarak, son içime sinmeyen noktalarda düzeltmeler yapıyorum. Ekim ayında bitirmek istiyordum ama bazı şeyler de kısmet… İyi ki online programı yaptım ve bu sayede kitabın içeriğini yaşayarak ta gözden geçirmek şansım, konuları deneyimlemek fırsatım oldu. Ve iyi ki yazın yaptım. Bana “herkes tatilde olur, kimse gelmez, ben gelemem” diyenlere “ben de tatilde olmasına rağmen gelenlerle yaparım bu programı” dedim.

Kitap yeni yılın ilk aylarında çıkacak, çalışıyorum üzerinde…

“Harekete Geç” şu anda online dünyada kendine yeni yollar bulmaya çalışıyor. Biraz benim dışıma çıksın istiyorum, bakalım nasıl gelişecek?

Harekete geçiyor yani…

Evet, bu şekilde sosyal medya üzerinden yürüyen bir kişisel gelişim/aktif farkındalık programı olarak çok fazla örneği yok dünyada. O nedenle nereye gideceğini ben de merakla bekliyorum.

Çıkış noktamız çok basit. Hayatında ne duruyorsa, ne seni ağırlaştırıyorsa onu harekete geçirmek için, hayatını iyileştirmek ve güzelleştirmek için gel. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal hareket var işin içinde.

Bu program beni de harekete geçirdi. Tam bir yansıma oldu. Hatta bundan sonraki adım şu olacak: Ben kitap ile sohbet liderleri oluşsun diye eğitimler verdim. Artık başka kitap ile sohbet toplantıları da yapılıyor. Artık harekete geçmeyi ve geçirmeyi seçen kişiler arasından bir 7 kişiyle, harekete geçme liderliği eğitimi vereceğim. Bu metodoloji bende kalmasın, daha çok kişiye ulaşalım.

Devrimci bir yanım var, hayatlarımızı iyileştirmek ve güzelleştirmek için kullanıyorum bu yanımı.

Sizi çok etkileyen bir harekete geç katılımcısı oldu mu? Çok özel değilse tabii…

Evet oldu, özel bir eğitim alan arkadaşımız, bir yerde takılmış, Harekete Geç’e katılır katılmaz o aşamayı geçip eğitimde ilerlemeyi başardı, geçirdiği süreçle ilgili çok özel geri bildirimler almış. Harekete geç çalışmamızda, metaforlar var, biri de sporcu metaforu. Diğerleri kaşif ve tasarımcı. Sporcu metaforunda mutlaka bir spor dalı seçilmesi ve o spor dalında derinleşmeleri, teorik olarak o sporu bilmeleri gerekiyor. Arzu da hayatı boyunca tekvando yapmış ve bu spora dönmeye karar verdi. Antrenmanda omzunu sakatladı, tedavisi için benim de gittiğim bir doktora gitti. Omzunun tedavisi sürerken tekvandoya devam etti ve Avrupa şampiyonasına gitti. Ve derece alıp geldi.

 

Hayatlarında görünüşte çok büyük değişiklikler olmayabilir, süre 49 gün. Ancak hayata bakış açıları ve iş yapış şekilleri değişti. Bir hareketdaş şöyle dedi, “Bir çok arkadaşımın iki yılda yapamadığı şeyleri bana 49 günde yaptırdınız.” Ben de dedim ki, “Ben bir şey yapmadım, sen karar verdin ve yaptın.”

Kitabınızı biz de heyecanla bekliyoruz. Bibliyoterapi bölümümüzde muhakkak yer vereceğiz. Ayrıca sizi, sitemizde konuk yazar olarak ağırlamayı da çok isteriz. Yazınızda, etkilendiğiniz bir kitabı ya da filmi bizimle paylaşırsınız belki…

Çok teşekkür ederim, ben de çok isterim. Benim hayatımda martılar çok önemlidir. Richard Bach’ın Martı kitabı, hayatımı bir kerede değil, katman katman değiştirdi, değiştirmeye de devam ediyor. “Kitap ile Sohbeti” yapmamda, Martı kitabının etkisi büyüktür. Oradaki Martı Jonathan’ın müthiş çağrısı bana bunu yaptırıyor. Online dergimiz Martı Dergisi’nde, sosyal girişimimiz Martı Dükkanı’nda da yine aynı şekilde bu çağrının rolü büyük.

Gelecek 10 yıllık hayat planıma baktığımda; daha çok okumaya, daha çok konuşmaya, daha çok yazmaya, daha çok bireysel gelişim etkinlikleri yapmaya, değeri ve anlamı bilgiyle buluşturmaya devam edeceğimi söyleyebilirim.

Martı Dükkanı...

yaseminsungur2Martı Dükkanı’dan bahseder misiniz biraz da?

‘Martı Dükkanı’ yeni bir girişim, bir sosyal girişim. Kitabı olmayan çocuklara kitap hediye etmek için fon yaratmak üzerine yola çıktık, 2017 yılında bin kitap hediye ettik, Kitap ile Sohbet katılımcılarının desteği ve ayırdığımız fonu kullanarak. Amacımızdan ayrılmadan, anlamlı tasarım üreterek bir marka olma yolunda ilerliyoruz. Martı Dükkanı sosyal projemizin öncesinde bilgilerimizi, deneyimlerimizi paylaşmak üzere yola çıktığımız Martı Dergisi var, 8 yıl önce bizim ekiple “hayata dair, bireysel gelişim odağında #iyihaber ve #olumluiçerik üretmek için, fütürist Ufak Tarhan’ın deyimiyle #yeniçağdergisi çıkardık. Hala devam ediyoruz, çok yazarlı bir #blogdergi oldu MartiDergisi.com

‘Martı Dergisi’ kanatlarını gelişim için açmıştır. Ruhunu, tutkusunu Martı Jonathan Livingston’dan almıştır. Dünyanın en tanınmış martısı olan Jonathan Livingston. Konuşan bir martıdır, filozoftur, yaşam dersleri verir, gelişime inanır, özgürlüğün temsilcisidir. Yaratıcısı Richard Bach’la okuyanları bambaşka dünyalara götürürler. Benim için arkadaş çevremde ruhuna martı kaçmış derler. Ama bu Martı Jonathan. İşte böyle doğdu Martı Dükkanı da. Kadınlar tasarım ve üretim yapıyor, bu konuda pozitif ayrımcı olduk. Martidukkani.com ürünlerini E-ticaret web sitesinde ve Oyuncak Müzesi’nde satışa çıkardık.

Martı Dükkanı’nda, kadim şifa sembollerini martıyla buluşturma üzerine çalışıyorum. Bununla ilgili özel bir çalışmam da devam ediyor. Bu ara bu tasarımlar üzerinde çalışıyorum. Anlamları olan sembollerin martılarla bütünleştiği yeni ürünler hazırlıyorum. Bu yaptığımız örnekleri de üzerimde taşımayı seviyorum.

20171102_PD_YaseminSungur_Rop_MartiDukkani

yaseminsungur3

Peki, bu kadar çok faaliyetin arasında Yasemin Hanım’ın rutin bir günü var mıdır, varsa nasıldır diye merak ediyoruz? 🙂

Rutinlerim var ve bu rutinlerle yaşamayı seviyorum. Uyandığımda nefes egzersizlerimi yaparım. Kalkar kalmaz özel hareketlerim var. Limonlu su içerim. Aç karnına ceviz yerim. Aktar olan arkadaşım Ayhan Ercan’ın dükkanından aldığım macundan bir tatlı kaşığı yutarım. 10 yıldır salı günleri “Kitap ile Sohbet” dışında bir şey yapmam. Günümün nasıl geçeceğini o günün planında neler olduğu belirliyor. Eğitimler, danışmanlıklar, bireysel gelişim toplantıları. Seyahatler ve nerede ne iş olursa olsun adı ‘keyif molası’ olan zamanlar ayırırım kendime.

En önemli rutinlerimden biri, sabah kalktığımdaki şiir okumalarımdır. Başucumda muhakkak şiir kitaplarım vardır. Benim için edebiyatta önce şiir gelir, sonra öykü, roman ve biyografi gelir.

Her sabah gün yeniden başlıyor. Sadece o güne uyandığımız için bile birbirimize sarılmalıyız hatta bu sarılmalar bizim doğalımız olmalı diye düşünüyorum. Ailemle birlikte olduğum ortamlarda, sabah sarılmalarını çok severim. Evdekiler bundan bazen sıkılıyorlar ama ben yine de sarılırım onlara… (gülüşmeler).

Sonra sabahları keyifle kahvaltı yapmayı, müzik dinlemeyi severim. Film seyretmek de hayatımdaki önemli rutinler arasındadır. Geçen sene benim için çok özel bir seneydi. Kendime verdiğim “her gün bir film” sözümü tuttum ilk defa; 365 gün, 365 film seyrederek bir rekor kırdım (PD: aaaa, süper). Sinema dünyasının da, kitap dünyası kadar iz bırakıcı ve öğretici bir okul olduğu düşünüyorum. Görsel olduğu için de çok etkileniyor, filmlerden çok şey öğreniyorum. Haftada bir kitap okumayı ve her gün bir film (en azından iki günde bir film) seyretmeyi insanların hayatlarına dahil etmeleri diye düşünüyorum.

Kendini işe verip, bedenini ihmal eden kadınlardan biriydim eskiden. Yaşadığım hastalık ve kullandığım ilacın bana iyi gelmemesiyle birlikte çok kilo almış ve hareketlerim kısıtlanmıştı. Ancak bir süredir hayatımda -geç girmiş olsa da- yürüyüş var. Hemen hemen her gün en az 1 saat yürümeye, gidebildiğim her yere yürüyerek gitmeye çalışıyorum. Böylece hem zamanı etkin kullanabiliyorum, hem de yolda sesli kitap dinleyebiliyorum. Ayrıca 10 yılı aşkın süredir Fenerbahçe Parkı’na gidiyorum, orada yürüyorum, martılarla ve kedilerle buluşuyorum. Parkta benim bir ağacım var ve ağaç meditasyonu yapıyorum, Şaman kültüründen gelen, çok eski zamanlardan beri kullanılmış, kendime ‘ağaçla bütünleş’ dediğim bir an…

Tabii ki her gün mutlaka kitap okuyorum, çeşitli konularda yazarım. Evim, ofisim kütüphane gibi, her yerde kitap var; okumadığım kitaplar gözümün önünde, okuduklarım yanımda, okumayı bitirdiklerim kütüphaneye kalkıyor. Bu sırada okuduğum kitaplarla ilgili notlar alırım. Sürekli takip ettiğim sayfalar, yazarlar var, bir uğrarım. Çiçeklerimle ilgilenirim. Fotoğraf çekerim. Sosyal medyaya zaman ayırırım, sırayla hesaplarımı ziyaret ederim, yollarda olduğum zamanı özellikle bu iş için kullanıyorum. Facebook’da Kitap ile Sohbet sayfamızda okuduğumuz kitaplardan satırlar paylaşırız, bunları takip ederim. Instagram hesabım değerlidir, fotoğraflar eklerim her gün.

Ev işlerine pek zaman ayırmadığımı, yemek yapmaya az zaman ayırdığımı söyleyebilirim. Temizlik, düzen seven, dostlarla yemek yemeyi seven, leziz yemekler pişirmeyi ve güzel sofralar kurmayı seven bir kadınım. Ancak uzun bir süredir bu konularda stratejik! düşünüyor, çok planlı hareket ediyorum, etkin zaman ayırıyorum; sevmediğimden değil, önceliklerim farklı olduğu için. Hayatımızdaki kararlar ve seçimler hayatımızı oluşturuyor.

Şiiri çok sevdiğinizden bahsettiniz, sürekli başucunuzda bulunan şairler, yazarlar hangileri?

Şair kadınları okumayı seviyorum, Didem Madak, Gülten Akın, Sennur Sezer ve daha çok var.

Ülkemizden Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Ataol Behramoğlu, Sunay Akın, Murathan Mungan. Dünyadan Maria Rilke, Edgar Allan Poe, Emily Dickinson okumayı da çok severim. Hatta Emily Dickinson’un şu dizeleri hayata bakışımı anlatıyor.

“Bir tek kalbin kırılmasını önleyebilirsem,

Boşuna yaşamış olmayacağım.

Bir yaşamdan acıyı alabilirsem,

Ya da bir acıyı hafifletebilirsem,

Ya da bir ardıç kuşunu yeniden yuvasına koyabilirsem,

Boşuna yaşamış olmayacağım.”

Bence herkesin bir şiiri, bir şarkısı, bir kitabı, bir filmi, bir rengi, bir yemeği, bir çiçeği, bir kuşu, bir şehri olmalı. Farkındalık eğitimlerinde böyle seçimler yapmalarını ve kendilerini öyle anlatmalarını istiyorum, ancak bunları seçmekte çok zorlanıyorlar.

Kişi 10 tane konu seçip, kendisini böyle anlattığında insanlar onu daha güzel tanıyorlar. Mesela uzun süre birlikte çalışmışlar, ancak karşılarındakilerinin yaptıkları seçimlere çok şaşırıyorlar. Çünkü o yönlerini hiç görmemişler. İçimizde birkaç “ben” var, işte o “ben”leri çıkartmamız gerekiyor. Kurumsal hayatın çizdiği o sınırların dışına çıkabilmek için, içimizdeki katman katman ben’leri farketmemiz gerekiyor.

yasemin sungur7

Etkilendiğiniz kitap ve filmler hangileri? Bize ve okurlara önerileriniz?

İlk sırada Martı var, Richard Bach’ın kitabı. Antoine de Saint-Exupéry’den Küçük Prens. Sabahattin Ali’yi çok severim, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan okunmalı. Şöyle bir listem var.

Tanrılar Okulu – Stefano D’Anna

Nietzsche Ağladığında – Irwin Yalom

Parfümün Dansı – TimRobbins

Dorian Gray’in Portresi – Oscar Wilde

Sevgili Arsız Ölüm – Latife Tekin

Kadının Adı Yok – Duygu Asena

Ve Durgun Akardı Don – Mihail Şolohov

Su – Buket Uzuner

Son Ada – Zülfü Livaneli

Outliers – Çizginin Dışındakiler – Malcolm Gladwell

Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel García Márquez

Dört Anlaşma, Toltek Bilgelik Kitabı – Don Miguel Ruiz.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar

Kuvayi Milliye Destanı – Nazım Hikmet

Simyacı – Paulo Coelho

Filmler deyince defalarca seyrettiğim bir kaç film var.

Ölü Ozanlar Derneği – Peter Weir

Patch Adams – Tom Shadyac

Umudunu Kaybetme – Gabriele Muccino

Esaretin Bedeli – Frank Darabont

Forrest Gump – Robert Zemeckis

V For Vendetta – James McTeigue

Bir Rüya İçin Ağıt – Darren Aronofsky

Akıl Oyunları – Ron Howard

Avcı – Michael Cimino

Ağır Roman – Mustafa Altıoklar

Selvi Boylum Al Yazmalım – Atıf Yılmaz

Yağmur Adam -Barry Levinson

Narayama Türküsü – Shohei Imamura

Dersu Uzala – Akira Kurosava

Whiplash – Damien Chazelle

Plazadan Dünyaya’yı ilk duyduğunuzda ne düşündünüz? Bizimle tanıştıktan sonra, şimdi ne düşünüyorsunuz? 🙂

“Plazadan Dünyaya” sıcak bir his, ılık bir esinti hissettiriyor. Plazaları sevmiyor olmamın bunda etkisi büyük. Plazada çalışmayı istemem, hatta iş için gittiğim zaman da sıkılıyorum. Ben sokak insanıyım, AVM’leri de sevmem mesela. Bu nedenle ‘Plazadan Hayata’ deseydiniz de çok severdim, ‘Plazadan Dünyaya” da pek güzel olmuş.

Ve şimdi de karşımda güzel, genç bir enerji, bir şey yapma isteğinizi görüyorum. Yazılarınızı ilgiyle okuyorum. Umarım daha çok insana ilham verirsiniz. İnşallah birlikte de bir şeyler yaparız (PD: Biz de çok isteriz!).

Yasemin Hanım, çok teşekkür ederiz. Harika bir sohbetti…

Ben teşekkür ederim, sevgiyle nefes alalım, sevgiyle bakalım, önce kendimize sonra da başka her şeye…

20171102_PD_YaseminSungur_Rop_Uclu

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı Kahve mi? Kahve
  2. Vezir mi piyon mu? Piyon
  3. Uçak mı yelkenli mi? Yelkenli
  4. Pizza mı lahmacun mu? LahmacunY
  5.  Topuku ayakkabı mı babet mi? Spor ayakkabı (kahkahalar)
  6. Rakı-balık mı, şarap-peynir mi? Şarap peynir
  7. Tek mi çift mi? Çift
  8. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan? Her şey yumurtadan (kahkahalar)

 

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir