Yazarak Kendini Bulan Mühendis

Özgür Üstün kimdir?

ozgur ustun profilBaşarılı bir eğitim hayatından sonra kurumsal hayata hızlı bir giriş yapmış, konuşmaktan çok kendini yazarak ifade etmeyi seven, hem mühendis hem yazar hem de dil öğrenmeye meraklı biri Özgür Üstün. Özgür ile, kurumsal hayatını, yazmayı, edebiyatı, yazarları, Mersin anılarını (anılarımızı ;)) ve son kitabı Simurg’u konuştuk.
Tam böyle bir giriş yapmıştık ki;  Özgür’ün işten ayrılma haberini aldık. Aslında şaşırmadık ama bu kadar da çabuk beklemiyorduk 😉 Hayallerini gerçekleştirdiğin ve daha nice kitaplar yazdığın yeni bir hayatın olsun, Özgür…
Merhaba Özgür, hoş geldin 🙂 Kendini kısaca tanıtır mısın? Nerelisin, nerede büyüdün, nere(ler)de okudun?

1978 Tarsus doğumluyum. Baba tarafım Malatyalı, anne tarafım Mersinli. 1984’e kadar Çankırı ve İstanbul’da yaşadık, sonra Mersin’e taşındık. Annem ilkokul öğretmeni. Hatta ilkokulda iki sene benim de öğretmenim olmuştu. Neyse ki Mersin’e taşındıktan sonra bu durum değişti 🙂 . Ortaokul ve liseyi İçel Anadolu Lisesi’nde okudum. Üniversite ise ODTÜ Kimya Mühendisliği Bölümü… 2001’de üniversiteden mezun olduktan hemen sonra askerliğimi yaptım. 2003 yılından 2018 yılı ağustos ayına kadar da Mersin’de Şişecam’a bağlı Soda Sanayi Fabrikası’nda çalıştım.

Kimya mühendisliği okumak senin tercihin miydi? Ailenin etkisi oldu mu tercihlerinde?

O dönem, endüstri, bilgisayar, elektrik-elektronik mühendisliği gibi bölümler çok popülerdi. Gerçekten kendi istediği bölümü tercih eden çok nadirdir diye düşünüyorum. Herkes standart bu bölümleri ve ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi okulları tercih ediyordu. Ben de bu bölümleri tercih ettim ama ailem İstanbul’u istemediği için Ankara’daki okulları yazdım ve annemin son benimse ilk tercihim ODTÜ Kimya Mühendisliği’ni kazandım 🙂 .

Peki, üniversite sınavına gireceğin dönemde bahsettiğin bölümler (endüstri, bilgisayar mühendisliği vb.) bu kadar popüler olmasaydı ve kimsenin sana tepki vermeyeceğini bilseydin hangi bölümü tercih ederdin? Ne okumayı hayal ederdin?

Muhtemelen İngiliz veya Alman Dili ve Edebiyatını tercih ederdim. Dil öğrenmeye yatkınım. Tabii bunu sonradan keşfediyorum, lisede çok da farkında değildim. İngilizceyi okulda öğrendim ama İtalyanca ve İspanyolca’yı kendim evde çalışarak öğrenmeye başladım. Herhangi bir “dil ve edebiyat” bölümünde okusaydım; 3-4 dil bilen, tercümanlık, kitap çevirisi vs. yapan biri olabilirdim. Açıkçası çok da isterdim böyle bir işi. Hem kitap okumayı, hem de dil öğrenmeyi seviyorum… Sanırım sayısalı tercih etmezdim 🙂 .

Üniversiteden mezun olduktan ve hemen akabinde askerliğini yaptıktan sonra Mersin’e dönüyorsun. Ankara ya da başka bir şehir yerine neden Mersin?

Üniversiteden mezun olduktan sonra –ailem orada yaşadığı için- Mersin’e dönme düşüncem hep vardı aslında. Ama yine de okul bittikten sonra bir dönem Ankara’da birkaç firmaya iş başvurusu yaptım. Öğretmen çocuğu iseniz maddi olarak çok rahat okuyamıyorsunuz. Haliyle sonrasında da aileye daha fazla yük olmamak için hemen bir iş bulmak ve para kazanmaya başlamak istiyorsunuz. Yaptığım iş başvurularının bir tanesine kabul edildim ancak ücreti çok düşüktü. O dönemde ailemden maddi destek almadan Ankara’da yaşayabilmem için “para” önemli ve öncelikliydi. İşi kabul etmedim ve askere gitmeye karar verdim.

Ben askerdeyken eşim Şafak Ankara’da yüksek lisans yapıyordu. Benim için Mersin’deki Şişecam’a bağlı Soda Sanayi Fabrikası’na iş başvurusu yapmıştı. Askerden döndükten sonra görüşmeye gittim. Hem ücret iyi olduğu için hem de Mersin’de çalışacağım için kabul ettim. Sonrasında neden başka işe girmedin derseniz… Aslında çeşitli girişimlerim oldu ama iş yerimdeki huzurlu ortamı bırakmak istemedim. Bir sürü yeni insanla tanışmış, güzel dostluklar kurmuştum. Artık ailem olan bu insanlardan kopmak zor geldi ve kaldım. Açıkçası sonrasında da bir arayışım olmadı. Eşim de Ankara’dan dönüp Adana’da çalışmaya başladı. İkimizin ailesi de zaten Mersin’de yaşıyordu. Dolayısıyla farklı bir yerde yaşamak için ne manevi ne de maddi bir gerekçemiz vardı. Hayatımızdan memnunduk yani Mersin’de.

Bu konforlu alanın içinde “başka birşeyler de yapmalıyım!”, “hayallerim vardı benim…” dediğin zamanlarda mı “yazmayı” keşfettin? Yoksa hep hayatının bir parçası mıydı?

Lise ve üniversite yıllarımda da yazardım aslında. Ama tabii o zamanlar yazdıklarımın temelinde daha çok aşk meşk vardı 🙂 . İnsanı yazmaya iten en net duygu sonuçta. Kadına aşk, memlekete aşk, doğaya aşk… Çalışmaya başladıktan sonra birkaç sene yazmaya karşı böyle bir hissim olmadı. Çünkü hem duygusal anlamda hem de kendini ifade edebilme anlamında sonradan açılan biriyim (Şu an çok konuşuyor gibi görünüyor olabilirim ama aslında konuşmayı çok sevmem de işte başladığım zaman duramıyorum. (kahkahalar)

Yalan nedir bilmediğimiz ortaokul ve lise yıllarında kendimi ifade etmekte çok da zorlanmadım açıkçası. Çünkü etrafımda hep rahat konuşabildiğim insanlar vardı. Haliyle onlarla kolay ilişki kurabiliyordum. Ancak iş hayatı başladıktan sonra durum değişti. Okul yıllarındaki o ekip dağıldı. Etrafımda artık kolay iletişim kurduğum insanlar yoktu. Bir tek eşim Şafak vardı yanımda. İşte o dönemde bir şeyler birikmeye başladı bende. Çünkü kendimi ifade edemiyordum. Daha doğrusu hiç tanımadığım insanlarla nasıl iletişim kuracağımı bilmiyordum. Oysa eskiden arkadaşlarımla davetsiz, ilave bir çaba göstermeden iletişim kurabiliyor ve vakit geçirebiliyordum. Bu insanlar hayatımdan çıkınca bunalıma girdim, yaklaşık bir buçuk sene kadar. İnsanlardan uzaklaşmaya başladığımı fark edince de psikoloğa gitmeye karar verdim. Netice olarak insanlarla iletişim kurmayı baştan öğrendim ve bu konuda kendimi bir miktar geliştirdim 🙂 . Her halükârda, etrafımda hiç kimseyi bulamasam bile kendimi yazarak ifade etmeye başladım.

Aslında ilk yazmaya başladığımda yazdıklarımı kimseye anlatmak ya da kimseyle paylaşmak gibi bir isteğim yoktu, çekinirdim. Sanki soyunmak, işte ben buyum diye göstermek gibi gelirdi. Sonra zamanla çıplaklığın doğal bir şey olduğunu, insanların bunu nasıl algıladığının tamamen hayata bakış açılarıyla ilgili olduğunu anladım. Zaten karşındaki kişi senin çıplaklığını tehdit olarak görmüyorsa o anda, oturup seninle konuşmaya başlıyor. Böylece yalansız, dolansız, oyunsuz ilişki kurabiliyorsun. İşte yazmaya böyle başladım. Çok mu uzattım acaba?

Yooo hayır, aksine samimi açıklamaların için çok teşekkür ederiz.
Yazmaya başladığın 2000’li yılların ortalarında, dünya olarak yavaş yavaş dijitalleşmeye de başlamıştık. Blog yazarak dijital bir günlük tutmayı düşünmüş müydün?

Her ne kadar teknolojiye yakın olsam da mezun olduğum dönemde bilgisayar benim için çok da ulaşılır değildi. Ayrıca çevremde yazdıklarını dijital ortamlarda paylaşan insan da çok yoktu. Blog 3-4 sene önce hayatıma girdi. Bir denemek istedim ama sanırım blog yazmak pek bana göre değil.

Her ne kadar şu anda yazılarımı bilgisayarda yazıyor olsam da yazdıklarımı elimde tutmak istiyorum. Kitabı elime alarak okumayı seviyorum. Çünkü hem fiziksel bir bağ kuruyorsun hem de sayfalarını çevirdiğinde sesini duyuyorsun. Birkaç duyuyu birden harekete geçiriyorsun. Bir de şu var; bilgisayarda yazdığım yazılarımı okuduğumda önce beğeniyorum. Sonra çıktısını alıp tekrar okuduğumda, kullandığım bazı kelimeleri beğenmiyorum, duyguyu tam olarak anlatamadığımı ve yazım hatalarını fark ediyorum. Sonuç olarak; hikâyenin ana hattı kalsa bile yarısını değiştirmiş oluyorum.

Tabii ki günümüzde daha çok insana ulaşabilmek için teknolojiyi, özellikle sosyal medyayı yakından takip etmek gerekiyor. Çünkü insan; yarattığının, yazdığının, çizdiğinin başkaları tarafından görülmesini hatta tüm bunları yaparken hissettiği duyguların bile anlaşılmasını istiyor.

Benim yazılarımı ilk okuyan Şafak’tır ve genelde beğenir 🙂 . Bir şeyin ilk olması, kendisinin yapmadığı bir şeyin yapılıyor olması onu mutlu eder. Evet bu benim için bir artı ama bir de beni tanımayan ve böyle her şeye heyecanlanmayan birisini bulup daha eleştirel okumasını istemem lazım. İşyerinde yazmaya meraklı bir arkadaşımla yazılarımı paylaştığımda ondan daha objektif yorumlar alırdım. Hatta zaman zaman yol gösterirdi.

Simurg...

Peki, Simurg’u okuyacak olanları neler bekliyor? Ve kitabının adı neden Simurg, senin için özel bir anlamı var mı?

Simurg ikinci kitabım. Samimi olmak gerekirse, benim için önemi birinci kitabımdan daha fazla. Çünkü yarı otobiyografik. Kitaptaki karakterler bir şekilde hayatıma girmiş insanlar. Bir kısmı belki okumayacak, bazıları belki aramızdan ayrıldı ama aklımda kalmış özellikleri ile hatıratımda yer alsınlar istedim. Bir bakıma onları onurlandırmak istedim.

Kitabın adına gelince… Zümrüd-ü Anka’nın İran mitolojisindeki karşılığı Simurg, Otuz Kuş anlamına gelir. (Pek çok kez dünyanın yok oluşuna şahit olmuş efsanevi bu kuş, bir yoruma göre de Tanrı’yı simgeler.) Onu bulmak, ona ulaşmak için yedi zorlu vadiyi aşması gereken kuşlardan zorlukları aşabilen otuz tanesi, Kaf Dağı’na ulaşır ve aslında Simurg’un kendileri olduğunu (otuz kuş) görür/anlar. Özü ise şudur: arayış denen o yolculuk kendine yapılan bir yolculuktur. Çetindir. Kendini bulmak demek yeri geldiğinde kendinden/benliğinden vazgeçebilmek demektir.

Kitap da bu arada yedi bölümden oluşmakta; garip bir tesadüf işte 🙂

simurg 3

Bir yandan kurumsalda çalışırken bir yandan da kitap yazmaya nasıl vakit ayırabildin?

Şöyle karışık bir girişle başlayalım:

Her ne kadar roman için instagramı aktif kullansam da benim asıl sosyal medya mecram Linkedin diyebiliriz. Ve orada büyük şirketlerin yüksek kademelerindeki yaşını başını almış kimselerin “İşe alacağınız kişinin mesleki özelliklerine baktığınız kadar, hobisi olup olmamasına da bakın” şeklinde paylaşımlarını görüyorum, seviyorum.

Bu ne demek? Şu demek: Kendisine ayıracak vakti olmayan, iş dışında bir faaliyetten keyif almayan adama dikkat demek 🙂

Yazmaya gelince… O benim için hobi değil, asla da olmadı. O bir ihtiyaç. Acıkmak gibi bir şey. Nasıl üzüldüğün zaman kendini tutamıyor ve içini dökmek için ağlıyorsun, işte yazmak da benim için tam da böyle bir tepki. Gün içinde yaşadıklarımı, hissettiklerimi kelimelere dökmek zorundayım. Bu benim için; o anki ruh halimin, psikolojik durumumun fotoğrafını çekmek gibi bir şey. Yazdıklarımı sonra okuyunca kendi kendime “Buna mı üzüldün?” demek de iyi geliyor bir yandan. Mutluyken yazabilenlerden değilim, çünkü mutluyken o anı yaşamakla meşgul oluyorum.

Ve “zaman bulmak” kavramı bir ütopya değil, istenirse bulunuyor 🙂

Yani özetle diyorsun ki, “bir çalışan her ne olursa olsun, iş- özel yaşam- hobi dengesini kurmalı.” Tam bizim savunduğumuz şey…

Kesinlikle. Bir kere beynin sürekli yeni bir şeyler öğrenmesinin, değişik deneyimler yaşamasının, bazı hormonları tetiklemesi ve beyni dinç ve sağlıklı tutması gibi son derece fizyolojik bir gerçek var. Örneğin, -yine Linkedin’de okumuştum- bir enstrümanı çalmayı öğrenmeye çalışırken, beynini o güne kadar kullanmadığın şekilde kullanıyormuşsun. İnsanlar bunun farkında değil sanırım. Ama bir başladın mı da kendini durduramıyorsun. Örneğin Şafak, 35 yaş civarı koşmaya başladı, o güne kadar koşmakla hiç ilgisi olmamıştı. Ama koşmak onun beyninde öyle hormonları tetikledi, onu öyle mutlu etti ki, yarı maraton vs. koşmaya başladı. Kimse durduramıyor yahu 🙂 Velhasıl sporun hem fiziksel hem de beyinsel aktivite olarak o kadar çok faydası var ki…

Herkesin hobisi olsun demiyorum, hobisi olmayan bunun acısını zaten yaşar diyorum.

İnanır mısın, sonrasında ne yapacağını bilmediği için emekli olmak istemeyen insanlar tanıyoruz, ne kadar acı aslında. Bu arada koşmanın bağımlılık yarattığını da ilk kez duymuyoruz 🙂 Merve Ülker ve Dilem Koçak’a selam olsun!
(Bu arada Şafak da geliyor..)

(Şafak): Helloooo

Hellooo

Sitenize bayılıyorum. Özellikle ekran duvar kağıdı görselinize bayılıyorum, bilgisayarıma yaptım, sürekli gözümün önünde. Konseptiniz çok güzel, emeğinize, yüreğinize sağlık.

Çok teşekkür ederiz 🙂
cloud
Söz konusu duvar kağıdımız 🙂
(Sohbetin devamında ortak tanıdıklar, tanışıklıklar çıkıyor. İrem’le Şafak aynı yazlıktanlarmış mesela. Mersin küçük yer, ne yapalım:) )
(Röportaja dönüyoruz)
Özgür, söylediklerinden anlıyoruz ki, sen çocukluktan beri gelen bir ihtiyacını gidermek için yazıyorsun. Peki onun öncesinde hayatında okul dışında ne vardı?

Bir kere spor hep vardı. 1984 yılından itibaren günde yazın 4, kışın 2 saat (Mersin’de yıl iki mevsimdir) futbol örneğin. Amatörce ama hayatımda hep oldu. İş hayatında da iş arkadaşlarıyla (bazen iş yerinde de olmak üzere) en azından haftada bir halı saha şeklinde devam etti.

Müziği hep çok sevdim, Ortaokuldan beri arkadaşlarımın etkisiyle deli gibi müzik dinlerim. Üniversitede Gökçe adında bir arkadaşım vardı, onun arşivi sayesinde çok çeşitli müziklerle tanıştım ve ufkum gelişti. Biraz bağlama çalarım ama istediğim kadar iyi olamadım hiçbir zaman. Bundan 3-4 yıl kadar önce hayatım boyunca istediğim bateri kursuna başladım, sonra bas gitar denedim. Öğrenemedim ama denedim yani:) Yakında üflemeli bir çalgı öğrenmeyi düşünüyorum.

Yazma çalışmalarına ailenin tepkisi nasıldı? “Sakın işini bırakma” dediler mi mesela?

İlk kitabımı 2009-2010 gibi yazdım, 2011’de basıldı. Basımdan 1-2 ay sonra ikinci kitabı yazmaya başladım. Taslağını birkaç ayda hazırladım ve ham halini birilerine okuttum. Sonra yazmaktan uzaklaştım ve işe ağırlık verdim. Kitaba 2 yıl sonra tekrar döndüm. Çünkü kitapta ailem ve arkadaşlarım var, onlara bir şey olmadan bu kitabı okusunlar istedim. Aile üyeleri ilk okuduklarında tabii ki kitabı sevdiler, kapağı güzelmiş bir kere 🙂

İşi bırakıp tamamen yazmaya yönelmek aklımda var. Ailem de bunu biliyor ve beni destekliyorlar. “Mutsuzum, nefes alamıyorum” dediğimde beni anlıyorlar.

Çok şanslısın. Çok rastladığımız bir durum değil. Sen yine istediğini yapacak olsan da ailenden destek görmen seni rahatlatıyor. Eşlerin birbirlerini desteklemeleri de çok önemli.

Tabii ki. Örneğin ben, Şafak’ın ütüleri ütücüye bırakma hobisine çok saygı duyuyorum. Hatta ütücüye bizzat götürerek ona destek oluyorum. (kahkahalar)

Özgür Üstün nasıl yazıyor?

Kitabı yazdım, bir sene ara verdim, sonra döndüm dedin ya, Özgür Üstün nasıl yazıyor?

Örneğin şu an oturuyoruz ya, bu an aklıma bir şey gelirse buradan kalkıp onu yazmam lazım. Bazen bu gece oluyor, kalkıp yazıyorum. Yoksa unutuyorum ve bir daha benzer bir şey yazamıyorum. Bu, birkaç kez başıma geldi ve hiç hoş bir his değil. Baştan kısa bir hikâye mi yoksa roman mı olacağını düşünmeden yazıyorum. Biçimine sonra karar veriyorum.

Bu arada kitaptaki hikâyeye benzeyen ama daha sonra çekilmiş olan bir film var. (kitabı okuyacağımız için filmin adını öğrenmek istemedik.) Aslında biraz tedirgindim intihal olduğu düşünülür mü diye ama aslında benden almış yani… (gülüşmeler)

1, 1,5 sayfa yazdıktan sonra oradaki hikâye hoşuma giderse devam ediyorum. O hikâye sonra bir kitaba dönüşüyor. Son kitapta kafamda ana tema ile ilgili bir kurgu oluştu, sonra karakteri oluşturmaya başladım. Sonra “neden bu adam ben olmayayım?” dedim ve kitabın temelini buna oturttum.

Bu arada bu kitabı beklerken yazdığım deneme tarzı bir şeyler de var. Şu anda onun üzerinden geçiyorum. Daha çok blog yazısı formatında ama bu benim en sevdiğim format. Roman kurgusunu düşünmeden başlıyorum başta, sonra ilk birkaç sayfadaki karakterleri birbirlerine bağlayabilirsem bu romana dönüşüyor.

Yani Orhan Pamuk gibi günde belli saatler masa başında çalışma durumun yok. Peki müzik aletlerinde olduğu gibi yazma konusunda da daha tecrübeli birinden ders alma gibi bir düşüncen oldu mu?

Bir gün bir yerde bir ilan görmüştüm ve katılmayı düşünmüştüm ama sonra kendi kendime dedim ki “tamam bunun bir tekniği vardır belki ama kendi yazdıklarıma baktığımda amatörce olsa da çıkan sonucu fena bulmuyorum.”

Çünkü kendi okuduğum şeyi sevmeyi çok önemsiyorum. Son kitabı örneğin, basıma hazırlamadan önce 100 ya da 150 kere okudum ve her seferinde bir şeyleri düzelttim. Yine de hala elime alıp okuduğumda beğeniyorum. Ne güzel yazmışım, aferin bana 😉 (gülüşmeler)

Tabii şimdi bunu okuyanlar, eğer gözümden kaçmış bir hata varsa “yuh, 150 kere okumuş, hala hata var” diyebilirler (kahkahalar)

Peki, en sevdiğin yazarlar?

Jack Kerouac, okunuşunu çalıştım (gülüşmeler), Sabahattin Ali, Sait Faik… Anlatımının sadeliğini ve basitliğini çok seviyorum, hatta çalışırken arada kısa bir bölüm okuyup işime devam ettiğim bile oluyor.

Yabancılardan Goethe’nin “Genç Werther’in acıları” kitabını çok seviyorum. Karakterin yaşadıklarını o kadar kendime paralel bulmuştum ki, o tadı bir daha alamayacağım endişesiyle kitabı okumadım. Kosinski’nin Boyalı Kuş’unu da çok severim. Bir sürü isim var: Henry Miller…

Yeni dönem peki?

Ne kadar yeni dönem bilmem ama Haruki Murakami. Yerli ise Hakan Günday; onun iki kitabını okudum ve çok sevdim.

Biz de bayılıyoruz ona. Şahsiyet dizisinin senaryosunda da çok başarılı. Diyaloglar inanılmaz. Tavsiye ederiz.

Not aldım.

Bu arada… Kitabı yazma süreci uzarsa kitap evrimleşirken sen de evrimleşiyorsun. O dönem okuduğum kitaplar da yazım tarzımın o bölümünü etkiliyor, sonradan okuduğumda bunu fark ediyorum. Toplamda bir tarzı olsa da kendi içinde de dili değişiyor kitabın.

Kitabını okuyup bibliyoretapi bölümümüzde yazmak için sabırsızlanıyoruz.

simurg 2

Bize başucundan ayırmadığın 3 kitabı sayabilir misin?

Boyalı kuş (Kosinski), Aylak Adam (Yusuf Atılgan) ve Oğlak Dönencesi (Henry Miller). Ama bunlar dönem dönem değişiyor, buna seneye başka bir cevap da verebilirim.

Gelecek planları...

Peki bundan sonraki planların neler?

Tamamen yazarlığa adım atma konusunda korkularım var. Sadece işle ilgili değil aslında, bir kararı uygulayıp hayatını değiştirmek, kendi korkuların olmasa bile ailenin, sevdiklerinin korkularını üstlendiğin için zor. Zaten insan korkmaya çok müsait. Bir şeyler başardıysa, bugünlere gelmesi de korkarak oldu. İşte tam bu noktada o korkularının üzerine gidip kendine tekmeyi basması gerekiyor.

Sürekli aklımda olan bir hayalim var. Hatta bazen kendi kendime, “ulan yeter, her topluca oturduğumuzda bundan bahsediyorsun?” diyorum. Hayalimi, hayata geçirecek noktaya gelmeden bahsetmek istemiyorum. Gerçekten tadı kaçıyor hikâyenin.

Bizce en kötü kısmı hayal kuramamak. Çoğu insan hayal edemiyor, o yetisi yok artık. Yoksa hayal kurduğun sürece, gerçekleşmemesi için bir sebep yok. Dediğine katılıyoruz, kurduğun hayali sürekli düşündüğünde o artık hayal olmaktan çıkıyor. Olmuş bitmiş gibi algılıyorsun ve artık onu gerçekleştirmek için çabalamak istemiyorsun.

Çok güzel bir noktaya geldiniz. Bir yerde okumuştum: “Sen bir hayali tekrar ettikçe, zihnin de bunu gerçek bir anıya dönüştürüyor”. Böylece sürekli hem hayali hem de hayal kırıklığını yaşıyorsun. Hatta fizyolojik acısını bile hissedebiliyorsun.

Peki, bir mühendis-yazar olarak Mersin’de yaşamak nasıl? Yazarlık daha çok İstanbul’da gelişen bir piyasa olarak düşünülür ya sanki, o yüzden soruyoruz.

Aslında Mersin’de yaşamak başlı başına bir röportaj konusu olabilir (kahkahalar). Neredeyse 34 senedir burada yaşıyorum. İstanbul’un çok kalabalık olması, belki çok alışamadığım için, beni korkutuyor. Gezmek için İstanbul’a gitmeyi seviyorum ama yaşamak için İzmir’i daha çok tercih ederim. Piyasa konusuna gelince tabii ki İstanbul ile Mersin arasında ciddi fark var.

Geçenlerde Facebook’ta bir hesap oluşturdum. Kitabımın tanıtım için hedef kitlesi olarak İstanbul, İzmir, Ankara, Adana ve Mersin’i seçtim. Sonrasında istatistiklerde, en fazla etkileşimin İstanbul’da olduğunu gördüm. Arkasından, (nüfus orantılı olarak) Ankara, İzmir ve Adana geliyor. Mersin’de ise sadece 1 kişiye ulaşabilmişim.

ozgur ustun 2

Herkeste bir Ege-Akdeniz kasabasına kaçayım isteği vardır ya, o açıdan Mersin’de yaşamanın avantajını kullanıyor musun?

İnzivaya çekilerek, kalabalıktan, gürültüden uzakta rahat yazmak anlamında diyorsun sanırım. Demin Orhan Pamuk’un günde 8 saat yazdığından bahsetmiştin. Benim masa başında oturup da 8 saat yazmam mümkün değil. İlham gelmişse her yerde yazarım, o konuda bir sıkıntım yok. Mesela kitabın sonundaki hikâyeyi –ki yazarken kitabın sonu olduğunun farkında değildim- balkonda otururken 15-20 dakika içerisinde yazdım.

Mersin’de inzivaya çekilmek için yaylaya gidersin; doğanın içinde, bunaltıcı sıcaktan uzak bir şekilde yazabilirsin. Ya da bir kasabaya, deniz kenarına da gidip yazabilirsin. Bu, bence kişinin nasıl bir ortamda yazabildiği ile alakalı. Mutluyken yazanlar olduğu gibi yazamayanlar da var. Benim yazabilmem için rahatsız, mutsuz olmam lazım. Önce bir hikâye oluşturmam gerek. Mesela buruk bir aşk hikayesi. Özünde yaşanamayacak ama belki de kısmen yaşanabilen, sonu hazin olan bir hikâye. O acıyı hissederek; bir yandan keyifli, bir yandan o acıyı yansıtan bir şeyler yazmam lazım. Benim de temel dürtüm bu.

Mesela tamamen farklı bir tarzda yazabilir miyim? Böyle bir geçiş yapabilir miyim diye de merak ediyorum. Ama bundan sonra yazacağım her kitapta, kadın-erkek ilişkisi olacak. Böyle bir ilişkiyi her hikâyede aynı şekilde göreceksiniz anlamında demiyorum tabii. Her hikâyede farklı bir anlatımla göreceksiniz. Bundan keyif alıyorum.

Peki, yazarlıkla ilgili -paylaşmak istersen- hayalini öğrenmek isteriz. Bu, uçuk bir hayal de olabilir, gerçekçi de…

Çok değişik sorular oldu (kahkahalar).

Yazarlıkla ilgili değil ama hayalim… Bir dönem araştırmıştım ama gerçekleştirmek mümkün olmadı. Olimpos, Adrasan gibi bir yerde, bir pansiyonumun olması. Çok orijinal bir fikir değil, farkındayım. Ben de birçok kişi ile aynı hayali paylaşıyorum. Ama başka bir hayalim daha var. Bu söylediğim, daha normal, daha ulaşılabilir, daha gerçekçi olanıydı.

Fantastik olan: Bir karavanla seyahat ediyorsun. Yoldayken insanlara bir blog vs. bir ortamdan ulaşarak konum gönderiyorsun, konumu gören insanlar sana ulaşıyor ve yolculuğun belirli bir kısmında karavanda seninle yolculuk ediyorlar. (PD: vayyyy, süper).

Örneğin; Mersin’den yola çıkıyoruz, hedefimiz Antalya. 480 km’lik yolculuğu, tahmini süreyi, mola noktalarını vb. bilgileri blogtan veya sosyal medyadan paylaşıyorum. Sonrasında Kaş’a ya da ne bileyim dağ tarafına, belki İç Anadolu’ya geçiyoruz. Sen ilk konumu ve önümüzdeki 1-2 günün rotasını görüyorsun, dahil olmak istediğin yeri ve kişi sayısını haber veriyorsun. Ben de o günleri sana bağlıyorum. Benle/ bizle 1 kişi, 3 kişi, kaç kişi gelecekse artık birlikte devam ediyoruz yola.

Bu hayalden bir kitap daha çıkar (kahkahalar). Hatta güzel bir film de olabilir, yol hikayesi…

Olabilir tabi. Biraz zaman ister ama neden olmasın. Bir kere gezmek, görmek vs. insanlarla tanışmak; evet. Bir yerde sabit kalmıyor olmak; evet. Karavan hayatı; evet. Onun zorlukları falan filan; evet. Karakter olarak aslında bir sürü şeyi tek seferde halledebiliyorsun. Gerçi yeni insanlarla şu kadarcık alanda ne kadar geçinebilirim bilmiyorum ama… (kahkahalar).

O kadar kötü olursa, yolda bir yerde bırakırsın artık (kahkahalar).

Zaten işin güzel tarafı da o. Seninle şuradan şuraya kadar, diğeriyle buradan buraya kadar gibi. En baştan böyle anlaşıyoruz.

Hayattaki amacın nedir? (Zeynep): Mesela benim hayattaki amacım paylaşmak. Çevremdekilerle onların görmediği bir yönü, kendi açımdan paylaşmak. Sevgimi, enerjimi, yaptığım işi, yaptığım yemeği gibi. Ben bu dünyaya paylaşmak için gelmişim sanırım…

Paylaşmak için herkesin araçları farklı, mesela sizin insanlara ulaştığınız dijital bir platformunuz var. Gecenin bu vaktinde oturmuş tanımadığınız bir adamla (en azından biriniz için) (kahkahalar) saatlerdir konuşuyorsunuz. Sürekli bir paylaşım halindesiniz, paylaşmadan duramıyorsunuz, temel dürtünüz bu. İşte benimki de yazmak.

Yazarak paylaşmak da diyebiliriz belki.
imza gunu 1
İmza gününden

imza gunu 2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Plazadan Dünyaya'ya öneriler 😉

Peki, Plazadan Dünyaya’yı ilk duyduğunda (kahkahalar duramıyordu) ne düşündün? İlk duyduğunda, “ya Zeynep ne bu ya?” mı dedin? Sonrasında ne hissettin? Şöyle yapsanız daha iyi olur diyeceğin önerilerin var mı?

İlk başta “Zeynep gene bir şeyler yapmış” dedim. (kahkahalar). Malum Zeynep gezer, tozar, yemekten bahseder, mekândan bahseder, fotoğraf çeker falan filan. Onda sürekli bir faaliyet var; onun enerjili, içten yanmalı bir hali var (kahkahalar).

Plazadan Dünyaya’yı ilk gördüğümde ilginç geldi ama çok ciddi bir şey gibi de görmedim. İşin açıkçası o dönem sosyal medya hesaplarım da yoktu, çok net bir şekilde ilgilenemedim. İnternetten kendim girmem lazım, iş yerinde böyle sitelere giriş iznimiz yok. Eve geldiğimde de konuyla ilgili bir şey duymuş olmam lazım; yani öyle hop diye Zeynep-İrem ve Selin bir şey paylaşmıştır herhalde, okuyayım diyemiyorsun. Şimdi özellikle instagram’dan daha rahat takip edebiliyorum. Postu gördükten sonra profildeki linke tıklayıp, yazıya gitmesi çok keyifli. Bunu somut bir veri olarak kenara koyuyorum.

Bir de sözlük hikayesi bana göre çok ilginç, çok da keyifli. Bu paylaşımlarınıza –ekşi sözlükte olduğu gibi- entry falan dışardan katkı bile sağlanabilir, belki. Dışardan kelime kabul ediyor musunuz bilmiyorum da.

Tabii ki kabul ederiz. Varsa böyle bir kelime hemen gönder yayınlarız.

Instagram’dan sizi takip edenler de katkı sunmak istedikleri şeyleri paylaşsalar güzel olur bence. Hem bu, etkileşimin artmasına da olanak verir. Aslında PD Sözlüğü’ndeki kelimelerde siz hem sözlük anlamını veriyorsunuz, hem de kendi yorumunuzu katıyorsunuz. Sadece budur demiyorsunuz, yorum kattığınız için etkileşim başlıyor zaten. Bu açıdan ilave bir güzelliği var, sözlüğün.

(Zeynep): En çok “kulaklık” kelimesini yayınladığımızda hissetmiştim. Ekip olarak Kadıköy’deki Starbucks’ta konsantrasyonumuzu sağlayıp da çalışmaya çalışırken 1-2 dakikada yazdık kelimeyi. Bizi takip edenleri de bayağı etkiledi herhalde, üzerine çok yorum geldi.
(İrem): Aynı şekilde nezaket kelimesi de çok etkilemişti. Nezaketin saflık olarak sayıldığı bir dünyada yaşıyoruz, nazik/kibar olduğunda saf olduğun düşünülüyor. Herkes bir kurnazlık peşinde sanki.
Bunun gibi bir sürü örnek var; gerçek, pinhan, adalet gibi. TDK anlamı dışında bizim için ne ifade ettiğini de yazıyoruz. Çünkü bir kelime dediğin gibi, bir kelimeden daha fazlası olabiliyor bazen. Siyasete girmiyoruz belki ama günün anlam ve önemine uygun kelimeler de yayınlıyoruz, kendimizce söylemek istediklerimizi söylüyoruz aslında.

Çok güzel bir şey bu, böyle tatlı tatlı … (kahkahalar).

Bu arada demin aklımdan geçiyordu da şimdi söyleyeyim. Son 15-16 senenin, siyasi hayatın bir yansıması var insanlarda. Doğru olduğuna emin olduğu bir şeyi söylerken bile, kim bunu ne tarafa çekecek, yanlış mı anlaşılacak diye düşünüyorsun. Plazadan Dünyaya’da genel olarak hayata dair bir şeyler var.

Siyasetten uzak tutulsun diyerek büyütülen bir neslin bilinci ile söylemiyorum bunu. Evrensel bir şey anlatırken de siyasetin bir kanadına değinmene gerek yok onu söylüyorum sadece. Bir tarafta olmana, bir taraf tutmana gerek yok. Sizin o tarafsızlığı koruyabildiğinizi düşünüyorum. Çabanızı da takdir ediyorum.

Bu tarafsızlığa ciddi bir mesai harcıyoruz gerçekten. Kendi şahsi hesaplarımızdan siyasi görüşlerimizi söylüyoruz zaten. Ama Plazadan Dünyaya’da amacımız o değil, dediğin gibi tamamen herkesi ilgilendiren konularla kafa yoruyoruz. Bizimle aynı siyasi görüşe sahip olmayan birisi de bizi takip edip yazı gönderebilir. Kısaca siyaset ve din özelinde konuşmamaya, o konulara girmemeye çalışıyoruz.

İnsanların derdi var o konularda sürekli bir şeyler anlatmak istiyorlar.

Ve bunun bir sonu yok. Zor bir dönemden geçiyoruz, toplum olarak hoşgörümüzü yitirdiğimiz için daha da hassasız. Yazdıklarımızı üçümüz de okuyor, bir kelime yüzünden dakikalarca tartışıyoruz. Ciddi bir mesai harcıyoruz gerçekten. Bu standardımızın fark edilmiş olmasına çok sevindik. Teşekkürler bu geri bildirim için.

Kelimeler-gramer konusunda titiz biriyim; seçilen kelimeler önemli benim için. O yüzden sizin bu gayretinize vurgu yapmak istedim.

Bunu bir yazardan duymak süper.
Peki o zaman testimize geçelim.

Eyvah, pop quiz (kahkahalar).

ozgur ustun

 

Mini Test / O mu, bu mu ?

  1. Çay mı kahve mi? Çay
  2. Rakı-balık mı, şarap-peynir mi? Rakı-balık
  3. Siyah mı beyaz mı? Beyaz
  4. Roman mı öykü mü? İkisini birden seçemiyoruz herhalde (kahkahalar). Sanırım öykü. Romanı daha çok okuyorum, ama özünde öyküyü daha çok seviyorum.
  5. Uçak mı yelkenli mi? Yelkenli
  6. Vezir mi piyon mu? Vezir
  7. Pizza mı lahmacun mu? (Tantuni diyecek şimdi) Pizza (vayyy) lahmacun arası pizza.

 

Plazadan Dünyaya

siz_son

3 kadın; 3 Mersinli; 3 blogger; 3 plaza kaçkını; 3 bulgurofil; 3 Leyla :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir